20 °C

"Gelecek için akıl, bilim ve hukuk"

COVID-19 salgını nedeniyle zor günlerden geçen ülkemiz için, milli bir seferberlik başlatıp üreten, büyüyen ve güçlenen bir Türkiye için, herkesin elini taşın altına koyup var gücüyle çalışması, üretmesi ve kenetlenmesi gerek.

Gelecek için akıl, bilim ve hukuk

Şenol SUNAT
İYİ Parti Toplumsal Politikalar Başkanı

“Milli Egemenlik En Yüce Hürriyettir.” Binlerce yıla dayanan kadim Türk tarihi sayısız zaferler ve kahramanlıklarla doludur. Milletimiz asla esaret altına girmeyen, işgale boyun eğmeyen, zulme geçit vermeyen karakteriyle dünya tarihine damgasını vurmuştur ve vurmaya da devam edecektir.

Asırlar boyunca yapılan savaşlar, fethedilen topraklar, harcanan emekler tarihimize altın harflerle yazılmıştır fakat Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş sürecinde ortaya konulan irade, her türlü imkânsızlık ve çaresizliğe rağmen verilen milli mücadelenin, tarihte bir benzerini bulmak neredeyse imkânsızdır.

Birinci Dünya Savaşının kaybeden tarafında yer alan, neredeyse tamamen parçalanmış, dört bir yandan işgal edilmiş, vergilere boğulmuş, işbirlikçilerin cirit attığı ve saray erkânının tüm yapılanlara sessiz kaldığı Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa ülkeleri “Hasta Adam” olarak anmaktaydı. Savaşı kazanan devletler Osmanlı sarayıyla anlaşmış ve masa başında yeni Türk devletinin sınırlarını çizmişlerdi.

Bu süreçte tüm dünyayı şaşırtan Türk Milletinin kaderini değiştirecek olan bir gelişme yaşanmıştır. Düşman işgali altındaki Anadolu ve Rumeli topraklarında, Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı başlatacak ve Cumhuriyete giden yolda çok önemli bir rol oynayacak olan Birinci Büyük Millet Meclisi açılmıştır.

Savaşın kazananları karşılarında Türk Milletinden vekâletini almış, “Ya İstiklal ya Ölüm” diyen Türk Milletinin milletvekillerini bulmuşlardır.

“Hasta Adam’ın “fakir çocukları” esarete boyun eğmemiş, işgalcileri püskürtmüş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırlarını masa başında kalem ile değil, cephede şehit kanıyla çizmişlerdir.

Devletimizin kuruluş süreci adeta bir kahramanlık destanıdır. Bu destanın merkezinde ise 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulması yer almaktadır.

Türkiye Cumhuriyetimizin kuruluşu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine dayanır. Kısaca kuruluş ve kurtuluş hukuka dayandırılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışından bir gün sonra yaptığı meclis konuşmasında “Müdafaa-i Hukuk’u” bütün ayrıntılarıyla açıklar. Mustafa Kemal Atatürk “Müdafaa-i Hukuk’u” sadece işgal güçlerine karşı Türk milletinin haklarının müdafaası anlamına gelmediğini, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması sebebiyle, her bir vatandaşın hak ve hukukunun savunulduğu bir anlayışı ortaya koyar.

O’nun için tek yol, milli iradeyi egemen kılacak milli bir meclistir.

Bu düşüncede Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde her bir vatandaşın hakkını ve hukukunu korumayı amaç edinen bir ruh vardır.

Meclisin kurulması ile birlikte Türk tarihinde bir devrim yaşanmış ve ilk defa egemenlik kayıtsız, şartsız Millete verilmiştir. "Egemenlik, Kayıtsız Şartsız Milletindir" ilkesi Büyük Millet Meclisi'nin varoluşunun temel dayanağını oluşturmuştur.

Meclisin kurulması sonucunda Türk Milletinin morali yükselmiş ve özgüveni artmıştır. Meclis umutları tükenmekte olan bir millete yeniden umut kazandırmış ve Kurtuluş Savaşının kazanılacağına olan inancı arttırmıştır.

Türkiye’nin her bölgesinden milletvekilinin Meclis’te temsil edilmesi tüm yurtta sevinçle karşılanmış ve artık milletin kendi kendini yöneteceği görüşü vatandaşlarımızda memnuniyet yaratmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk Milletinden aldığı vekâleti layıkıyla yerine getirmiştir. Öncelikle Kurtuluş Savaşını koordine etmiş ve savaşın kazanılmasını sağlamıştır. Akabinde Cumhuriyetin ilanı başta olmak üzere hilafetin kaldırılması ve birçok devrimin gerçekleştirilmesiyle laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin inşası gerçekleştirilmiştir.

