Prof. Dr. Leblebici: Gerçek ‘vakıf üniversiteleri’ ile ‘özel’lerin farkı artık netleşmeli

Kanaat Önderi'nde Şeref Oğuz, Hakan Güldağ ve Vahap Munyar'ın bu haftaki konuğu Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yusuf Leblebici. Leblebici, vakıf üniversitelerinin eğitim uygulamaları çeşitliliği, yabancı dilde eğitim ve iş dünyası ile entegrasyon alanlarında fark yarattığını ifade ediyor.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

Şeref OĞUZ - Hakan GÜLDAĞ - Vahap MUNYAR

Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Yusuf Leblebici, “Gündem Özel” sorularımızı yanıtlarken vakıf üniversitelerinin devlet üniversiteleriyle birlikte Türkiye’nin yüksek öğrenim çıtasını yukarıya çıkardığını söyledi. Prof. Leblebici, “Gerçek anlamda ‘vakıf’ üniversitesi olarak faaliyet gösteren kurumlar ile ‘özel’ üniversiteler arasındaki farkın en kısa zamanda netleştirilmesinde büyük fayda görüyorum” dedi. Prof. Leblebici, her ile bir üniversite açılmasını da şöyle değerlendirdi: “Üniversite sayısının artması, Anadolu’da maddi imkansızlıklar yaşayan gençlerimizin üniversite öğrenimine rahat erişimini sağlayabilmek açısından önemli.”

Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Yusuf Leblebici’ye sorularımız ve yanıtları şöyle:

ÜNİVERSİTE ÇITASI YÜKSELDİ

● Ülkemizdeki önde gelen vakıf üniversitelerinden birini yönetiyorsunuz. Vakıf üniversiteleri, yüksek öğrenime nasıl bir etki yaptı? Yüksek öğrenim çıtası daha mı yukarılara çıktı? Yoksa önde gelen devlet üniversitelerinin karşısında çok ciddi varlık gösteremediler mi? Vakıf üniversitesi modeli doğru kurgulanmış mıdır?

Vakıf üniversitelerinin, ülkemize her alanda, devlet üniversiteleri birlikte, işleyen sistemin içinde bir bütün olarak, olumlu katkılarda bulunduğunu ve yüksek öğrenimin çıtasını yukarıya çıkardığını düşünüyorum. Vakıf üniversiteleri kurucularının hedefi ve vizyonu doğrultusunda farklı öğretim modelleri ile eğitim hayatına başlıyorlar. Bu çok uzun bir yol ve bu uzun yolculuk sırasında günün şartlarına göre gelişebilen, değişime ayak uydurabilen sürdürülebilir modelleri tercih etmek çok önemli ve değerli… Ancak bununla birlikte, gerçek anlamda “vakıf ” üniversitesi olarak faaliyet gösteren kurumlar ile “özel” üniversiteler arasındaki farkın da en kısa zamanda netleştirilmesinde büyük fayda görüyorum.

Vakıf üniversiteleri, eğitim uygulamalarının çeşitliliği, yabancı dilde eğitim, iş dünyası ile entegrasyon alanlarında fark yaratıyor. Ayrıca öğrenci-akademisyen iletişimi, öğrenci başına düşen eğitim kadrosu, araştırma ve bilimsel çıktılar ile yerli ve yabancı kurum ve kuruluşlarla işbirlikleri açısından da önemli katkılar sunuyor ve bir anlamda “çıtayı belirleyici” rol üstleniyorlar. Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusunun oluşturduğu öğrencilerin aldıkları bu kaliteli eğitim, onların birer dünya vatandaşı olarak çağı yakalamasını sağlayacak. Hem devlet üniversitelerinin hem de vakıf üniversitelerinin, hep birlikte çalışarak, eğitim kalitelerini daha da artırarak, Türk yükseköğretim sistemini dünyanın en iyi üniversiteleri ile rekabet eder hale getireceğine inanıyorum.

