18 °C

monroe, rönesans ve istanbul

Seyahat programlarıyla tanınan Melis Aygen, ilk romanı “Marilyn’le Beş Çayı”nda da okurları gezdiriyor. Fakat bu defaki hem kentler hem yüzyıllar hem de önceki hayatlar arasında bir yolculuk...

monroe, rönesans ve istanbul

NERMİN SAYIN

“Marilyn’le Beş Çayı”nı büyülü gerçekçi bir Marilyn Monroe biyografisi olarak okumak mümkün. Onun yaşamına bu kadar dalan bir yazar olarak size sormak istiyorum. Sizce nasıl oluyor da ölümünden bunca yıl sonra tüm dünyada bir sürü insanı hâlâ etkiliyor?

Ben, Paris’te Uluslararası İletişim ve Görsel Komünikasyon okudum. Bitirme tezim popüler kültüre dayanıyordu, imajlar üzerinden hazırladığımız bir tezdi. Bugüne kadar reklamıyla en çok ürün satılan imajları araştırırken Marilyn’le karşılaştım. Bir insana ait olan ve en çok satan ikonik imaj ona ait. Tabii hakkındaki tüm kitapları topladım, filmlerini seyrettim... Ön hazırlık o zaman başlamış aslında, bilmiyormuşuz biz. Çünkü insanoğlu o büyük resmi görmekten biraz aciz. Belki de ben zaten çoktan bu kitabı yazmıştım, sadece ağır çekimde üniversitede bu bilgilere ulaşmam gerekiyordu gibi spiritüel bir açıklama yapacağım... Araştırmaya başladığımda öğrendim ki hakkında en çok kitap yazılan kadınlardan biri Marilyn, muhtemelen bu çok güzel olmasıyla alâkalı.

Ama “çok güzel” denebilecek bir sürü örnek var.

Güzelliğinin yanında dönemin en iddialı kadını. Kitapta da hikâyesi var, Johnny Hyde ona diyor ki: “Herkesten farklı olacaksın, en beyaz olacak saçın, bebek tonu da konuşacaksın babaanne gibi de konuşacaksın.” Aslında kendi kendini yaratan bir kadın imajı da var. Belki sürekli kendini zorladığı için bu kadar dayanıklı olmuş. Güzelliğinin doruk noktasında. Altın Küre’yi kazanmış, Oscar yolunda. Başarısının da doruk noktasında, sürekli kendince teknikler yaratıyor. Mesleğinde de, psikoterapi anlamında da kendini zorluyor. Amerikan Başkanı Kennedy’le bir birlikteliği var, gözler üstünde. Bir de üstüne “Öldürüldü mü, intihar mı etti?” bilinmezliği var. Bence bunlar hakkında bu kadar çok yazılmasının, o soru işaretinin cevapları... Ben de “Evrensel bir şey yapacağım” dedim ve romanda kronolojik olarak Marilyn işimi çok kolaylaştırdı.

Çatıyı Monroe’nun hayatının dönüm noktaları üzerine mi kurdunuz?

Evet, kurgumun çatısı Marilyn’di. Ama her zaman içinde spritüel taraf olacak, geçmiş yaşamlar olacak diye düşündüm. Marilyn’in hikâyesi diğer karakterleri de yaratmamı sağladı. Biyografisinde “Eğer geçmiş yaşam diye bir şey varsa ben kesin Rönesans’ta yaşamıştım, çünkü Botticelli’ye hayranım” diyor. Bu, beni âşık olduğum Floransa’ya götürdü. Boticelli, Michelangelo’nun “Davud” heykeli, Rönesans’ın bütün o renkleri... Maggio diye bir karakter yarattım. Marilyn’in hayatı 1926-1962 arası, Rönesans’ta da o çıktı...

Ya Paris ve Hemingway?

Hemingway de şöyle: Paris’e ilk gittiğimde 11 yaşındaydım. Anneme demiştim ki: “Ben üniversiteyi burada okuyacağım.” Ben pıtı pıtı önden giderken hep “bu sokağı biliyorum” diyordum. “Ben buralardaydım” gibi bir hissim hep vardı. İlk başta anlattığım gibi o büyük resimde belki de çoktan Paris’e gidip okumuştum...

