Bahar Akıngüç Günver: Özel okullarda itibar, varlıklı aile çocuklarıyla ölçülmüyor

Kanaat Önderi'nin konuğu Kültür Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Bahar Akıngüç Günver, özel okulların eğitimde rekabeti tetiklediğini vurguluyor. O’na göre “İyi özel okullar, ilk ve orta öğretimde fırsat eşitliği sağlamak için ciddi çabalar sarf ediyor.” Günver, bir üniversitenin olgunlaşması için gereken ideal sürenin 10 yıl olduğu görüşünde…

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

Şeref OĞUZ / Hakan GÜLDAĞ / Vahap MUNYAR

Kültür Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Bahar Akıngüç Günver, “Gündem Özel” sorularımızı yanıtlarken, iyi özel okulların eğitimde rekabeti tetiklediğini belirtti. Akıngüç Günver, “Bugün özel okullar için sadece varlıklı ailelerin çocuklarının okuduğu okul olmanın bir itibar göstergesi olmadığı herkes tarafından biliniyor. İyi örnekler arasında yer alan özel okullar ilk ve orta öğretimde fırsat eşitliği sağlamak için ciddi çaba sarf ediyor” dedi.

Kültür Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Bahar Akıngüç Günver’e sorularımız ve yanıtları şöyle:

ÖZEL OKULLARDA FARKINDALIK GELİŞTİRDİ

● Babanız Fahamettin Akıngüç, Kültür Koleji’nin temelini 1960 yılında attı. Ailenizin eğitimde 61 yıllık bir geçmişi var. Kültür Koleji de özel okul işinde öncüler arasında. Özel okullar zamanla yaygınlaştı. Özel okulların yaygınlaşması ülkemiz eğitim sistemine neler kattı? Özel okullar ilk-orta eğitimde “fırsat eşitliği”ne nasıl yansıdı? Uçurum daha mı fazla açıldı?

Türkiye’de özel okullar eğitimde yönetişim kavramının yaygınlaşmasını sağladı. Eğitimin hem duygusal hem de işletme biliminin ilkeleriyle yönetilebileceğini gösteren çok iyi örnekler doğdu. İyi özel okul örnekleri ise eğitimde rekabeti tetikledi. Örneğin yabancı dil eğitiminin önemi, bireyi yeteneklerine ve ilgi alanlarına göre yönlendiren rehberlik hizmetleri, öğrencinin potansiyelini açığa çıkarmayı hedefl eyen uygulamaların çıkış noktasında özel okulların ülkemiz milli eğitimine kattığı artılar göz ardı edilemez. Bununla birlikte eğitimcinin eğitimi konusunda özel okullar kapsamlarını çok genişletti ve bu ihtiyaca dikkati çekti.

Fırsat eşitliğinin sağlanması özel okulların zaman içinde farkındalık geliştirdikleri bir başka konudur. Öğrenci başarısını desteklemek ve yüreklendirmek, iyi öğrencileri okula kazandırmak, korumak her okul için bir itibar unsurudur. Bu noktada kolejler, tarihi boyunca, belli öğrencileri desteklemişlerdir. Ancak fırsat eşitliğinin burs sistemiyle, kurumsal ve organize bir çabayla gerçekleştirilmesi son 20 yıla yayılır. İyi örnekler arasında yer alan özel okullar ilk ve ortaöğretimde fırsat eşitliğini sağlamak için ciddi bir çaba sarf ediyorlar. Bu çaba sayesinde olası uçurumların eskiye göre daraldığını söylemek mümkün. Türkiye’de özel okullar için başarı ve itibar kriteri değişti. Bugün sadece, varlıklı ailelerin çocuklarının okuduğu bir okul olmanın itibar göstergesi olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek. Özel okulların hizmet verdikleri şehirde ya da ülkede bilgi, ekonomi temelli uçurumu, dijital eşitsizliği, cinsiyetlere yönelik pozitif ayrıma verdikleri destek bir itibar göstergesi.

MODELİMİZİ KURMAKTA AĞIR KALIYORUZ

● Kurucunuz, babanız Fahamettin Bey’le sohbetleriniz oluyordur. Babanızın 61 yıl öncesine baktığında, sizin işlerin içine girdiğiniz ilk dönemleri dikkate aldığınızda ülkemizin eğitimi ne durumda? Geçmişe göre ne düzeyde bir iyileşme var? Aksayan yönler, eksikler varsa nelerdir?

Fahamettin Beyle sohbetlerimizin ana konusu eğitim. Gelişmeyi ön plana alan bir perspektifimiz var. Biz ülke eğitimi için her zaman daha fazlasının yapılması gerektiğine inandık. Elbette aksayan yönler var. Onursal Başkanımız ve kurucumuz İnş. Yük. Müh. Fahamettin Akıngüç her zaman özel okul yönetiminin sadece bir finans işi değil bir gönül işi de olduğunu söyler.

Eğitimi gönül işiyle ele almak da önemli ancak esas mesele bu sahada yönetişimin sağlanabilmesi. Ülkemizin eğitim sistemine baktığımızda yönetişimin değerinin yeni yeni kavrandığını görüyoruz. Bununla birlikte eğitimin politize edilmesi süreçleri etkileyen bir unsur olmuştur. Geçmişe göre iyileşmenin en fazla okul öncesi eğitimde olduğunu görüyoruz. 20 yıl öncesine göre okul öncesi eğitim çok daha kapsamlı biçimde ele alınıyor. Gelişmemiz gereken yönlerde ise özellikle fen ve matematik alanında öğrencide yaratılan kaygı. Ders içerikleri ve uygulama sistemleri öğrencilerde bu başlıklarda ciddi kaygılar yarattı. COVID’le birlikte de ilerledi. Son dönemde öğrencilerin özellikle matematikle ilgili ilgi ve bilgi düzeyinin geriye gittiğini gördük. Bunun yanı sıra şu anda duygusal ve sosyal kayıplar var. Buradaki kayıpları telafi etmek çok önemli. Bu anlamda çok ciddi bir telafi projesi yapılmalı. Eğitimin kalitesiyle ilgili daha bütüncül bir yaklaşımla eğitimin felsefesini doğru kurmak lazım.

Değişime uyum da gelişmemiz gereken yönlerden biri. Öğreten de değişiyor öğrenen de. Dolayısıyla geçmişe göre iyileştiğimiz alanlar da var tekrar geri kazanmamız gereken özellikler de. Örneğin 1954 yılında Köy Enstitülerinin kapanması, aramızdaki kuşak farkına rağmen kurucumuzun da benim de halâ üzerinde konuştuğumuz ve tartıştığımız bir başlıktır. Köy Enstitüsüyle yalnızca fiziki olarak okul binaları kapanmadı. Kendine yeten, yaşamla iç içe eğitim felsefesinin önemine dair bir devir de kapandı. Geçmişe göre hâlâ iyileşme mücadelesi verdiğimiz bir alandır bu. Bugün dünyanın örnek aldığı, Finlandiya eğitim sisteminin belki de ilk örneğidir. Yereldir ve Türkiye Milli Eğitimin en aydınlık isimlerinden, bir Cumhuriyet aydını olan Hasan Ali Yücel’in emeği, vizyonu büyüktür. Eğitim sistemimizin aksayan yönleri ise tartışmalı bir konu. Örneğin Kültür Koleji’nin geleneğinde eğitim yalnızca öğrenci için değildir. Biz öğretmeni de anne-babayı da aktif öğrenen kabul ederiz. Uzun yıllar hem öğretmenlerin hizmet içi eğitimleri hem de anne-baba okulları için özel bir efor sarf ettik. Bir diğer aksayan yön, entelektüel sermayenin bireye kazandırılması ki resim, müzik, beden eğitimi gibi derslerde öğrencileri ne yazık ki halâ aktif ve katılımcı hale getiremiyoruz. Yabancı dil halihazırda bir başka aksayan yönümüz. Bunun yanı sıra gerek eğitim gerekse ölçme ve yerleştirmede çok fazla değişim yaşanıyor. Uluslararası örnekleri transfer etmek iyi olmakla birlikte ülkemizin gerçeklerini göz ardı ediyor, kendi modelimizi kurmakta ağır kalıyoruz. İyileştiğimiz alanlar var, özellikle de öğretmen eğitiminde ve eğitim yönetiminde oldukça ilerlediğimizi düşünüyorum. Öğretmen yetiştirme meselesi 60 yıl öncesine göre çok daha yoğun, uzmanlıklara ayrılarak, disiplinler arası bir vizyonla yapılıyor ki bu geleceğin eğitim sistemi adına umut verici.

ÖNYARGI KABUĞU KIRILMALI

● Organize Sanayi Bölgesi (OSB), fabrika turlarımızda iş insanlarından sıkça, “Ara eleman bulamıyoruz” yakınmasını duyuyoruz. Türkiye, ara eleman sorununu çözmek için neler yapmalı? Özel okullar bu konuda bir rol üstlenebilir mi?

Vakıf üniversitelerinin rolü önemli, stajın doğru planlanması ve istihdama dönüşmesi önemli. Ulusal ve uluslararası çapta bu konuya ağırlık veriyoruz. Bu yakınmayı, işin eğitim tarafı olarak bizler de farklı bir kanaldan gençlerden, mezunlarımızdan ve mezun adaylarımızdan duyuyoruz. Ön lisans öğrencileri “ara eleman” kavramının Türkiye’de yeteri kadar anlaşılamadığını, değer görmediğini, iş arayış sürecindeki sancılarını paylaşıyorlar. İşe bu açıdan baktığımızda esas sorun üniversite ve sanayi işbirliğinin yeteri kadar sağlıklı olmamasından kaynaklanıyor. Evet, staj vb. saha deneyimlerini destekleyen protokoller yapılıyor, marka ders projeleriyle, sahadan deneyimli isimlerin katılımıyla meslek yüksekokulu öğrencilerini buluşturuyoruz ama esas mesele önyargı. Ara eleman kavramına bakışı, ara elemanın değerini hem öğrenci hem de sektörün zihninde yeniden tanımlamalı, önyargı kabuğunu kırmalıyız. “Zaten iki yıllık mezun”, “İki yıllığa girebildi” gibi henüz öğrenciliğin çok başında önyargıyla karşılanan ön lisans öğrencileri, mezuniyetleriyle birlikte ara eleman tanımına ilişkin doğru bilinen yanlışlarla mücadele vermeye başlıyorlar. Bu noktada ön lisans eğitiminin değerine ilişkin iş dünyasının da belli bir farkındalık kazanması gerekiyor. Aksi takdirde yapılan protokoller kâğıt üzerinde, deneyimler ise belirli süreli stajlardan öteye geçemiyor. Türkiye’nin kalkınmasında ön lisans eğitiminin değerine ilişkin farkındalığı geliştirecek tüm projelerde, imkanlarımızla varlık göstermeye hazırız.

Her eğitim kurumu ülke için hizmet ve değerdir

● Vakıf üniversiteleri ve hükümetin “her ilde bir üniversite” hedefi ülkemizde sayıyı yükseltti. Üniversite sayısı 200’ün üstüne çıktı. Bu kadar üniversite Türkiye için fazla mıdır?

Mesele nicelik değil niteliktir. Ben, sofralarında eğitimin konuşulduğu bir ailede büyüdüm ve bir eğitimciyim. Ne kadar okul açılır ve eğitime ne kadar yatırım yapılırsa ülke için, gençlik için, içinde bulunduğu krizlerden çıkmaya çabalayan dünyayı ayağa kaldırmak için o kadar önemli. Bu kadar eğitim kurumuna gerek yok demek benim dünya görüşümle bağdaşmaz. Eğitimin felsefesini doğru içselleştirmiş her eğitim kurumu, hangi kademede olursa olsun, ülke için bir hizmet ve değerdir. Eğer, üniversitenin evrensel misyonu olan eğitim, araştırma ve toplumsal sorumluluk hizmetini sağlamak yönündeki çaba gerçekçiyse bu ancak artı değerdir. Bu noktada vakıf üniversitelerinin ülke için önemli bir kaynak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Özetle mesele üniversite sayısındaki artış olmamalı, mesele bu artışın karşılığını verebiliyor muyuz ya da nasıl verebiliriz, bunu sorgulamak gerek.

Üniversitenin olgunlaşması için gereken ideal süre 10 yıldır

● Hükümet “her ilde üniversite” adımını atarken, “Üniversite eğitiminde fırsat eşitliği” sağlama hedefiyle yola çıktı. Üniversitelerin her ilde olması gerçekten “fırsat eşitliği”ni sağlamaya dönük bir formül müdür?

Bu çok hızla gelişen bir hamle oldu. Oysa bu çok iyi bir planlama gerektiren bir süreç. Bir üniversitenin açılışından sonra olgunlaşması için bir zaman gerekir ki bu süre ideal olarak 10 yıldır. Her ile bir üniversitenin iyi yönleri de oldu. Türkiye’de kendi ilinde, ilçesinde okul olmadığı için eğitimine başlayamayan ya da eğitim alamayan pek çok insan var. Eğitimin yalnızca büyük şehirlerde konumlandığı dönemlerde, devlet üniversitesi olduğu halde pek çok kişi sosyal, kültürel, ekonomik nedenlerden dolayı ne kadar zeki ve başarılı olursa olsun çocuklarını gönderemezdi. Şimdi her ilde bir üniversite var. Mesafenin yarattığı bariyer yıkıldıysa bu bir artı. Ancak ilin kalkınması, üniversitenin gerçek anlamına ulaşması için elbette bina yeterli değil. Altyapıyı, insan kaynağını kurmak da lazım. O üniversiteyi kazanılabilir ve erişilebilir yer olarak öğrenci için cazip kılıyoruz. Ancak akademisyen için, araştırma yapacak, yayın yapacak bilim insanları için cazip kılabiliyor muyuz? Bu anlamda fırsat eşitliği sağlanıyor mu ya da daha fazla ne yapılabilir, burası tartışılmalı.

İşin anahtarı öğretmenler

● Üniversite mezunları arasındaki işsizlik oranı yüzde 25 dolayında seyrediyor. Üniversite mezunlarının işsizlik oranının yüksek düzeyde seyretmesini nasıl yorumlarsınız? Üniversiteler, hedefl enen altın bileziği mezunlarının bileğine takamıyor mu? Hata nerede? Üniversitelerde mi, sistemde mi?

Eğitimi anaokulundan üniversiteye masaya yatırmak gerek. Özellikle COVID sonrasını düşünmek, bütüncül bakış açısıyla, bütün yaklaşımlara eşit mesafede duran bir eğitim sistemi planlamak gerek diye düşünüyorum. Bu işin anahtarı öğretmenlerdir, eğitim fakültelerini daha cazip hale getirmek, onları iyileştirmek okulların şartlarını daha iyi hale getirmek için bir sistem kurmak gerekir. Üniversite yetkinlik geliştirme, akademik özgürlüğün olduğu yayın ve araştırma yapılan, karakter şekillendirici bir yerdir. Ancak iş garantisi başka bir konu. İşsizlik rakamlarındaki yükselişi iş dünyasının kıymet bilmemesi ya da üniversitelerin nitelikli mezun vermemesi parantezine sıkıştırırsak, sonlanamaz bir döngüye gireriz. İşsizlik sistemsel bir sorundur. Burada kaliteyi yeniden gözden geçirip çeşitlilik ve kalite sağlanmalı. Organizasyonu, işbirliğini sağlamak ve güven inşa etmek önemli. Güven kazanmanın en önemli yolu, eğitimde hümanist değerlerle bilimin akılcılığı ve anayasa değerleriyle Atatürk’ün ilke ve devrimlerini içselleştirerek bir eğitim hamlesi yapılmalı. Üniversiteye girişi, meslek seçiminden itibaren yeniden gözden geçirmek gerek. Bir işte kendinizi geliştirmek için mecburiyetten öte o işi seviyor olmalısınız. Mezun kendi mesleğini gerçekten severek ve isteyerek mi seçti? Onursal Başkanımızın tabiriyle idarei maslahat ile meslek seçimi olmamalı. Öğrencinin kendine ilişkin farkındalığını güçlendirecek bir temel eğitim çok önemli. Üniversiteye iş garantisi ile girmek zihniyeti de bir sorun. Burada hem aileleri hem bu vaadi neredeyse bir promosyon gibi telaff uz eden üniversite anlayışını da sorgulamalıyız. Bir işi buldunuz ve olmadı, bir öğrenciye kaç iş bulunabilir ya da yerleştirdiğiniz işte mezun mutlu olmadı, sonrası nasıl çözümlenecek? İstihdam konusu, iş bulmaya, meslek sahibi olmaya, bir değer üretmeye ilişkin zihniyet devrimi de gerektiriyor. Herkese yöneticiliği, bir anda yükselişi, çok kazanmayı, en iyi olmayı vaat eden anlayış ve bu anlayışa geleceği teslim etmek şeklindeki yaklaşımı değiştirmeliyiz. Bireyler de iş ve eğitim kurumları da istihdam meselesinde kendi paylarına düşen eleştiriyi yapmalı. Gün sonunda sistem dediğimiz ve eleştirdiğimiz yapının bir parçası da biziz, zihniyetimiz. Bir parçayı değiştirmeden sistemi değiştiremeyiz.

Yüksek öğretimde kalite konusunda ciddi kaygılıyım

● Vakıf üniversiteniz 1997’de kuruldu. Şu anda üniversitenin Mütevelli Heyeti Başkanısınız. Vakıf üniversiteleri konusunda sizin gözlemleriniz, deneyiminiz size ne anlatıyor? Vakıf üniversiteleri ülkemizde üniversite eğitimine nasıl bir etki yaptı? Üniversite eğitiminde vakıf üniversiteleri ile birlikte kalite yükseldi mi?

Vakıf üniversitelerinin Türkiye’de yüksek öğretimin üzerindeki önemli bir yükü aldığı doğrudur. 2000’li yıllardan sonra da nicelik olarak ciddi bir artış oldu. Bu noktada nitelik konusunda kalitenin arttığına dair kaygılarım olduğunu söylemeliyim. Onursal Başkanımızın da tarifiyle elbette bu iş gönül işidir ancak finans yönetimini de göz ardı edemeyiz. Ülkemizde vakıf üniversitelerinin tamamı eşit düzeyde desteklenmelidir. Her sektörde iyi örnekler kadar gelişmesi gereken, işin felsefesini içselleştirmeye ihtiyacı olan yapılar da bulunur. Vakıf üniversitelerinin yükseköğretim kulvarına katılması gençlere, daha fazla seçenek yarattı. Bununla birlikte burslu eğitim öğrenci motivasyonuna ve teşviğine yeni bir soluk getirdi. Akademik eğitiminde yabancı dili önemseyenler için önemli alternatifl er sundu. Sektör ve yükseköğretim sinerjisi, vakıf üniversiteleriyle ciddi ölçüde arttı ki bu ülke kalkınması için de çok önemli.

İş dünyası akademiden 'bilimsel metod' almalı

Network'ü artırmak gerek diye düşünüyorum. Büyük resme baktığımızda üniversite ve sanayi işbirliğinde daha alınması gereken uzun bir yol var. Tüm üniversitelerde bu yönde iyi niyetli bir çaba var, istek var, girişim var ancak bir yerde tıkanıyoruz. Sanırım bu iş dünyası ve akademinin gerçeklerinin farklı olmasından kaynaklanıyor. Bir aile işletmesi yöneticisi ve bir eğitimci olarak üniversite-sanayi işbirliğini çok önemsiyorum ve her iki taraf için de öğretici bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Akademi iş dünyasından çevikliği iş dünyası ise akademiden entellektüel sermayayi, bilimsel metodun değerlerini transfer edebilmeli. Daha etkili bir işbirliği içim akademi ve sanayinin anlaşılarını bütünleştirmeleri lazım. Birbirimizde ne bekliyoruz, sorunun bir işlirliği protokoller imzalanmalı. Staj mı, Ar-Ge'mi,? nitelikli iş gücü, danışmanlık mı? Üniversite-sanayi işbirliğinde istisnasız tüm protokoller birbirini tekrar ediyor, yeni bir anlayış yeni bir anlaşma tarzı yeni bir akıl ve fikir seti üzerine çalışmaya ihtiyaç var. Şu anda ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarıyla bağlantılarımız var.