Polisan YK Başkanı Mehmet Emin Bitlis: Güven hala bizim en büyük rekabet avantajımız

Bankaların şemsiyeyi kapattığı günlerde bayilerin güveniyle ayakta kaldıklarını anlatan Polisan Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Bitlis, “Aramızdaki bu güven hala bizim en büyük rekabet avantajımızdır.” diyor.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

Bu hafta Polisan Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Bitlis ile anılarında yolculuğa çıktık. Bitlis, tamamıyla sanayici bir altyapıya sahip olan Polisan’ın iniş ve çıkışlarla dolu hikayesini anlatırken; “Her şey hayal etmekle başlar” diyerek Polisan’ı kuran babasıyla olan benzer iniş ve çıkışlarını da samimiyetle paylaşıyor bizlerle. Bankaların şemsiyeyi kapattığı günlerde bayilerin güveniyle ayakta kaldıklarını da hatırlatan Bitlis, “Aramızdaki bu güven hala bizim en büyük rekabet avantajımızdır” diyor.

● Emin Bey, iş hayatına nasıl başladınız?

Lise ve üniversite öğrenimini Avusturya’da gördüm ve orada oldukça uzun bir süre kaldım. 1972 senesinde gidip 1984 senesinde döndüm. Viyana İşletme’de okudum. İkinci lisanım Almanca, üçüncü İngilizce’dir. Döner dönmez askerliğimi yapıp aile şirketinde işe başladım. Açıkçası başka bir yerde profesyonel olarak çalışmadım. Şirkete 1984 Eylül ayının başında geldim. O dönemde bizim şirketimiz tabii bugünkü boyutunda değildi. Bünyemizde boya şirketi henüz yoktu. Limanımız çok daha küçük bir yapıdaydı. Kimya ve tekstil sektörlerinde faaliyetimiz vardı. Halka açık değildik.

İlk olarak ihracat, iç piyasa, ürün geliştirme vs. alanlarında çalıştım. Daha sonra lisan bildiğim için limanla ilgili müşterilerle ilgilenmeye başladım. Sonra dediler ki; “Senin müşterilerle iyi bir ilişkin var. Biz bunlardan hammadde de alıyoruz. Holding’in satınalmasına da sen bak.” Peki, ona da bakmaya başladım. Bir de o dönemde ihracat amaçlı iki gemi alınmıştı. “Bu iş bununla çok bağlantılı, o gemiler de sana bağlı olsun” dediler. 1980’lerin sonunu böyle geçirdim. Polisan’a bakarsak, 1950’li yıllarda tekstilden başlayarak 1960’lı yılların başında kimyaya uzanan, tamamıyla sanayici bir altyapımız vardır. Turgut Özal’ın getirdiği vizyonla çok hızlı yatırımlara girdik. 1984 senesinde boyanın temelini atmıştık. 1985’te üretime geçtik. Boyaya nihai bir ürün olmasına rağmen sanayici mantığıyla girdik. Pazarlama bilmiyorduk, satış olarak bakıyorduk sisteme. Geriye dönüp kritik yapmak istemiyorum, kritik yapmak kolay. Büyük bedeller ödemiş olsak da onlardan aldığımız dersler çok önemli. Yaptığımız hatalar ve hızlı yatırımlar için aldığımız sendikasyon kredileri 1992 senesinde başımıza bela oldu ve ciddi bir finansal krize girdik. Bu 1999 senesine kadar sürdü. En zor yaşadığımız dönem buydu. 1994 yılında dışarıya yansıtmamış olsak bile aile içinde çok ciddi tartışmalar olmaya başladı. Babamla çok farklı düşünüyorduk bazı konularda. Ben bunu kendi çevremde, diğer aile şirketlerinde de görüyorum; babayla çalışmak kolay değil. Oğullarım şimdi benimle çalışıyorlar ama ben onlara hiç karışmıyorum.

“Hiçbir yere gitmiyorum”

Bankalarla yaşadığınız bir sıkıntı size zor zamanlar geçirtmişti…

 1994 senesinin sonlarına doğruydu. Zor durumdaydık, ödemeler yapılamıyordu. Bir finans direktörüne ihtiyacımız vardı. İlanla aramaya karar verdim, ancak ilanı verecek para dahi yoktu. Gülen Boya’nın logosunu bulan Cin Kapancı’yı aradım. Onun desteği ile ilanı verdim. İlan pazar günü çıktı.

Pazartesi günü sabah şirkete geldim. Bir baktım babamın arabası kapıda bekliyor. Bekçi geldi, “Babanız sizi yukarıda bekliyor” dedi. Kimse yok daha şirkette. Beni gördü. Kapısı açıktı. Sinirli bir sesle beni şirketten kovdu. Ancak ‘hiçbir yere gitmiyorum’ dedim, geçtim yerime oturdum. Özgeçmişler gelmeye başladı. Kırk civarında özgeçmiş geldi ama içinden nasıl çıkacaktık. Bir arkadaşım yardımcı oldu. “Bu iş böyle olmaz, referansla olur” dedi. Birisini önerdi, görüştüm. Sonra babamla da görüştürdüm ve anlaştık. Yanında birisini de getirdi ve babam o zaman geriye çekildi hakikaten. Ondan sonra bankaları yapılandırmayı konuşmak için ofise çağırdık. Ancak ofisi kapatmıştık, bina bomboştu, biz fabrikaya taşınmıştık. Neyse toplantıya 19 banka geldi, ancak 20. banka yetkilisi ortada yoktu. Gelmese mevzu ortada kalacaktı.

Finans direktörümüz son bankacının beklememize rağmen gelmediğini görünce sinirlendi ve bankacılara sert çıktı. Onların arayıp onu getirmesini istedi. 20-25 dakikalık bir beklemeden sonra bankacı geldi ve anlaşmaya varıldı.

● Sendikasyon kredisi dışında o sıkıntılı dönemi nasıl aştınız?

Bütün evleri sattık. Kiraya taşındık. Paraları koyduk cebimize. Babam, paraları şirkete koymamızı istedi. Belli şartlarla koyacağımızı söyledik. On tane madde yazdık. Bir, aile bireylerinin gelirleri düzenlenecek. Rahmetli babam dahil. Verimsiz çalışan ISIMAK makine üretimi kapatılacak. Sanayi boyaları üretimi duracak. Zarar eden ihracat sebebiyle gemiler satılacak. Bütün bu maddeleri yazdık. Bütün aile, en küçük hissedara kadar bunun altına imza atsın. Parayı koyacağız şirkete. Belli yatırımlar duracak. O dönemde 865 kişi vardı şirkette. Bunlar yapıldığı zaman mevcut 470 kişiye düşüyordu. 1998 yılı Kasım sonuydu.

Tabii babam itiraz etti. Ancak Pamukbank’ta üçüncü temerrüde düşmek üzereydik. Düşseydik her şey bitecekti. Bir hafta kala babam attı imzayı. Biz de elimizdeki parayı şirkete
sermaye olarak aktardık.

“Her şey hayal etmekle başlar”

● 2001 krizini nasıl yaşadınız?

2000 yılında düze çıkmıştık. İnanılmaz tasarruf tedbirleri uygulamıştık. Bunu kendi özel yaşamımıza da yansıttık. Hatta o dönemde boyada en büyük rakiplerimizden biri, “Necmi Bey, sen bu gidişle batarsın, 5 milyon dolar teklif ediyorum sana ver şu boyayı bana” dedi. Babam adamı kovaladı. En büyük firmalardan birinin sahibiydi.

O dönemde babamın davranışları yumuşamaya başlamıştı. Buna rağmen şöyle de bir durum vardı; biz 20 kişi havuzun bu tarafından ipi çekiyoruz, babam tek başına diğer taraftan bir çekiyor. 20 kişi birden suda. Böyleydi. (Gülüyor)

2001’de çok ciddi sıkıntılar yaşamadık. Kardeşim Ertuğrul’un desteğiyle enerjimizi kurumsallaşma çalışmalarına yönlendirdik. Mevcut yönetim anlayışıyla gidemeyeceğimizi anlamıştık. 4 sene çalıştık 2005’e kadar. O günkü dosyalar hala duruyor. Bugün ne yapıyorsak aynıları var içinde aşağı yukarı.

Yine babamla düşünce olarak ayrı düştüğüm bir dönemde on sene bir tekne alıp gezdim. Ama yüzde yüz kopmadım şirketten. Bir de o dönemde böylesi bir kurumsal çalışma yapmak büyük bir hafıza yarattı. 2017 senesine geldiğimizde ise “Her şey hayal etmekle başlar” diyerek Polisan Holding’in temellerini atan babamızı kaybettik.

Rakiplerle ve bayilerle ilişkileriniz nasıl? Boyaya başlarken piyasanın tersine gitmeye çalıştık. Jotun’un teknolojisiyle, “kendin yap” tarzı boyalarla girdik. Türkiye buna hazır değildi. Ancak 2001 krizi döneminde en büyük iki rakipten bir tanesi çok önemli bir karar alarak peşin satışa geçti, yabancı olduğu için korkmuştu kur hareketinden. Biz bu fırsatı iyi değerlendirdik. Önceki krizden gelen bağışıklığımız ile ürünlerimizi toparlamış, yeni ürünler geliştirmiştik. O dönemde boyada büyüdük.

Finansal kriz yaşadığımız 90’ların ikinci yarısında da aleyhimize söylemlerle zayıflatılmaya çalışıldık. Ancak eskiden gelen yapıdan dolayı öyle bir güven vardı ki bayilerimiz getirip çeklerini bize teslim ediyorlardı. Bankalar şemsiyeyi kapatmışlardı ancak bayilerimizin güveni bizi kurtardı. Bayilerimiz tüm çeklerini bize iade ettiler. Aramızdaki bu güven hala bizim en büyük rekabet avantajımızdır.

HOLDİNG BATIYORDU AMA O ŞİRKET ÇOK İYİ DURUMDAYDI

● Yurt dışında iştiraklerinizde yaşadığınız enteresan bir anınız var mı?

Polisan Holding önemli alanlarda yaptığı yatırımlarla, Türkiye’de henüz gelişmemiş sektörlerin önünü açtı. Hatalardan ders çıkarıp daha iyisini yerine koyarak bugünlere geldik. Yurt dışı maceramız da öyle. Hollanda’da bir şirketimiz vardı. Poliken BV adında. Gemilerin organizasyonu, limanın müşterileri vs. oradan idare ediliyordu. 80’lerin başında kurulmuştu. Schiphol havaalanına yakın, çok lüks bir binaydı. Pahalı elemanlar çalıştırıyorduk, holding batıyordu ama o şirket çok iyi durumdaydı. (Gülüyor) 94’te şirketi kapatmaya gittim. Başında da İngiliz bir hanım vardı Kristin diye. Önceden her ay gidip geliyordum, Christin de beni havaalanından almaya geliyordu. İlk defa beni almaya gelmedi, biliyordu niye gittiğimi. Gittiğimde orada bir motelde ucuz bir odada kaldım. Ertesi gün sabah 10’da randevu almasını istemiştim. Çalıştığımız Boekel De Nerée avukatlık bürosundan. Hollanda’nın en pahalı avukatlık bürosuydu. Dediğim gibi orada para çoktu. Neyse hukuk bürosunun merdivenlerini çıkarken birden durdu Christin. “Ben yarı maaşıma çalışmaya razıyım. Burayı kapatmayalım” dedi. “Christin yürü!” dedim.

Daha güçlü bir Polisan olarak yolumuza devam ediyoruz

Kansai’nin yeni başkanı ile tanışmaya Osaka’ya gittik. Uzun bir süredir ortak olmamıza rağmen tanıştırılmıyorduk. Bizim de bağlı bulunduğumuz bölge sorumlumuz bizi özellikle uzak tutuyordu. O günkü CEO’muz yazışmaları yaptı, her şey ayarlandı. Tercümeyi bölge sorumlumuzun yapacağı söylenince, “Ona güvenmiyorum, başka birini bulalım” dedim. 91’den beri Türkiye’de yaşayan bir Japon tercüman bulundu. Çok profesyoneldi. Gidene kadar uçakta ana sözleşmemizi çalışmış. Sabah başkanla buluştuk, Bay Mouri. Önce başkan konuştu, yaklaşık yirmi dakika. Yazdığımız mektuplar vardı. Onlara bayağı bir cevap verdi. Tabii satır aralarında belli mesajlar vardı. Ben de beş dakika kadar konuşarak gerekli mesajı verdim. Başkanla görüşmemiz iki saat sürdü. Ertesi gün Bay Mouri’ye bir teşekkür mektubu gönderdik. Kendisinden cevap beklediğimizi belirttik. Gelen cevap: “Tepe yönetimi ile ilgili hemen aksiyon alın” diyordu. Bu kadar hızlı aksiyon alınmasından müthiş etkilendik. Ondan sonra biz birçok üst düzey yöneticiyi görevden aldık. Değişim başlamıştı. Holding genelinde de 23 üst düzey yöneticiden 21’i ile yollarımızı ayırdık. Bugün rahmetli babam kalksa gelse şirketi tanıyamaz. Yeni bir organizasyon ve yeni bir vizyonla geleceğe inanan, işbirliği içinde olan çalışanlarımız ile daha güçlü bir Polisan olarak yolumuza devam ediyoruz.