1997’de gittim Paris’e. Orada o entelektüel ve bohem hayatı yaşayarak üniversiteyi okudum aslında. Hemingway’in romanlarını yazdığı cafe’lerde oturmuşluğum var... Marilyn’in biyografisinde bir “Hayran Olduğu Erkekler Listesi” yer alıyor, Hemingway de aralarında. Dedim ki “O zaman Kayıp Kuşak Yazarları çağında, Paris’e âşık bir karakter de yaratalım, Monique...” Tabii İstanbul da benim için çok kıymetli, çok tılsımlı. Bir de İstanbul’da yaşayan Maya çıktı. Dünyanın en kıymetli şehirlerinden birinde yaşıyoruz ve hepimiz gerçekten şehir kadar kıymetli ve özeliz. Ve aslında biraz da kendimize meydan okuyup, kendimize ilham verip ne kadar kıymetli olduğumuzu kendimize hatırlatmak niyetiyle Maya karakterini yarattım. Bir psikiyatrist olarak yarattım. Çünkü, bu bilim bence çok kıymetli.

Pek çok kente ve farklı yüzyıllara dair ayrıntılar, yeniden doğuş, psikiyatri gibi çeşitli temaların iç içe geçtiği bu hikâyeyi anlatmak için nasıl bir ön hazırlık yaptınız?

Yoksa bütün bir hayata mı yayıldı hazırlığı... Hani toplarsınız toplarsınız, bir koleksiyonere dönüştürür hayat sizi. Ben de çok biriktirmişim galiba... Seyahat programları yaparken “Ben böyle günbatımı görmedim” deyip Maldivler’de güneşi hiç durmadan 12 saat seyrettiğimi bilirim. Sonra en “Hiçbir şey yapmıyorum ki boş duruyorum,” deyip tavana baktığınız noktada çıkıyor içinizden bence her şey. Parmak uçlarım sızlıyordu yazarken. O kadar dökülüyordu ki....

Romanda bana seyahat programlarınızı hatırlatan cazip bir rota da var. Paris, Floransa, İstanbul, Kapadokya... Bu rotayla ilgili bir proje var mı?

Var, olmaz olur mu! Kasımda ve aralıkta, iki basın gezisi yaptık Sacred House desteğiyle, kitabın Kapadokya’da geçen bölümlerini yaşatmak adına. Oradaki spritüel yolculuğu ve Kapadokya’nın da ne kadar aslında insanla, insanın devinimiyle aynı olduğu göstermek için... Kitapta geçen Floransa’daki otel bir manastır aslında ve eski yapı olduğu için ısıtma sistemi yok. Kış sezonu boyunca kapalı oluyor. Bu ay açılıyor. Arkadaşlarımla oraya da gidebiliriz. Kısa bir süre önce, Four Seasons Sultanahmet desteğiyle de dört ayrı çağın yemeklerinin sunulduğu bir davet gerçekleştirdik.

Film olsun ister misiniz?

Tabii, çok istiyorum... Zaten bu niyetle Marilyn Monroe’yu seçtim...

Peki sonraki kitap projesi ne?

İlginç meslek arayışlarına girdim şimdi. Tabii ki ucu tekrar seyahatlere ve evrensel hikâyelere dayalı olacak. Acaba diyorum; farklı kıtalardaki hiç bilinmeyen, hiç duymadığımız kentlerde ilginç mesleklere sahip, farklı çağlardan birilerinin hikâyeleri olsa ve sonra tekrar birleşse mi? Sonunda yine aynı kişi mi çıksa? İster istemez o rahatlık alanıma dönüyorum, bu bilgilere sahip olduğum için, yazması daha kolay olduğu için tekrar tasavvuf, yeniden doğuş, “Hepimiz biriz”e doğru gidiyorum. Roman yazar mıyım, emin değilim. Bu sefer kısa hikâyeler gibi düşünüyorum. Çünkü bu romanı yazarken kendime çok baskı uyguladım; “Şuraya mavi kadeh koyayım da sonraki bir bölümde Kapadokya’da karşılarına çıksın” gibi. Sürekli o sembollerin notuyla geçti bütün yazma sürecim. Birbirine bağlı olduğunu hatırlatmak için... Büyük Buhran’da Marilyn’in kaldığı yetimler evinde olan baloncuklu mavi kadeh Kapadokya’da Maya’nın karşısına çıktı meselâ.

Peki romanda Maya’nın bir sözü var; “Sevginin iyileştirici, canlandırıcı özelliğinin her şeyi değiştirebileceğine yürekten inanıyorum” diyor. Melis Aygen inanıyor mu?

İnanıyor. Melis Aygen diyor ki sevgi hep kurtarıcı. En büyük güç bence. Bir de özsevgi var. Bence “Sen değişirsen dünya değişir” misali herkesin önce kendine kıymet vermesi ve kendini sevmesi gerekiyor...

MARILYN’LE BEŞ ÇAYI, Melis Aygen, Mona Kitap, 322 s.