Sabancı Üniversitesi olarak biz de yarını, belirlediğimiz stratejik hedeflerimiz doğrultusunda inşa ediyoruz. 2023 Stratejik Planımız ile ana stratejimizi, “Seçilmiş küresel ve bölgesel sorunları çözmek ve çözecek insan yetiştirmek” olarak belirledik. Bu kapsamda seçtiğimiz alanlarda üniversitemizin, sektörlerle ve sivil toplumla etkileşimini geliştirmek önceliğimiz. Mevcut sorunların çözümü, yenilikçi uygulamalar ve teknolojiler geliştirebilmek, yeni araştırmaları teşvik edebilmek odağıyla hareket ederken, girişimci ruhu da destekleyen araştırma merkezlerimiz ve forumlarımızda, ülkemizin ve dünyanın geleceğini şekillendirecek araştırmalara imza atıyoruz. Öğrencilerimiz, katkı verdikleri ve katıldıkları bu çalışmalar sayesinde hemen her sektörde profesyonel bir iş ağı kurma imkânına da kavuşuyor. Nano teknoloji, kompozit teknolojileri, politika araştırma merkezi, toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmaları, iklim ve enerji çalışmaları gibi Sabancı Üniversitesi’ne özgü 8 merkez ve 2 forumumuzun yanı sıra nano mühendislikten enerji teknolojileri ve moleküler biyolojiye, yine üniversitemiz bünyesinde yer alan laboratuvarlarımızla da bilimsel çalışmalarımızı geliştiriyor ve destekliyoruz. Sanayi işbirliklerimiz kapsamında sektörlerdeki teknoloji ve Ar-Ge ihtiyaçlarının tespiti, mevcut teknolojilerin seviyelerinin yükseltilmesi, Ar-Ge için hibe fırsatlarının araştırılması gibi süreçler yürütülüyor.

Vakıf üniversitelerinde eğitim görüp daha sonrasında yurt dışına gitmek, öğrenciler için daha kolay olabiliyor. Diller okulumuzda öğrenciler sadece İngilizce değil, dileyen öğrenciler İspanyolca, Almanca, Fransızca, Rusça gibi farklı dilleri de öğrenme şansına sahipler. Öğrencilerimiz bunu iyi fırsata dönüştürüyor. Mezunlarımızın yüzde 22’si yurt dışında dünyanın tanınmış kuruluşlarında görev alıyor.

ÜNİVERSİTE SAYISI FAZLA DEĞİL

● Hükümet, üniversite eğitiminde “fırsat eşitliği” iddiasıyla Türkiye’nin dört bir yanında üniversitelerin açılmasını sağladı. Ülkemizdeki üniversite sayısı 200’ü aşıyor. Bu kadar üniversite fazla mıdır? Her ilde üniversite olması “fırsat eşitliği” yaratabilir mi? “Doğru denge” nasıl belirlenebilir?

Nüfusu 85 milyona yaklaşan ve hızla gelişen bir ülke için, üniversite sayısının fazla olmadığını düşünüyorum. Üniversite sayısının artması, özellikle Anadolu’da maddi imkansızlıklar yaşayan gençlerimizin öğrenime rahat erişimini sağlayabilmek açısından önemli. Ancak bazı üniversiteler ülkenin belirli ihtiyaçlarına cevap verirken, bazı üniversitelerin de dünya ölçülerinde rekabet edecek düzeyde çalışmalar yapmalarının öngörülmesi ve bunun önünü açacak düzenlemelerin getirilmesi beklenebilir. Doğru dengenin ise, söz konusu üniversitelerde, verilen eğitimin kalitesi ile ortaya konan bilimsel çıktıların ve yapılan araştırmaların ölçümlenmesinin yanı sıra mevcut istihdam verilerinin doğru okunması ile kurulabileceğini düşünüyorum. Bunun için de ülkemizdeki sektörlerin istihdamda ihtiyaçlarının belirlenmesi; ihtiyaç fazlası öğrenci taleplerinin, bölümlerde veya programlarda kontenjan sınırlandırmasıyla başka alan ve bölümlere yönlendirilmesinin sağlanması faydalı olur. Teknolojinin hızlı gelişimi ile gelecekte azalması, artması veya ortadan kalkması öngörülen mesleklerin de kontenjanları belirlemek açısından doğru okunması; üniversitelerdeki eğitimin yarınının ihtiyaçlarını karşılayacak ölçek ve kapsamda yeniden kurgulanması değer yaratacaktır.