Bu süreçte birinci meclisin milletvekilleri bizzat savaş meydanında harp etmiştir. Bu sebeple Meclisimiz Gazi Meclis unvanıyla anılmaktadır. Gazi Meclis’in ve büyük Türk Milletinin ödediği bedeller unutulmamalı, bıraktıkları mirasa sahip çıkılmalıdır.

23 Nisan günü Türkiye'nin ilk millî bayramı olmuştur. 23 Nisan tarihinin diğer bir önemi ise Çocuk Bayramı olmasıdır. İlk defa 23 Nisan 1927’de Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) 'nin yetim çocuklara yardım etmek için düzenlediği yardım kampanyası ile süreç başlamıştır. 1927’de bizzat Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün himayelerinde 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamaları gerçekleştirilmiştir.

Bu kutlamalarda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk arabalarından birini çocuklara tahsis etmiş ve Cumhurbaşkanlığı Bandosunun Çocuk Sarayı'nda konser vermesini sağlamıştır.

Bugün kutladığımız “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” 1981 'de çıkarılan bir kanunla resmileşmiş olsa da, 1927 yılından itibaren her 23 Nisan günü aynı zamanda çocuk bayramı olarak kutlanmıştır.

1979'dan sonra kutlamalar uluslararası bir hüviyet kazanmış ve 23 Nisan Çocuk Bayramı tüm dünya çocuklarına armağan edilmiştir. 23 Nisan Türkiye’nin ilk milli, dünyanın ise tek çocuk bayramıdır.

“Küçük hanımlar, küçük beyler; hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve istikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizlersiniz” diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk tarihinin en önemli günlerinden bir tanesini Türk çocuklarına armağan etmiş olmasının anlamı büyüktür.

Atatürk’ün "Vatanı korumak çocukları korumakla başlar" sözü hem çocuklara hem de yetişkinlere önemli bir mesajdır.

23 Nisan çocuklarımız için sadece bir bayram veya şenlik değil elbette. Öncelikle çocuklarımıza kazandırmamız gereken egemenlik bilincidir. Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızı egemenlik bilinciyle şuurlandırıp, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilelebet payidar olmasını sağlamaktır.

Nitekim, bu bayramın aynı zamanda Ulusal Egemenlik Bayramı olmasının altında yatan düşünce de budur.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı gün yaptığı konuşmasında milli egemenliğin ne anlama geldiğini ve TBMM’nin kuruluş amacını şu sözlerle özetlemiştir:

“Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.” Mustafa Kemal Atatürk’ün ayakta alkışlanan bu sözleri Türk demokrasi tarihinin temelini oluşturmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun yegâne anlamı her türlü diktatörlüğe, monarşiye ya da kendini milletten üstün gören otoriteye karşı bir başkaldırış; devletin tek ve gerçek sahibinin Türk Milleti olduğunun tüm dünyaya ilanıdır.

“Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.” Sözü Gazi Meclisin duvarına yazılmış, milletimizin vicdanlarına da kazınmıştır.

Atatürk’ün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kuran milletvekillerinin ve bu uğurda can veren şehitlerimizin mirasına sahip çıkmak, senede bir gün kendilerini anmak ve bayram kutlamaları gerçekleştirmekten ibaret değildir.

Bizlere bırakılan emanet “Milli Egemenlik” ilkesi ışığında egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının her şart ve koşulda gerçekleştirilmesini sağlamaktır.

Egemenliğin kullanılmasının hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaması için kuvvetler ayrılığı ilkesi önem arz eder. Bütün demokrasilerin ana omurgası kuvvetler ayrılığıdır.

Yasama, yürütme ve yargı demokrasinin olmazsa olmazıdır. Kuvvetler ayrılığı, aynı zamanda iktidar gücünün demokratik kurallar içinde denetlenmesini sağlar.

Türkiye’de birçok defa askeri darbeler ve farklı müdahaleler ile egemenlik milletten alınmak istenmişse de, Türkiye Büyük Millet Meclisi aslına tekrar dönmüştür.

Ancak son anayasa değişikliği ile meclis yetkileri kısıtlanmış, çağdaş demokrasilerin vazgeçilmez kuralı olan kuvvetler ayrılığı, kuvvetler birliğine dönüştürülerek tüm yetki bir kişinin uhdesine girmiştir.

Üzülerek belirtmek gerekiyor ki yüzüncü yılını idrak ettiğimiz milli egemenlik bayramımızda, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin kabulü neticesinde; Türkiye Büyük Millet Meclisini yetkileri kısıtlanmış, denge ve denetleme mekanizmaları yok edilmiş, denetimsiz bir yürütme organı “ben yaptım oldu” anlayışını sürdürmektedir.

Cumhurbaşkanı, kararnameler yoluyla Meclisin yasama yetkisine fiilen ortak olmuştur. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı fiilen sona ermiş, adil yargılanmaya güven bitmiş, adalete olan inanç büyük bir yara almıştır.

Partili Cumhurbaşkanı, devleti ve milleti temsil etmek yerine, belli bir siyasi görüşün temsilcisi haline gelmiştir. Denge unsuru olması gereken Cumhurbaşkanlığı makamı ayrım yapan bir makama dönüşmüştür. Cumhurbaşkanına Parlamentoyu fesih yetkisi verilmiş, Meclisin bütçe hakkı ve yetkisi fiilen alınmıştır.

Bugün ortaya çıkan tabloya baktığımızda; denetlenen, hesap veren şeffaf bir iktidar yoktur. Oysa demokrasiler de halka hesap vermek temel kuraldır.

Yasama, yargı ve yürütme gücünü yani egemenliği bir kişiye teslim ettiğiniz de hukukun üstünlüğü yok olur. Gücü eline geçirenlerin hukuku ortaya çıkar. Hukuk güvenliğinin olmadığı bir ülkede bilim, özgür düşünce ve basın özgürlüğü, ekonomik gelişme ve yatırım yoktur. Kısaca gelecek için umut yitirilmeye başlamıştır.

İnsanlarımız kutuplaştırılmıştır. Türk Devleti kuruluş felsefesinden uzaklaştırılmış, laikliğin ve devlet kurumlarının içi boşaltılmıştır.

Türkiye’nin dış itibarı bitirilmiştir. Kontrolsüz Suriyeli göçü ülkemiz için çözülmeyi bekleyen büyük bir sorundur. Irak ve Suriye sınırlarındaki belirsizlik ve uygulanan politikalar egemenliğimiz açısından bir beka tehdidi olarak karşımızdadır. İnsanımız ağır borç altında yaşamaya mahkûm edilmiş, işsizlik hiç olmadığı kadar artmıştır.

Türkiye enerjisini boşa harcar bir durumdadır. Tarımda sanayide ve teknolojide üreten bir yapının hiç vakit kaybetmeden oluşturulması gerekir. Türkiye bunu başarabilecek güçtedir. Bunun için hukuk devletinin ihyası, demokratik düzenin ihyası gerekir ki bunun yolu Türkiye’nin İyileştirilmiş parlamenter sisteme dönmesidir.

Türk tarihinin her döneminde kendini milletten üstün gören kişi, grup ve zümreler olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Ancak bu kişiler her zaman karşılarında baskıya, ayrımcılığa ve diktatörlüğe boyun eğmeyen Mustafa Kemal’leri bulacaktır.

Türk Milleti kendi kaderini kendisi belirlemeye devam edecek ve aksini düşünen zihniyet tarihin karanlık zindanlarına mahkûm olacaktır.

Temennimiz, bugün kurucularını şükranla andığımız varlığına minnet duyduğumuz yüce Meclisimizin, kurucu ruh ve akla yani egemenliği kayıtsız şartsız millete teslim eden seciyesine erişmesidir.

Hür fikriyatın egemen olduğu nesiller büyük işler başarmıştır. En büyük örneği ise büyük ve baki Türkiye Cumhuriyeti devleti ve o şartlarda kısa sürede yapılanlardır.

Covid 19 salgını nedeniyle zor günlerden geçen ülkemiz için, milli bir seferberlik başlatıp üreten, büyüyen ve güçlenen bir Türkiye için, herkesin elini taşın altına koyup var gücüyle çalışması, üretmesi ve kenetlenmesi gerek.

Covid 19 salgını nedeniyle yaşadığımız bu süreçte yüzüncü yılını coşkuyla kutlayamadığımız 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı bizlere, bilimsel aklın tesisini, ortak akılda buluşmanın önemini, demokrasinin anlamını bir kere daha hatırlattı.

Milli egemenlik kavramını özümsediğimiz, iyileştirilmiş, güçlendirilmiş Parlamenter sistemin bir an önce tesisinin gelecek nesillere mirasımız olması gerektiğini kavrayabildiğimiz, bu denli önemli bir günün neden çocuklarımıza armağan edildiğini idrak edebildiğimiz yarınlar görebilmek dileğiyle 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun…

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap