MAKFED Başkanı Dalgakıran: Yılda 500 milyon dolara bir arpa boyu yol alıyoruz

Kanaat Önderleri'nde bu hafta MAKFED Başkanı ve Dalgakıran Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Dalgakıran, “Yüzleşme-Türkiye Vasatlıktan Nasıl Çıkar” kitabı üzerine Şeref Oğuz, Hakan Güldağ ve Vahap Munyar’ın sorularını yanıtladı. Dalgakıran, “Eleştirinin, kritize etmenin küfür gibi algılandığı bir ülkede ben cesaretle ‘Yüzleşme’ yolunu seçtim” diyor.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

Makine İmalat Sanayi Dernekleri Federasyonu (MAKFED) Başkanı ve Dalgakıran Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Dalgakıran, “Yüzleşme-Türkiye Vasatlıktan Nasıl Çıkar” kitabı üzerine “Gündem Özel” sorularımızı yanıtlarken, “Türkiye’nin 300 yıldır dünya ekonomisindeki payı yüzde 1 dolayında seyrediyor. Sanayi odaları, ticaret odaları, ihracatçı birlikleri, DEİK derken yılda 500 milyon dolar harcayıp toplantılar yapıyoruz, konuşuyoruz ancak bir arpa boyu yol alabildiğimizi görüyoruz” dedi. “Yüzleşme” konusunda şu mesajı verdi: “Eleştirinin, kritize etmenin küfür gibi algılandığı bir ülkede ben cesaretle ‘yüzleşme’ yolunu seçtim.”

300 yıldır gelişemedik

• Dalgakıran’da Yönetim Kurulu Başkanlığı, MAKFED Başkanlığı, Beşiktaş’ta İkinci Başkanlık derken “Yüzleşme-Türkiye Vasatlıktan Nasıl Çıkar” kitabıyla kamuoyunun karşısına çıktınız? Bu kitabı niye yazdınız? “Yüzleşme” ile neyi hedefliyorsunuz?

Yıllarca sivil toplum örgütlerinde, iş dünyası örgütlerinin en tepesinde başkanlık, yönetim kurulu üyeliği, başkan vekillikleri yaptım. 20 yılı aşkın süredir iş dünyasının içindeyim. Toplumun her kesimiyle bir araya geldim. 20 yılı aşkı süreçte mevcut sorunların çok fazla çözülemediğini, bir arpa boyu yol alındığını gördüm. Herkesin meselelere bakış açısındaki farklılıkları ve konuya yaklaşımlarını, işbirliğinden uzak duruşlarını izledim. Okuduğum bazı raporlarda Türkiye’nin 300 yıldır dünya ekonomisinden aynı payı aldığını gördüm. En düşük olduğu zaman yüzde 0.7’ler, en yüksek olduğu zaman da yüzde 1.03... Bu kadar çok konuşuyoruz, bu kadar çok örgütlülüğümüz var, bu kadar siyaset, bürokrasi, iş dünyası, üniversiteleri, akademisyenleri, toplumun tüm kesimleri ekonomiyi alıp gelişmiş ülke seviyesine 300 yıldır çıkaramamışız. Oysa nice toplantılar yaptık, nice paralar harcadık. Mesela sanayi odaları, ihracatçı birlikleri, ticaret odaları, DEİK falan bunları topladığınızda yılda 500 milyon dolarlık bir kaynak tüketiyoruz. Kamunun da ciddi bir gücü var. Bakanlıklar, bürokrasi, bir enerji sarf ediyoruz. Kimse kötü niyetli değil. Daha iyi şeyler yapmaya çalışıyoruz ama olmuyor. Olmuyor ve yukarıyı yakalayamıyoruz. Bunun nedenleri ve çözüm önerileri üzerine yazdım kitabı. Nedenleriyle yüzleşmek gerekiyordu. Bu sadece ekonomiyle ilgili değil. Bunun altında kültürel sebepler yatıyor. Sosyolojik, antropolojik, tarihsel ve psikolojik sebeplerle birlikte analiz etmek gerekiyor. “Yüzleşme”yi bu şekilde yazdım. Kritize etme, eleştiri kültürünün küfür gibi algılandığı bir ülkede ben buna açıkçası cesaret etmek istedim ve bu kitabı yazdım.