Biz öğrenci, öğretim üyesi ve program sayımıza bakıldığında küçük bir üniversiteyiz. Böyle kalmayı da hedefliyoruz. Biz topluma fayda sağlayacak alanlarda insan yetiştirme hedefiyle sadece belli alanlardaki programlarımıza yoğunlaştık ve bu alanlarda da Türkiye’nin en iyi eğitimini verme konusunda iddialıyız. Mezunlarımızın ilk yıl içinde istediği işte çalışma oranı yüzde 97.

GEREKİRSE BAŞKA ÜLKELERDEN KALİTELİ ÖĞRETİM ÜYESİ ÇEKELİM

● Ülkemizdeki üniversitelerin akademik birikimi açısından dünya sıralamalarında pek de hedeflenen yerde olamadığı görülüyor. Dünyada sıralamalarda öne çıkabilmeleri için neler yapmak gerekiyor? İnsan kaynağında mı yetersizlik var? Fonlar mı yetersiz kalıyor?

Dünya sıralamaları birçok farklı kategoride gerçekleştiriliyor ve yoğun rekabet var. Bu sıralamalarda alınan puanlar doğrultusunda üniversitelerimizin eksik olduğu alanları belirleyip kendilerini geliştirmesi gerekiyor. Sıralamalardaki en büyük kriterlerden biri elbette ki üniversitelerin araştırmaları, araştırmalara ilişkin yayınlar ve atıfl ar. Bu doğrultuda daha çok çalışmalı ve daha çok ve nitelikli araştırmaya imza atmalıyız. Ayrıca kamu, sanayi ve üniversiteler arasındaki bağın daha da güçlenmesi, her üniversitenin odak alanları belirlemesi, sıralamalarda yukarılara tırmanmaya yardımcı olacaktır. Dünya üniversiteleri sıralamalarına bakınca bilim, ekonomi ve refah anlamında daha gelişmiş olan ülkelerin üniversitelerinin üst sıralarda olduğu görülüyor. İnsan kaynağımızda bir sıkıntı olduğunu düşünmüyorum, aksine çok kaliteli ve iyi yetişmiş bir insan kaynağına sahibiz. Bu ülkede yetişen öğrenciler, belirli bir çizginin üzerindeyse ve gerekli altyapı ile donatılmışlarsa, dünyanın her yerinde çok başarılı olabiliyorlar. Bir ülkedeki tüm üniversitelerin aynı çizgide olması beklenmemeli. Bazıları, dünya çapında ses getirecek çalışmalar yapabilirler, bunun örneklerini de görüyoruz. Türkiye’den 3-4 üniversite, dünya klasmanında yer alabilecek nitelikte. Sorun sadece finansmandan ibaret değil ama kaliteli öğretim üyelerinin de gerekirse başka ülkelerden çekilebilmesi gerekir. Üniversitelerinin kalitesi ile ön plana çıkan ülkelerin hepsi bunu yapıyor. Gelişmiş ülkelerin ekonomik kaynaklarına bakılınca aynı kategoride olmadığımız görülüyor. Bu da yükseköğretim sistemine dolaylı olarak etki ediyor. Bu nedenle üniversitelerimiz yurtiçinde ve yurtdışında birçok farklı fona başvuruyorlar. Bu fon arayışı da üniversitelere daha çok proje üretmeleri için bir fırsat tanıyor. Times Higher Education (THE) tarafından birçok farklı alanda sıralama yapılıyor. Sabancı Üniversitesi, 2021 Asya Üniversiteleri Sıralamasında 551 üniversite arasında 68. sırada, Türkiye’den dahil olan 43 üniversite arasında ise 1. sırada yer aldı. Yine THE tarafından hazırlanan Hızlı Gelişen Ekonomilerdeki En İyi Üniversiteler sıralamasında üniversitemiz üst üste Türkiye birinciliğini koruyor ve 2021 THE Hızlı Gelişen Ekonomilerdeki En İyi Üniversiteler Sıralamasına 44. basamaktan girerek, Türkiye'den sıralamaya giren 34 üniversite arasında birinci sırada yer aldı.

Yenilikçi hibrit model devam edecek

● COVID-19 krizi dünyada uzaktan eğitimi gündeme getirdi. Üniversitelerde uzaktan eğitimin bundan sonra daha kalıcı hale gelmesi söz konusu olur mu? Uzaktan eğitimle yüz yüze eğitim, aynı sonuca ulaşmayı sağlar mı? Üniversiteler nasıl bir modelle yoluna devam edecek?

Salgında uzaktan eğitim süreçlerinin daha yoğun şekilde başlamasıyla birlikte bilgiye erişim hızlandı ve kolaylaştı. Bu süreç kaliteli ve yüksek standartta eğitimin önemini de artırdı. Bu süreçte doğru bilgiye, en güvenilir kanallardan ulaşmak her zamankinden daha fazla önem kazandı. Bugün uzaktan ve yüz yüze eğitimin birlikte yürütüldüğü sürdürülebilir ve yenilikçi hibrit eğitim modelinin tüm dünyada uygulandığını görüyoruz. Uygulamalı alanlarda yüz yüze eğitim önemini ve yerini koruyacak. Genel olarak hibrit modelin aktif olarak devam edeceğini öngörüyoruz.

Yeni dönemde uluslararası işbirlikleri ve çalışmaları olan yenilikçi eğitim kurumları her zaman daha avantajlı, bir adım önde olacak. Pandemi döneminde uzaktan eğitim uygulamalarına hızlı adapte olan bir eğitim kurumu olarak, yeni dönemde de hem fiziksel hem de dijital eğitimden en iyi ölçüde faydalanarak eğitim imkanlarını daha etkin kılabileceğimiz ve aynı zamanda sağlıkla ilgili riskleri ortadan kaldırabileceğimiz bir yapı planlıyoruz. Yüksek kaliteli eğitimimizi erteleme lüksümüz yok.

Klasik eğitim modeli artık yeterli olmayacak

● Dijitalleşme, nesnelerin interneti, yapay zeka hayatımıza girdikçe bugün çok önemli olan mesleklerin ortadan kalkacağı kanısı yaygın. Üniversiteler bu değişime ayak uydurabilecek mi? Önümüzdeki dönemde öne çıkacak meslekler için eğitim altyapısı yeterli mi?

Son yıllarda özellikle Veri Analitiği, Yapay Zeka, Moleküler Biyoloji, Genetik, Psikoloji ve Ekonomi gibi alanlara duyulan ilgi artıyor. İnovasyonu, yani yenilikçiliği sağlayabilmek için farklı bilim dallarına hakim olan ve aynı zamanda bu alanlar arasındaki ilişkileri de kurabilen, gerçek anlamda “disiplinlerarası” düşünüp çalışabilecek yeteneklere ihtiyacımız var. Bugün birçok üretim tesisinde Elektronik Mühendisliği, Mekatronik Mühendisliği, Bilgisayar Mühendisliği ve Endüstri Mühendisliği gibi farklı disiplinler bir arada uyum içinde çalışmak zorunda. Yönetim Bilimleri, Uluslararası İlişkiler ve Ekonomi gibi farklı alanlardaki donanımlar da üretim ve dağıtım operasyonları gibi iş süreçlerine hız ve verimlilik katmak açısından önemli. Zengin yetkinliklere sahip, problem çözme odaklı ve sosyal becerileri yüksek olan çalışanlara talep her geçen gün artıyor. Eğitim programlarının bu gelişmeyi destekler şekilde, geniş kapsamlı hazırlanmış ders başlıklarını içeren bir anlayışla oluşturulması gerekiyor. Az sayıda üniversite buna ayak uydurabilir ve hatta öncülük edebilir. Klasik eğitim modeli bundan sonraki dönemde artık yeterli olmayacak. Sabancı Üniversitesi’nde eğitim bölümler üzerine değil, öğrencilerin üniversiteye giriş yaptıktan sonra ilk iki sene içinde kendi yönelimlerine göre seçebilecekleri diploma programları üzerine kurgulanmış durumda. Her 3 fakültemizin de yapılanması, öğrencilerin diledikleri programı seçmeleri ve farklı programlardan da dersler alarak “çift ana dal” ya da “yan dal” diploması sahibi olmalarının önünü açıyor. Türkiye’de program seçme özgürlüğü sunan ve uygulayan, disiplinlerarası geçişin mümkün olduğu ilk ve tek üniversiteyiz.

