24 °C

Ahmet Ümit’in masasında neler var?

İki aydır bu masa benim en yakın yoldaşım, yataktan daha fazla vakit geçirdiğim yer...

Ahmet Ümit’in masasında neler var?

Faruk ŞÜYÜN

Yazarla masaları ve üzerine özenle yerleştirdikleri hatıralarını, sırlarını taşıyan objeler, serpiştirdikleri notlar üzerine yolculuklarımıza Ahmet Ümit ile devam ediyoruz. Ümit, yeni kitabının müjdesini verirken heykellerinin hikayesini anlattı.

1990'ların başında ilk öykü kitabı "Çıplak Ayaklıydı Gece" ile "Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü"nü alan; "Yine HİŞT" isimli kültür-sanat dergisini, bir grup edebiyat tutkunuyla birlikte çıkaran Ahmet Ümit'le o günlerde başlayan dostluğumuz, 30 yıldır sürüyor. Evdeki yazı masasını, dostları dışında sanıyorum gören çok olmamıştır. Bu kez o masadan yola çıkarak, üzerinde çalıştığı yeni romanı konuşacağız.

-Beyoğlu'nda bir ofisim var, daha doğrusu yazıhane. Normalde kitaplarımı orada yazıyorum. Ancak, koronavirüsten önceki zamanlarda da bazen romanlar, sonlarına doğru çok hızlanmaya başladığında, akşamları evde yazmaya devam ettiğimden burada bir çalışma masası şart olmuştu. Şimdi salgın günlerinde inanılmaz şekilde işe yarıyor. 16 Mart'tan beri evdeyim, iki ayı geçti bu masa benim en yakın yoldaşım, yataktan daha fazla vakit geçirdiğim yer.

Çok tertipli. Halbuki ofisteki masa, epey dağınık… Burayı fotoğraf çekimi için mi topladın?
Ofisteki, bu masanın neredeyse iki katı büyüklüğünde. Dolayısıyla onun üstünde çok fazla kitap var. Daha önceki romanlarımdan bazıları da orada. Aslında evde fazla kitap olmasına eşim Vildan izin vermiyor!
Biliyorsun roman yazmadan önce yoğun araştırmalar yapıyorum, dolayısıyla da çok fazla kitap eve giriyor, aynısından ofise de gidiyor. Aynı kitaptan iki tane alınıyor bende. Çünkü, meselâ akşam yazıyorsun aklına bir şey geliyor, işte Zeus'un oğlu kimdi, Zeus hangi torununu öldürdü? falan diye bakmak gerekiyor. O yüzden de örneğin, masada gördüğünüz Mitoloji Sözlüğü'nden iki tane olması lâzım. Her roman için yüzlerce kitap: İttihat Terakki ile ilgili kitaplar, Berlin'le ilgili kitaplar, İstanbul tarihi ile ilgili olanlar, Fatih Sultan Mehmet falan derken inanılmaz bir kitap birikimi oluyor. Ofisteki masanın üzerindeki yoğunluk ondan…

Dört yıldır yeni kitabım üzerinde çalışıyorum

Edip Cansever'in şiirindeki gibi, belki de benim bu köşeme en uygun başlık "Masa da masaymış ha!" Biz, yeni kitapla devam edelim mi?
Sen de biliyorsun, üzerinde dört yıldır çalışıyorum. Bu nedenle Berlin'e gidip geliyorum, orada küçük bir ev aldım. Ama, Berlin kadar Bergama'ya da gidiyorum. Daha doğrusu Pergamon'a, yani en yüksek noktasında yer alan akropole; olağanüstü bir şehir.

Berlin'deki Bergama Müzesi tadilatta, neyse ki ilk başlarda gidip görme fırsatım olmuştu. Yadegar Asisi diye bir adam var, Berlin'deki "Müzeler Adası'nda Pergamon'un Panoraması"nı yaptı. Gittiğimde mutlaka oraya da uğruyordum.

Kitap, günümüzden geçmişe gidiyor. Derli toplu bir şekilde ilk kez mitolojinin edebiyat diline dökülmesi, en azından Türkçede… Mitoloji, "her şeyden önce kaos vardı" diye yola çıkar ya kitap da oradan başlayıp Olimpos tanrılarına kadar ulaşan, onların zaferiyle sonuçlanan devlerle savaşı, ana tanrının bitip baba tanrının yani Zeus'un geldiği dönemi anlatan enteresan bir çalışma oluyor.

Ne zaman biter ve okuyucuya ulaşır?
Herhalde Kasım'a kadar bitiririm, ama yayınlanması nereden bakarsan Şubat'ı bulur, diye düşünüyorum.

Masandaki ve hemen karşındaki iki heykel de sakın roman kahramanlarından olmasın?
Romanlarımı yazarken konuyla ilgili objeler bulur ve onları saklarım. Buradan gördüğün Atlas; gökkubbesini sırtında taşıyan bir Titan bu. Tanrılardan önceki kuşak. Yukarıdaki ise Zeus. O, çok önemli bu romanda, ana karakterlerden birisi. Romanın yarısı, Zeus'un ağzından anlatılıyor. O yüzden bu arkadaşları önüme aldım ki, hep göreyim. Çocukça bir şey belki, ama hoşuma gidiyor.

Bilgisayar ve klavyesi masanın baş objesi. Bilgisayarda yazdığını biliyorum, ama defterler de gözümden kaçmıyor…
Sol taraftaki yeşil, onun arkasındaki sarı defterler; her birinde yazdığım romanla ilgili araştırmalarım yer alıyor. Meselâ bir tanesinde mitoloji anlatılıyor, antik Yunan mitolojisi. Bir diğerinde Berlin tarihi ile ilgili notlarım var. Bir tanesinde kahramanlarım kimdir, kaç yaşındadır hepsi yazıyor. Örneğin romanda Almanya'ya gelen Türkler var, Pergamon kazılarında çalışan bir aile, onların şeceresi. Bunlar ve kitapla ilgili daha birçok şey o defterlerde yer alıyor. Yani masada olan her şey, romanla ilgili, fazlalık yok yani…

Ya post-it'ler?
Onlar, kahramanlarımla ilgili. Duvarın yıkılışı meselâ, çok önemli romanda; kahramanlarımın ne zaman Almanya'ya gittiği, Alman erkek isimleri ve soyisimleri gibi zaman zaman dönüp başvurmak zorunda kalacağım notlar. Bunlar, benim tarz yazarlarda bayağı sıkıntı yaratan şöyle bir durum nedeniyle gerekliler: Bir dünya yaratıyorsunuz ve o hayal dünyasının içerisinde bir gerçeklik ortaya çıkıyor, çünkü anlattığınız şey, hakikat. Pergamon kazısını anlatıyorum, anlattığım zaman da Carl Humann diye bir adam var, bu adamdan bahsetmeden olmaz, Pergamon'u keşfetmiş, onu mutlaka anlatmam lâzım. O zaman da adım adım bu gerçekliği yazmam lâzım. Yahut Zeus Altarı'nı yaptıran kimdi, Büyük İskender'den başlayarak o güne kadar gelen süreyi anlatmam gerekiyor ve bunların hepsi hakikate dayanıyor, ama bu hakikatin benim hayal dünyamla ya da kurgusal gerçekliğimle iç içe geçmesi lâzım. O nedenle bu post-it'ler, zamanı gelince değişiyor; bir süre sonra bunlar kalkacak, yerine başkaları gelecek.

Sağ tarafta kütüphane duvarına beyaz bir not kâğıdı yapıştırılmış?
Kahramanlarımın soykütüğü. Pergamon kazıları 1878 yılında başladı. Carl Humann ve bir Türk yol işçisi başlattı. O günden itibaren de o yol işçisi, kazılarda kendi ekibini, yani Osmanlıları kullandı. Benim, bugün Berlin'de yaşayan kahramanlarımın kökeni, ta oraya kadar uzanıyor. O kazılarda çalışmışlar. Dolayısıyla pek çok arkeologdan çok daha iyi biliyorlar Pergamon'u, çünkü evde sürekli konuşulan konu, kazılarmış. Onların soyağacı yazıyor o kâğıtta.

Defterler, kalemler, Pergamon kitapları, mitoloji sözlüğü ve notlar, bugünlerde yazı masanın olmazsa olmazları…
Evet, onlar olmadan olmaz. Onlarsız belki bir aşk hikâyesi yazabilirim, ama çalıştığım tür kitaplar hakikate bağlılık nedeniyle yorucu bir uğraş gerektiriyor, ama çok zevkli. Çünkü, ben de öğreniyorum.

Karşındaki raflarda dizili sözlükler?
Onları çok nadir kullanıyorum; felsefe sözlüğü, psikoloji sözlüğü, antropoloji sözlüğü, Türkçe sözlükler var… Roman yazarken gerektiği zaman dönüp onlara bakıyorum, ama bazen aynı konuda birkaç sözlüğü karıştırmak da gerekli olabiliyor. Çünkü, sözlük de olsa sübjektif tarafları bulunuyor. Fotoğrafta görülenler sadece küçük bir bölümü, kocaman bir kütüphane var.

Son olarak şunu öğrenmek istiyorum; yazı masaları sadece bir yazma aracı mı senin için?
Yıllar önce ilk hikâyelerimi bir daktilo ile ve evdeki yemek masasının üzerinde yazıyordum. Çünkü, böyle bir masa alabilecek durumumuz yoktu. Sen, ilk öykü ödülünü kazandığım yılları da biliyorsun. Bugün evde ve ofiste kendi masalarımın olması, doğrudan yazı yazmak için bir düzenek kurabiliyor olmak; muhteşem, olağanüstü bir şey.
Öncesini yaşadığım için, bunun ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum. Bu masanın başına oturduğum zaman, yazı uğraşımda 1982'den bu yana geçen 38 yıllık o süreci tekrar gözden geçirmiş oluyorum. O yüzden bu masayı, sanki benim doğduğum beşik kadar, ev kadar, o evin bahçesi kadar, oradaki yemek masası, kilim kadar tanıdık ve bana ait bir şey olarak düşünüyorum.

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap