Şıklık bu kez sofrada buluştu

Misela’nın desenleri ve Esma Dereboy’un el işçiliğiyle şekillenen porselenleri aynı sofrada bir araya geldi. Bu işbirliği sadece bir koleksiyon değil, zanaatkârlık, hafıza, paylaşım ve kadın üreticilerin yaratıcı dayanışması üzerine kurulu güçlü bir hikâye anlatıyor.

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!
Şıklık bu kez sofrada buluştu

Moda ile yaşam arasında­ki sınırlar artık çok da­ha geçirgen. Bir çanta­nın üzerindeki desen, bir kahve fincanına, bir porselen formu ise gündelik hayatın en özel anları­na dönüşebiliyor. Misela’nın imza desenlerini Esma Dereboy Tasa­rım'ın kurucusu ve baş tasarımcı­sı Esma Dereboy'un tamamen el işçiliğine dayanan porselen dün­yasıyla buluşturan yeni koleksi­yon da böyle bir yerden doğuyor. İki marka, farklı disiplinlerden beslenen ama aynı hassasiyette buluşan bir dünya kuruyor.

Koleksiyonun merkezinde yal­nızca tasarım yok. Gündelik ha­yatı daha anlamlı hale getiren küçük ritüeller de var. Misela’nın kurucusu ve kreatif direktörü Serra Türker Bayır ile sofrayı ne­den bu kadar merkezde tuttukla­rını ve bir desenin nasıl bir dene­yime dönüştüğünü konuştuk.

Zanaatkârlığın yeni lüks tanımı

İki tasarımcının anlattıkları farklı yerlerden başlıyor gibi gö­rünse de, aynı noktada birleşiyor: Zamansızlık, karakter ve insanın hayatına gerçekten dokunan ob­jeler yaratmak. Bugün zaten lüks anlayışının da giderek bu fikrin et­rafında şekillendiğini görüyoruz.

Serra Türker Bayır, zanaatkâr­lığın Misela’nın kimliğinin temel yapı taşlarından biri olduğunu söylüyor: “Bizim için üretim süre­cinin büyüsü de tam olarak bura­dan geliyor. Misela’da çoğu parçayı müşterilerimiz için tek tek, özenle üretiyoruz. Zanaatkârlık, bir ürü­ne sadece kalite değil; karakter, ruh ve zamansızlık da katıyor.”

Esma Dereboy ise el işçiliği­nin objeye insanın izini bıraktı­ğını düşünüyor: “Seri üretimde kusursuzluk vardır ama el yapı­mında karakter vardır. İnsanlar artık bir hikâye, bir duygu ve bağ kurabilecekleri objeler arıyor.”

İki tasarımcının bu yaklaşım­ları, koleksiyonu yalnızca deko­ratif bir işbirliği olmaktan çıka­rıyor. Aynı zamanda Türkiye’de üretmeye devam eden iki kadın girişimcinin ortak yaratım hikâ­yesine de dönüşüyor.

Şıklık bu kez sofrada buluştu - Resim : 1

İki kadın girişimcinin ortak dili

Esma Dereboy, Türkiye’de ta­sarım üretmenin zorlukları­na rağmen çok besleyici bir alan olduğunu düşünüyor: “Burada güçlü bir üretim kültürü ve köklü bir el işçiliği geçmişi var. Özellik­le kadın üreticilerin ve yaratıcı kadınların birbirini destekleme­sini çok kıymetli buluyorum.”

Serra Türker Bayır ise bu iş birliğinin farklı disiplinlerle ye­ni yaratıcı birlikteliklerin de ha­bercisi olabileceğini söylüyor: “Farklı disiplinlerle çalışmanın bu kadar besleyici bir süreç ola­cağını tahmin etmezdim. Buiş birliği bana yeni dünyalar keşfet­me isteği uyandırdı.”

Misela’nın imza desenle­rini bu kez bir sofra deneyi­mine taşıyorsunuz. Sizin için bir deseni objeden deneyime dönüştüren şey ne?

S.T.B: Benim için bir deseni “objeden deneyime” dönüştüren şey, onun günlük hayatın içine doğal bir şekilde dahil olması. İs­ter bir çantanın üzerinde olsun ister Esma Dereboy ile birlikte tasarladığımız sofra ürünlerinde yer alsın, obje zamanla hayatımı­zın bir parçasına dönüşüyor. Kul­lanıldıkça, paylaşıldıkça ve özel anlara eşlik ettikçe de kendi hikâ­yesini ve anılarını biriktirmeye başlıyor.

Esma Dereboy ile yollarını­zın kesişmesi oldukça doğal bir süreç gibi görünüyor. Bu işbirliğini kaçınılmaz kılan ortak duygu neydi?

S.T.B: Esma Dereboy ile çok farklı alanlarda üretim yapıyor olsak da, benzer değerlere ve ta­sarım anlayışına sahip iki mar­ka yaratıcısıyız. İki markanın da ortak noktası; zamana meydan okuyan parçalar yaratma isteği ve zanaatkârlığı modern tasarım diliyle buluşturması. Sanırım bu iş birliğini kaçınılmaz kılan da aynı estetik hassasiyeti ve yaşam biçimini paylaşmamız oldu.

Şıklık bu kez sofrada buluştu - Resim : 2

Bu koleksiyonda “sofra” kav­ramı oldukça merkezi. Sizin için sofra neyi temsil ediyor?

S.T.B: Aslında hem estetik bir alan hem de çok duygusal bir hafı­za alanı. Estetiğe çok önem veren biriyim, bu yüzden vakit geçirdi­ğim her alanın gözüme hitap et­mesi benim için çok önemli. Ama sofralar söz konusu olduğunda, en güzel sohbetlerin ve anıların bir sofranın etrafında oluşan o siner­jiden doğduğunu düşünüyorum. İnsanları bir araya getiren, pay­laşımı ve birlikteliği hissettiren o atmosfer benim için çok kıymetli.

Esma Dereboy ise aynı hikâye­ye üretim tarafında yaklaşıyor. Ona göre mesele yalnızca porse­len üretmek değil, yüzeyle, doku ile ve objenin taşıdığı hisle yeni bir ilişki kurabilmek.

Porselen oldukça hassas bir malzeme. Misela’nın de­senleriyle çalışmak üretim dilinizi nasıl etkiledi?

E.D: Bu koleksiyon bizi za­man zaman teknik olarak farklı düşünmeye yönlendirdi diyebi­lirim. Misela’nın ince ve ritmik desenlerinin porselen yüzeyinde malzemenin doğal bir parçası gi­bi yaşayabilmesi adına çok sayı­da deneme gerçekleştirdik. Bazı süreçleri ve üretim tekniklerini yeniden yorumlamamız gerekti. Ama bence en büyük dönüşüm, yüzeye bakış açımızda oldu. De­seni sadece dekoratif bir detay gibi değil, formun doğal bir uzan­tısı olarak düşündüğümüz bir koleksiyon ortaya çıktı.

“İki farklı disiplinin aynı hassasiyette buluşması” di­yorsunuz. Bu hassasiyet sizin için ne ifade ediyor?

E.D: Benim için hassasiyet; detaylara gösterilen özen ve say­gı demektir. Bir çizginin kalınlı­ğından yüzeydeki geçişlere, elde bıraktığı histen genel dengesine kadar her ayrıntıyı düşünmek… Bir anlamda görünmeyene emek vermek diyebilirim.

Sofrayı bir sahne gibi dü­şündüğünüzü söylüyorsu­nuz. Bu koleksiyon nasıl bir atmosfer kuruyor?

E.D: Daha sakin, zamansız ama duygusu olan bir atmosfer kurmak istedik. Objelerin birbirinin önü­ne geçmediği, aksine birlikte bir uyum oluşturduğu bir sofra hayal ettik. Ben sofrayı insanların birbi­rine en çok temas ettiği alanlardan biri olarak görüyorum. Bu yüzden koleksiyonun da o paylaşım hissi­ni güçlendirmesini istedik.