Herkesi üniversiteye zorlayan bir sistem var, asıl sorun orada

● “İnsan kaynağımızda bir sıkıntı olduğunu düşünmüyorum. Aksine iyi yetişmiş bir insan kaynağına sahibiz” diyorsunuz. Bazı öğretim üyeleri, orta öğretimde öğrencilerin çok parlak olmadığını düşünüyor. Bu öğrencilerin en fazla yüzde 10’unun üniversite ile ilgili olduğu söyleniyor. Diğerlerinin sadece diploma odaklı olduğu belirtiliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben “Çok kaliteli insan kaynağına sahibiz” dediğimde yurtdışında ileri ülkelerde öğrenci kumaşını görmüş bir kişi olarak bunu söyleyebiliyorum. Türkiye’de üniversite lisans düzeyinde bizim karşımıza gelen öğrenci kalitesinin ortalama seviyesi ile Amerika’nın iyi okullarından birinde lisans seviyesindeki öğrenci seviyesini veya Avrupa’nın iyi okullarında lisans seviyesindeki öğrenci düzeyini karşılaştırıyorum ve diyorum ki: “Türkiye’de liselerden gelen öğrencilerin ortalaması gerçekten de bu ülkelerden aşağı düzeyde değil.” Bütün sistemlerde bir dağılım eğrisi vardır. Ortalama ortadadır, yanlara gittikçe ortalama düşer. Türkiye’de liseden çıkan neredeyse herkes, yani o dağılım eğrisinin tamamı bizim karşımıza geliyor, üniversite öğrencisi olarak. Türkiye’deki sistemin eksikliği budur. Bu geniş dağılımın içinde yüzde 10 oranında, kesinlikle ne yapmak istediğini bilen öğrencilerin yanı sıra, sadece not almak için orada bulunanlar da var. Bunun sebebi, bizim herkesi üniversiteye zorlayan bir sistemimiz var. Sorun orada. Örneğin İsviçre’de liseyi bitirmiş olan öğrencilerin yüzde 15-20’si üniversiteye gider. Bir kısmı meslek yüksek okullarına gider, önemli bir bölümü hiçbir üniversiteye gitmez. Zaten çalışma hayatına çeşitli aşamalarda atılabilir. Meslek lisesi mezunu olarak kendine güzel bir hayat çizebilir.

Az da olsa 'dünya üniversitesi' yolunda gidenleri görüyoruz

● Vakıf üniversitelerinin sayısının artması, devlet üniversitelerinde “akademisyen kadrosu güçsüzlüğü” gibi bir etki yarattı mı? Vakıf üniversiteleri, öğretim üyelerine gelir, daha iyi bir araştırma ortamı gibi cazip ortamlar, fırsatlar yaratabildi mi?

Türkiye’de vakıf üniversitelerinin ilk ortaya çıkmaya başladığı 1990’lı yıllarda, vakıf üniversitelerinin devlet üniversitelerinden değerli bazı öğretim üyelerini alması, böyle bir endişeyi de beraberinde getirmişti. Ancak günümüzde, kaliteli devlet üniversitelerinin kadrolarında da çok başarılı öğretim üyeleri yer alıyor. Ayrıca kaliteli vakıf üniversiteleri, yüksek lisans ve doktora programları ile ülkemiz yüksek öğretim sistemine üst seviyede yetişmiş öğretim üyeleri ve araştırmacılar da kazandırıyor. Bence böyle bir endişeye gerek yoktur. Gerçek anlamda dünya üniversitesi ya da “Araştırma Üniversitesi” olma yolunda giden (az sayıda, belki 5-6) vakıf üniversitesi olduğu gibi, benzer iddialara sahip ve çok başarılı devlet üniversitelerimiz de mevcuttur. Önde gelen (ama yine sayıları çok fazla olmayan) devlet üniversitelerinde öğretim elemanlarına sağlanan imkanlar (araştırma altyapıları, fonlar...) dünya çapında kaliteli akademik üretim yapılabilmesi için gerekli ve yeterli düzeydedir, devlet üniversitelerimizde de çok yüksek kaliteli çalışmalar yapılabildiğini görüyoruz.

Üniversite meslekten ziyade yetkinlik eğitimine dönüştü

● “Üniversite mezunları” arasında işsizlik oranının yüksek seyrettiği görülüyor. Bu durum nereden kaynaklanıyor? Öğrencilerin puanının tuttuğu bölümleri sevseler de sevmeseler de seçmelerinin bunda rolü var mı?