Ölçmeyi sevmiyoruz

• İstanbul Sanayi Odası’nın düzenlediği iki büyük sanayi kongresinde vasatlık konusu ele alınmış, birincisinde “Vasatlıkla Yüzleşme” ve ikincisinde “Vasatlıktan Çıkış Yolları” irdelenmişti. Siz o dönemde bu çalışmalara başkanlık yapmıştınız. Sizce vasatlıkla yüzleşebildik mi?

Sözünü ettiğiniz kongrenin üçüncüsünü yapamadık. Çünkü kendimizle yüzleşmeyi sevmiyoruz. İşbirliği kültürümüz çok zayıf. “Ahi’lik vardı”, şuydu, buydu diye geçmişe referans vererek çok konuşuyoruz, imece kültüründen bahsediyoruz. Ancak, gerçekte iş dünyasına, akademi dünyasına da baktığımız zaman, üniversitelere baktığımız zaman, üniversite-sanayi işbirliği, kamu-sanayi işbirliğine baktığımızda gerçekten işbirliği konusunda son derece zayıfız. Çünkü egolarımız bu işe izin vermiyor.

Bir de organizasyon becerisi konusunda ciddi zayıflığımız var. Sanayi Odası’nda bugüne kadar yapılan kongreleri, konferansları incelediğinizde pek çok insan gelmiş, konuşmuş, 20-30 yıldır. Güzel de şeyler söylemişler. Ya sonra? Yani bunun sonuçları ne? Biz ölçmeyi de sevmiyoruz. Yaptığımız hiçbir faaliyetin sonuçlarını ölçmüyoruz. Faaliyetler boşa akan bir nehir gibi akıp gidiyor. Bunu gördüğüm zaman sonuca gidecek bir çalışma yapmak istedim. Söz konusu iki kongreyi arkadaşlarımızla birlikte o nedenle planladık. Çok nitelikli insanları, entelektüel birikimi yüksek insanları bir araya topladık.

Çıkış yollarında kültürün değişimi gibi bir durum ortaya çıktı. İşte bu da bizim yavaş yavaş tehlikeli sulara doğru girmemizi gerektiriyordu. Dolayısıyla da tehlikeli sularda yüzmeyi kimse istemediği için üçüncü kongreyi arkadaşlarımız yapmak istemediler.

“Vasatlık” konfor alanı

• “Vasatlık tuzağı” nedir? Türkiye, gerçekten vasatlık tuzağına düşmüş müdür? Öyle ise, bunun göstergeleri nedir?

“Vasatlık”, herhangi bir faaliyette, herhangi bir konuda pek çok rakibiniz ya da pek çok ülkenin var olduğu bir sıralamada ortalarda yer almaktır. Biz, “vasatlık tuzağı”nın içine tam olarak düşmüş vaziyetteyiz. Yazdığım kitapta da onu anlatmak istedim. Bunun birinci ölçütü dünya ekonomisinden 300 yıldır aynı payı alıyor olmamız. Bu payla kişi başı milli gelir seviyesi olarak nerede yer aldığımıza baktığımızda dünya ülkeleri arasında yine orta yerdeyiz. Pisa’da aldığımız sonuçlara göre de orta yerdeyiz. Kitabın en arkasında zaten böyle bir karne yaptık. Demokraside orta sıralardayız. Üniversitelerimiz imkan ve kabiliyetlerinde orta sıralarda. Akademi dünyasının makalelerinde, atıflarda orta sıralarda bile değiliz. Sanayi üretimine baktığınız zaman yine orta sıralardayız.

GSMH’mizin yüzde 17’si sanayiden geliyor. Bu yüzde 17’nin de yüzde 70’e yakını orta düşük ve düşük teknoloji. Sanayimiz yok mu, var ama yüksek teknoloji ve orta yüksek teknoloji üretim ve ihracatı yapıyor muyuz? Bu son derece yetersiz. Böyle pek çok şeyi sıralayabiliriz

“Vasatlık” aslında bir konfor alanı. Çünkü burada aç yok, açık yok neticede. Belli bir şekilde hayatınızı idame ettiriyorsunuz. Bu konfor alanından da kimse durduk yerde çıkmak istemiyor. Çünkü üst yere geçmek için daha fazla çaba sarf etmeniz gerekiyor. Daha bilgili olmanız gerekiyor. Daha sorgulayan, merak eden, araştıran, çalışma arzusuyla dolu, yenilikçilik arzusuyla dolu, değişime açık kafa yapıları gerekiyor. Bu da konfor alanının hiç sevmediği şeyler. Dolayısıyla da bu konfor alanından durduk yere insanlar ve ülkeler çıkmak istemiyor. Dolayısıyla da bunun adına “tuzak” deniliyor. “Vasatlık tuzağı”nın içerisinde 300 yıldır oturuyoruz.

Bireyleri ‘güçlü’ olan toplumlar gelişebiliyor

• Türkiye’de vasatlığın nedenleri sizce nedir? Tarihsel kökleri nereye dayanıyor? Kitabınızın tanıtım notlarında “Türkiye, üç yüzyıldır patinaj yapıyor” cümlesi var. Bu cümleyi açar mısınız?

Bana göre vasatlığın temelleri, kökü kültürün değişken bir şey olduğunu kavrayamamaktan geçiyor. Biz çok uzun zaman öncesinden sahip olduğumuz düşünce ve fikirleri asla yerinden kımıldatmak istemiyoruz. Onları adeta atalarımızdan değiştirmemek üzere teslim aldığımızı düşünüyoruz. Bunun ne olduğunun da çok farkında değiliz.

Bireyin güçlü olduğu, bireyselliğin güçlü olduğu, bireyin kendi çıkarlarının farkına vardığı ve bunu korumaya çalıştığı toplumlar çok daha gelişiyorlar.

Toplumsal olarak kalkınmaya inanan birlikte bir ideale doğru yürüyebileceğine inanan toplumların çok geliştiğini doğrusu göremiyoruz.

“Bireyin çıkarları” dediğimiz zaman ürkütücü geliyor. Bizde çıkar, üçkağıtçılık, birini kandırmak filan gibi algılanıyor.

Oysa örneğin bireyin özgürlüğü kendi çıkarıdır. Ne kadar özgürse o kadar bilinçli bir insan türü ortaya çıkar ve bunu savunur. Hukukun üstünlüğü, ülkede adaletin ve hukukun gelişmesi ve var olması bireyin çıkarınadır. Gelişmiş bir birey bunu ister.

Oysa bir toplum içerisinde kendine kimlik bulan insanlar kendileri bireysel olarak düşünmeye yönelmezler. Daha çok itaat şeklinde hareket ederler. Bu toplumlar, kendilerini yönlendirenler doğru bir çizgi içerisinde değilse büyük yanılgılar ve büyük problemlerle karşı karşıya kalırlar.

Dünyanın değişkenliği ile insanın bu değişimi yönlendirme kabiliyeti ancak eğitimle gerçekleşir. Bizim eğitim sistemimiz tarihsel olarak da, bugün de insanı düşünmeye, sorgulamaya ve birey olmaya yönlendirmiyor. Vasatlığın en temel sebeplerinin başında bunlar geliyor.

‘Parayı al, bilim yap’ yetmez ölçmek, sorgulamak gerekir

• Kitabınızın tanıtımı içeren notlarda, “İçinde bulunduğumuz sistem başarıdan ziyade başarısızlığı mı getiriyor?” sorusu yer alıyor. Bu soruya yanıtınız nedir? Başarısızlık sistem sorunu mudur?

Farklı şeyler dile getirenleri ilk yargılayan veya yadırgayan kendi yakın çevresidir. Kimse kendi yakın çevresiyle karşı karşıya gelmek istemez. Ya da onların kendilerini kabul etmeme gibi bir durumun ortaya çıkmasını arzu etmez. Dolayısıyla da çevre, kişiyi kendi parmaklıkları içerisine hapsediyor ve siz bir süre sonra bunu zaten sorgulamıyorsunuz. Sistematik olarak baktığınız zaman, ortada bir sistem yok. Yani, bir kere kocaman bir ülkede kamu başta olmak üzere performans değerlendirmesine, yapılan bir işin neyin karşılığı yapıldığı, ne kadar harcandığı, karşılığında ne elde edildiğine dair bir çalışma dahi yok. TÜBİTAK’ta Bilim Kurulu üyesi olduğum zaman ilk sorduğum soru, “Devletten şu kadar para almışsınız. Karşılığında neler yaptınız? Bana performans değerlendirmenizi verir misiniz?” oldu. Ama böyle bir değerlendirmenin olmadığını gördüm. Hükümet iyi niyetle, “Al sana para, bilim yap” diyor. Siyaset şunu bilmiyor ki, ya bu parayı verdiğin zaman bunu sorgulaman gerekiyor. Sadece iyi niyetle bu kaynağı ayırmak yetmiyor. Öbürü de parayı nasıl harcadığına dair bir performans sistemi oluşturmuyor. Eee... Peki, nasıl olacak? Bu işin böyle başarıya ulaşması mümkün mü? Mümkün değil. Dolayısıyla da Türkiye’nin şeffaflık konusunda ve ölçülebilirlik konusunda çok mesafe alması gerekiyor.

Üretim araçlarını üretmeyen ülke teknoloji çöplügü olur

• Dünyada vasatlık tuzağını aşmış ülkelerden alabileceğimiz örnekler, çıkarabileceğimiz dersler neler?

Orta gelirden yüksek gelire çıkabilmek o kadar kolay bir hadise değil. Düşük gelirden orta gelire çıkan son 50 yılda çok fazla ülke görebilirsiniz. Son 50-60 yılda orta gelirden yüksek gelire çıkabilen sadece iki ülke görüyoruz. Kore ve Tayvan...

Çok basit, odaklandıkları sektörleri söyleyeyim. Makine, elektronik ve yazılım. Buradaki insan kaynağını oluşturmada çok özel bir strateji uyguladılar. Makine teknolojiyi geliştirir, yazılımı geliştirir, elektroniği geliştirir. Sürükleyicidir, lokomotiftir. Ayrıca üretim araçlarını üretmek Marks'tan beri değeri bilinen bir hadisedir. Üretim araçları üretmeden zenginleşmiş tek bir ülke yok. Eğer doğal kaynakları yoksa. Bu kadar açık bir gerçekliğe rağmen ülkemizde üretim araçları üretme konusundaki destekler son derece zayıftır. Şöyle bakılıyor: Türkiye'de bir sürü sektör var. Bunlardan biri de makine. Makineye destek verirsek, diğerine de vermek lazım.

Hayır, böyle bir hadise yok. Makine sürükleyicidir. Eğer üretim araçlarını siz üretirseniz dünyada rekabet gücünüzü kendi elinize almaya başlarsınız. Eğer üretim araçlarını üretemezseniz, teknoloji çöplüğü haline de dönüşüyorsunuz.

Çok basit bir örnek vereyim. Bugün bir matbaa makinesi alıyorsunuz, diyelim ki 5 renk dakikada 1000 adet basıyor. Size geliyorlar arkasında finansmanla bu makineyi veriyorlar 7 yıl vadeli, iki yılı ödemesiz. Alıyorsunuz. Makineyi çalıştırmaya başlıyorsunuz, ertesi yıl 8 renk dakikada 2000 basan bir matbaa makinesi çıkıyor. Onu da komşunuz alıyor. Sizden daha rekabetçi oluyor. Bu sefer siz onu da almak zorunda kalıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki siz tamamen bu makineleri üretenlere çalışan bir ekonomi ve sanayiye sahip oluyorsunuz.

Bu teknolojileri üretmek son derece kritik ve stratejik. Burada kamunun alımlarında ciddi şekilde destek verilmesi şart.

Japon Genel Müdür sordu: Merak eden insanınız yokmu?

• Ar-Ge’nin, patentin, lisansın en yoğun üretildiği makine sektörümüzün yarını nereye doğru eviriliyor? Özellikle patent korumasının içeride uygulandığı, Avrupa ve dünya patent korumalarının, fazlaca tercih edilmediği gözleniyor. Sektör liderlerinden biri olarak bu alanda ne gibi tedbirler geliştirmeyi düşünüyorsunuz?

Ar-Ge’nin ve patentin, lisansın en yoğun üretildiği sektör makine sektörü, doğru. Makine bir sektör değil aslında, ülkenin lokomotifi olması gerekir. Ancak, kalkıp da "Ben makine üreteceğim ya da makine sektörü kuracağım” demekle de bu iş olmuyor. Uzun yılların deneyimine sahip olmanız gerekiyor. Türkiye bu açıdan şanslı. Ama geldiğimiz noktanın daha ilerisine gitmek mevcut ekosistemin daha ötesine gitmek sizi çevreleyen eko sistemle doğru orantılı. Çünkü teknoloji, bilim, ciddi bir know how gerektiriyor. Aynı zamanda ciddi nitelikli insan kaynağı ihtiyacı içeriyor. Maalesef ülkemiz bu insan kaynağını oluşturmakta çok başarılı değil. Benim Japonlarla ortak bir şirketim var. Başındaki Japon Genel Müdür nitelikli mühendis bulmakta o kadar zorlanıyor ki, "Patron, anladım. Üniversiteleriniz zayıf. Merak eden insanınız da mı yok?" diyor. Merak eden, sorgulayan bir genç nesil oluşturmak ancak eğitim sistemiyle mümkün. Sizin sisteminiz kolay yoldan para kazanma yolları açık olan ya da kamuya yaslanarak zenginleşme yaratan bir sistem ise kimse burada çok zor, bilgi gerektiren uğraş gerektiren, sorumluluk gerektiren, mücadele gerektiren anlarda bir kapital oluşturma mücadelesine girmez. Çünkü para kolay yola akar. Maalesef biz bu sistemleri henüz kıramadık. 300 yıldır devam eden sorunların başında da bu geliyor.

Cari açığın 20 milyar dolarını makine kapatır

• Makine sektörü, Türkiye’nin kazandıran sektörlerinin başında geliyor. Ancak sektörün içeride yeterince teşvik edilmediği fikri yaygın... Yerli makine tercihi yerine yabancı ve özellikle Çinli rakiplerin tercih edilme sebebi nedir?

Bizim 30 milyar dolar civarında bir makine ithalatımız var. Bunun yüzde 70’i Türkiye’de üretilebildiği halde ithal ediliyor. Eğer doğru bir politika uygulayabilseydik bizim cari açığımızda 30-40 milyar dolarlık cari açığımızda 20 milyar dolarlık makineyi aşağı çekerdik. Yüz yılların problemi cari açık işini ciddi şekilde çözebiliriz. Bu cari açık iki yerden geliyor bize. Bir enerji, iki makine ve yatırım malları... Enerjide dışa bağımlılığımız ortada. O zaman geriye ne kalıyor? Üretim araçlarını burada üretmek ve bu alanı genişletmek. 300 yıllık açık meselesini çözebileceğimiz sektör 300 yıldır gözümüzün önünde. Daha ne söyleyebiliriz?

Çinli makinelerin tercih edilmesi diye bir şey söz konusu değil. İthal makineler marka sebebiyle tercih ediliyor. Büyük şirketlerdeki profesyonel çalışanlar kendilerince risk almadıklarını düşünüyorlar. Yabancı markalar 100 yıldır ülkemizde varlar. İhale şartlarını bile kendilerine uyarlamışlar. Gelişmekte olan ülkelerin böyle bir kompleksi vardır. Sadece Türkiye’ye has değildir yabancı hayranlığı. Çinlilerin ise dünyada fiyat olarak ciddi rekabet avantajları var. Biz hâlâ bunun ucuz işçilikten kaynaklandığını sanıyoruz. Bu büyük bir yanılgı. Çin ve Türkiye’de sanayide çalışanların ücretleri aşağı yukarı birbirine yakın. Biz bir türlü ölçek ekonomisine geçiremedik firmalarımızı. Yani, X makinede Almanya’da 3 firma üretim yaparken Türkiye’de 53 firma üretim yapabiliyor. Toplam üretimimiz de bir Alman firması kadar etmiyor. Bunu doğuran sebepler ne? Piyasa denetim ve gözetiminin olmayışı ya da çok zayıf oluşu. Kayıtdışının varlığı, işbirliği kültürümüzün olmayışı.

Değişimi, gelişimi ancak 'yaratıcı sınıf' sağlayabilir

• Hangi zihniyet eksikliklerimiz vasatlığa zemin oluşturuyor? Vasatlıkla nasıl mücadele ederiz? Vasatlıkla mücadelede kullanabileceğimiz, sırtımızı yaslayabileceğimiz hangi olumlu niteliklerimiz var?

Aslında vasat, kendi içinde bir mutluluktur. Vasat, kendisinden geridekilere bakar ve der ki, "Ben bunlardan ilerideyim”. Ya da vasat, sadece kendi ilerleyişine bakar ve bunu olumlu olarak algılar. Hiçbir zaman ileridekilerle kendisini mukayese etmeyi arzu etmez. Dünyanın hiçbir yerinde halk, ülkesinin çok ciddi bir değişimini sağlamamıştır. Hemen hemen bütün ülkelerde böyledir. Dünyada ülkelerin değişimini, gelişimini ya da farklılaşmasını sağlayan o ülkenin yetiştirdiği yaratıcı sınıftır. Bir ülkenin, bir topluluğun yüzde 3’ü ile 5’i doğuştan diğerlerinden daha farklı, daha zeki, daha çalışkan, daha farklı düşünebiliyor. Daha az şartlanan, değişimi gerçekleştirebilen, sorgulayan, analitik düşünme kabiliyeti olan, diğerlerinden daha farklı doğan insanlar var. Gelişen ülkelerin sistematiği, bunu biliyorlar ve eğitim sistemlerini bu yüzde 3’ü, 5’i en iyi yetiştirecek şekilde organize ediyorlar. Dünyanın en iyi okullarından bunlar mezun oluyorlar. Bunları kendi sistemlerinin önüne yerleştiriyorlar. Yani, liyakat. İyi yetiştiriyorlar, sonra da sistemin önüne bu insanları koyuyorlar. Dünyayı değiştiren, ülkeleri vasatlık tuzağından çıkaran insanlar bunlar. Dünyada interneti halk bulmuyor. Telefonu halk bulmuyor. Uzaya roketi halk göndermiyor. Bu sınıf gönderiyor. Eğer bir ülke bu sınıfı yaratabilirse o sınıf, bu yaratıcı sınıf o ülkenin kaderini değiştiriyor. Bu sınıfın da beslendiği bir eko sistem var. O eko sistemde özgürlük, demokrasi, hukuk, bu tür temel unsurların var olduğu ülkede bu insanlar yeşeriyor. Eğer bu unsurlar yoksa o ülkeyi terk edip başka ülkelere gidiyorlar. Yani Amerika kendi ülkesindeki bu sınıfla yetinmeyip dünyadaki diğer ülkelerin de yaratıcı sınıf potansiyeli olan ya da nitelikli insan kaynağını kendi ülkelerine transfer ediyorlar. Yaratıcı sınıf tek başına tabi ki yeterli değil. Eğitim sistemini öyle bir şekilde kurguluyorlar ki, bu eğitim sistemi herhangi bir ideolojik inanç, etnik, mezhepsel değerlere dayandırılmıyor.  Bireyin kendisini inşa edeceği bir eğitim sistemi kurguluyorlar. Nedir bu? Temel değerler dedikleri unsurların daha 0-10 yaş grubunda çocuklara aşılanması. Bu, bir fikri, bir ideolojiyi, bir inancı, bir mezhebi, bir etnik anlayışı aşılamak değil. Bu, sorgulamayı, merak etmeyi, analitik düşünmeyi, empati yapmayı, saygı göstermeyi, karşındakini anlamayı, böyle pek çok temel değerler dediğimiz unsurları daha çocukken bu insanların zihnine yerleştiriyor. O zaman bu yaratıcı sınıfın oluşturduğu ya da dünyada olup bitenleri çok daha iyi algılayan bir toplum ortaya çıkıyor. Bir toplum ne kadar bu değerlere sahipse o kadar gelişmiş bir toplum haline dönüşüyor. Biz tarihsel olarak da baktığımız zaman hiçbir zaman eğitim sistemimizi böylesine bir yapı üzerine dayandırmamışız. Her gelen siyasal anlayış kendi anlayışını çocukların da zihnine kazımaya çalışmış. Bunun sonuçları olarak da vasatlığımız uzun süredir hüküm sürüyor.