Öncelikle üniversite eğitiminin artık bir “meslek” eğitiminden ziyade bir “yetkinlik” eğitimi haline dönüştüğünü kabul etmemiz gerekiyor. Üniversitelerden mezun olan gençler, bundan sonraki kariyerleri boyunca belki 5-6 defa meslek değiştirmek durumunda kalacaklar. Üniversite eğitiminin görevi, gençleri buna hazırlayabilmek ve onlara bu değişken koşullara uyum sağlayabilecek altyapıyı, “donanım setini” verebilmektir. Var olan sistem ve şartlar içinde gençlerimiz okuyacakları üniversite ve programı seçme aşamasında tercihlerini tam olarak istekleri doğrultusunda yapamıyorlar. Bu kimi zaman öğretmenlerinin, aile büyüklerinin ve hatta arkadaşlarının yönlendirmesiyle veya ekonomik kaygılar ile yapılan tercihler olabiliyor. Doğru yapılmayan tercihler de gençlerin hayatlarını etkileyebiliyor. Bu dönemlerde gençlerimize destek olmamız ve onları doğru yönlendirmemiz gerekiyor.

Üniversitemizde Rabia gibi çok öğrencimiz var

● Prof. Aziz Sancar ülkemizi Nobel ile gururlandırdığında, Prof. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci COVID-19’a karşı aşıyı bulduklarında, “Türkiye’de olsalardı aynı başarıya ulaşamazlardı” yorumları yapıldı. Toplumda bu kanıyı oluşturan etkenler nelerdir? Ülkemizdeki üniversitelerden bir gün Nobel’e uzanan ya da dünya çapında buluşa imza atan akademisyenler çıkabilir mi?

Bilim evrenseldir ve bilimin milleti yoktur. Bilim, insanları her zaman yaşadığı toplumun sorunlarını çözmek ve toplumları daha da ileriye götürmek için çalışıyor. Her ülke bilime önem vermeli ve gerekli sistemi kurmalıdır. Ülkemizin bu konuda gerekli çabayı gösterdiğini düşünüyorum. Bu ortam aslında bugün de mevcut. Yaratıcı düşünceleri olan bilim insanlarını desteklemeye devam etmeliyiz. Bu sonuçlar bir anda ortaya çıkmıyor. Uzun yılların birikimi lazım. Önemli olan belli alanlarda yılmadan çalışmak ve bu çalışmaları sürekli destekleyecek bir sistemi kurmak. Nobel düzeyindeki çalışmaları başarıya ulaştıran özellik, saman alevi gibi parlayıp sönen çalışmalar değil, sürekliliği olan uzun vadeli eforlardır. Ayrıca Türkiye’nin bilim alanındaki altyapısına ve potansiyeline yıllarca yurtdışında çalışıp yurda dönen bir bilim insanı olarak çok inanıyorum. Benim gibi birçok bilim insanının da Türkiye’ye dönmesi için üniversitem ile birlikte öncü olmaya çalışıyorum. Toplumdaki algıyı değiştirecek olan yine biz, bilim insanlarıyız.

Sabancı Üniversitesi olarak bundan sonraki dönemde de yüksek kaliteli araştırma kadromuzun sayısını daha da artırmayı planlıyoruz. Dünyada ses getiren yeni buluşlara imza atan öğretim üyelerimizin ve mezunlarımızın olması doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Mesela, Rabia Tuğçe Yazıcıgil isimli çok konuşulan bir mezunumuz var. Rabia benim öğrencim. 2009 yılında Sabancı Üniversitesi’nden mezun oldu. Bugün Boston Üniversitesi’ne bağlı laboratuvarında endoskopik teşhis için yutulabilen nohut büyüklüğünde, kablosuz veri gönderen bir kapsül geliştirdi. Çok önemli bir buluşa imza attı. Bizde Rabia gibi öğrenciler çok var. Onların isimlerini ilerleyen dönemlerde daha sık duyacaksınız.

Bir aylık ithal sigara parasıyla çip üretecek tesis kurabiliriz

● Önümüzdeki 10 yılda sürdürülebilirlik, dijitalleşme, yarı iletkenler konusunda Türkiye’de neler yapılabilir? Sabancı Üniversitesi olarak sizin bu konudaki yaklaşımınız ne olabilir?

6-7 senedir Türkiye’de yarı iletken ve çip üretimini hayata geçirebilecek bir kurgu ortaya çıkarabilmek için çok uğraştık. Hâlâ geç kalınmış değil. 6-7 sene önce bu yatırım yapılmış olsaydı, bugün Türk otomotiv sektörü dünyadaki diğer rakiplerinin çok çok önünde olacaktı. Çünkü ihtiyaç olan çiplerin hepsini, otomotiv sektöründe kullanılabilecek çiplerin hepsini yerli olarak üretebilecek konumda olurduk. Söz gelimi biz büyük çip üreticileriyle (Intell ile veya Samsung’la) boy ölçüşebilecek miydik? Hayır. Maksat o değil zaten. Her şeyi yapamazsınız. Hedefi nizi seçip ne yapacağınıza karar verip, onun üzerine gitmeniz lazım. Otomotiv sektöründe biz çip üretebilen bir ülke haline gelebilirdik ve bunu hâlâ da yapabiliriz.

Bunun için gerekli olan yatırım miktarını da biz o zaman yaptığımız planlamalarla çıkarmıştık. Ben onu hep şu şekilde söylüyorum: Türkiye’nin bir ayda ithal sigaraya verdiği paraya eşit bir yatırımla Türkiye’de bir çip üretim tesisi kurmak mümkün.

Tabii bunu Sabancı Üniversitesi gibi bir üniversite, kendi başına yapamaz. Bir akademik kuruluşun boyunu aşar bu. Ama gayet tabii ki biz üniversite olarak buna bu noktadan sonra destek vermeyi çok istiyoruz. Eğer başka kuruluşlar bir araya gelip bunu hayata geçirmek isteyecek olursa, burada tabii ki devletin muhakkak katkısı olması gerekiyor. Sadece özel sektörün bunu yapmasını beklemiyorum. Devletin burada elini taşın altına koyması gerekiyor. Çünkü gerçek manada kârlı olabilmeleri için uzun bir süre geçmesi gerekiyor. Yani, böyle bir yatırımın kârlılığa geçmesi 6-8 sene sürüyor. Özel sektörün bunun için sabrı yok. Devlet burada elini taşın altına koyacak olursa bu konuda hâlâ çok ciddi bir yatırım yapma şansımız olabilir. Hâlâ çok geç değil diyorum. Türkiye’de ileri teknoloji genellikle yazılım olarak anlaşılıyor. Oysa inovasyon ve teknolojik gelişim sadece yazılımdan ibaret değil. Sadece yazılımla gidebileceğiniz belli bir yer var. Onun ötesinde maddeye hakim olmak durumundasınız. Malzemeye, imalat teknolojilerine hakim olmak durumundasınız. Bu da zaten donanıma gidiyor. Yani donanımı siz kendiniz üretebiliyorsanız o zaman gidebileceğiniz yer çok daha yüksek. Bunun farkına varılması gerekiyor.

● “5 milyar dolardan aşağı çip fabrikası yatırımı olmaz” diyenler var. Siz, “1 aylık ithal sigara maliyetine fabrika kurulabilir” diyorsunuz.

Böyle bir yatırımın maliyeti 300 milyon dolardır.

● TOGG modeliyle böyle bir iş yapılamaz mı?

Devletin iradesini koyması çok önemli. Model ve kaynak bulunur. 5 milyar, 10 milyar dolar en ileri teknolojiyle üretim yapan tesisler için söylenen rakamlardır. Şu anda dünyada 5 milyarlık tesis yok mu? Var. 10 milyara kurulan tesis yok mu? Var. Ama Türkiye’de onu kurmaya ihtiyacımız yok. Zaten doğru bir yatırım olmaz. Onu Türkiye ortamında işletecek eleman bulmakta zorluk çekeriz. Dahası dünya pazarında rekabet etmekte zorluk çekeriz. Ama 300- 350 milyon dolarlık bir yatırımla kurulacak olan tesis dünyanın otomotiv çipi ihtiyacını önemli bir bölümünü karşılayabilir. Ev elektroniği ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayabilir. Sensör ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayabilir.