Hayattan keyif almak bir sanattır

Televizyoncu, müzisyen, seyyah ve gurme… Yetenekli Bay Ayhan Sicimoğlu, el arttırarak şimdi de bizi İstanbul içinde yarattığı Küba’ya götürüyor. Nasıl mı?

YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Fotoğraf: Eren Aktaş

Aslı BARIŞ

Dekorasyonu ve ambiyansı hayli eğlenceli bir konseptle karşımızdasınız. Mekan açma fikri nereden ortaya çıktı? Aklınızda olan bir şey miydi?

Mekanın sahibi olan Erol Özmandıracı yakın arkadaşım. Kendisiyle daha evvelden yine bu mekanda, aşağıdaki büyük etkinlik alanında bir konser organize etmiştik. O zamandan beri aklımızda beraber bir yer açma fikri var. Kısmet bugüneymiş.

Köşedeki sahne ilgimiz çekti. Bu mekanda sizi görebilecek miyiz? Sahne almayı düşünüyor musunuz?

Evet, göreceksiniz. Ayda 1 defa sahne yapacağız.

Onun dışında nasıl yemekler olacak?

Küba lezzetleri, tapas ağırlıklı.

Gastronomiyle müzik bir arada yani… Bunlar zaten hayatınızın olmazsa olmazları. Bu aralar hangi kimliğiniz daha önde, gurme mi müzisyen mi?

Bunlar benim hayatımda derbi koşan yarış atları. Kimin ön sırada olduğunu hep ‘photofinish’ belirler… Hayatımda bazen biri bir boy ileri gidiyor, sonra diğeri atak yapıyor. Şu anda burun farkıyla müzik benim için ön planda diyebilirim.

Yemekle aranız nasıl merak ediyorum. Dikkat ettim; programlarınızda da bir şey yemiyorsunuz. Biz gurme programlarında tabağa yumulan isimlere alışkınız. Siz bir çatal alıp ekibe dağıtıyorsunuz, öyle değil mi?

Hiçbir şey yemem. Zaten normalde de yemem. Günde bir öğün yerim, o da tıka basa değil.

Sebebi nedir? Son dönemde popüler olan ‘aralıklı oruç’ tarzı bir beslenme stilini mi benimsediniz?

Yoo, bu bilinçli bir şey değil. Herhangi bir trendi takip edeyim, sağlık fışkırayım, 2oo gram vereyim diye yaptığım bir şey değil. Sadece acıkmıyorum. Bir öğün, o da kararında… Şunu söyleyeyim, doğal yemeklerin bence limitleri olmamalı. Bir öğün yediğin sürece…Ama üç öğün yersen, bir de kahvaltı edersen, işin rengi değişiyor. Yemekle fazla aram yok.

Gastronomi denince akla ilk gelen isimlerden biri olarak, enteresan bir durum. Nedeni ne?

Fazla yemek yemeği hiç sevmem, fazlasının insanlar için hep zarar olduğunu düşünürüm. Doymak için yemek yemem.

Peki bu gastronomi merakınızın kökeni ne o zaman?

Tadına bakmak… Farklı şeyleri denemek. Hayata tat katmak…

Bu ölçülü ilişkide, aranızın en iyi olduğu mutfak hangisi?

Türk mutfağı. Bana dünyada en iyi ilk 10 yemeği say deseler buna 2 Türk yemeğini katarım. İlki Çiğ köfte. Ateş yok eti ezerek pişiriyorsun, bence Göbeklitepe kadar eski bir yemek. Eskiden hatta, geyik etiyle yapıyorlarmış…. Zaman içerisinde değişmiş. Listeye dönersek, ikincisi ise lahmacun… Müthiş. Ondan sonra da Ege’nin zeytinyağlıları listeye girerdi…

Gezmediğiniz bir yer kaldı mı? Kalmamıştır diye tahmin ediyorum…

Enteresan bir şekilde kaldı. Kore’ye gidemedim. Basiretim bağlandı! Neden bu zamana kadar gitmedim bir türlü bilmiyorum. Halbuki en güzel yer. Bize en yakın…

“Yakın” derken?

Şöyle bir anımı anlatayım, Frankfurt’ta bir çekimdeydik ve çekim sırasında kameramızın pili bitti. Ben isyan ediyorum “Hazırlıklı gelmiyorsunuz!” diye… Neyse, pil aramaya başladık. bir dükkana girdik, dükkanda ‘Türklere %30 indirim’ yazıyordu, çok şaşırdım. Dükkanın sahibi geldi kendisi Koreliymiş. Bu indirimin sebebini sordum bana ‘Dedemin hayatını savaşta Türkler kurtarmış, eğer Türkler olmasaydı ben şu an hayatta olmazdım.’ dedi. Türklere olan sevgiyi her ülkede gördüm… Yine Almanya’da, Hamburg’da bir taksiye binmiştim. Şoför hoş bir hanım… Sohbet sırasında Türk olduğumu söyleyince şoför kadın bana bir hikayesinden bahsetti. Annesi çok yaşlanmış ve onu huzurevine götürmek istemişler. Annesi itiraz etmiş bana “Türk mahallesinde bir ev alın ben orada mutlu olurum” demiş. Neden? İnsanımız yardımsever. “Kızım Helga Teyze’ne git şu mantıyı, sarmayı götür” der, paketlerini taşır “Git sor bir ihtiyacı var mı, evini süpür, çamaşırını yıka” der. Avrupalıda bunu bulamazsın. Hatta şoför kadın “bir gün ben de çok yaşlanınca o eve geçeceğim” demişti. Gerçi şu an bu durum değişmiş olabilir. Bahsettiğim 30 sene öncesi…

Doğru. İnsan ilişkileri bakımından ele alırsak, pandemi hikayeyi değiştirdi sizce?

Pandemi değil, yeni kültürler, insanlar değiştirdi bunu. 30 sene önce Helga Teyze’nin evine bakabilirdik, şimdi soyabiliriz. İnsanlar aynı değil. Sosyolojik anlamda büyük bir değişim var.

Hazır değişimden bahsetmişken… İstanbul’da son dönemde yaşanan kabuk değişimini nasıl yorumluyorsunuz?

Çok fena buluyorum, çok üzülüyorum. Şöyle örnek vereyim: Bir akşam bir partiye katılmıştım, partide İtalyan bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. “İstanbul’u çok seviyorum. 30 sene evvel gelmiştim çok anı biriktirdim. Ama en son gittiğimde maalesef şaşırdım. Acaba aynı yere mi geldim?” dedi. Son 30 senede başta İstanbul olmak üzere Türkiye çok değişti, insanlar çok değişti. Daha medeni ve insani duygulardan uzaklaştığımızı, ürkek ve bencil olduğumuzu, bir değişimin içine girdiğimizi düşünüyorum. İşin kökü bozuldu, yapısı bozuldu…

Bunun ileriki yıllara etkisi sizce nasıl olur?

Daha fazla artarak devam edeceğini tahmin ediyorum. Çünkü eğer Türkiye Cumhuriyeti bu işin politikasını değiştirmez ise bunun devamı gelecektir. Şu an dünya ikiye bölündü. Doğu ve Batı dünyası… Biz her zaman ortada, bıçak sırtındaydık. Şimdi doğuya düştük. Halbuki Atatürk insanı arı olmalı. Ne demek arı? Her çiçekten en iyi balı alan. Doğu’nun ve Batı’nın bir arı gibi en iyi özelliklerini almalıyız. Mesela benim babam Atatürkçü bir adamdı. Son derece iyi tango yapardı ama belli bir saatten sonra zeyreğe geçerdi. Biz iki kültürlü insanlarız. Bu bize ait bir şey. Maalesef bunu kullanmayı bilemedik. Batıya kapımızı kapayamayız.

Hayat bu aralar gerçekten zor. Ama tüm bu olan bitene rağmen nasıl keyif alabiliriz?

Ben açıkçası bu konuda biraz zorlanıyorum. Son zamanda sinirsel bir tansiyon sahibi oldum. Birden bire tansiyonum 19 filan oluyor. Hayattan keyif alma sanatını kendi içimde kaybediyor gibiyim. Halbuki hayattan keyif almak bir sanattır. Onu kaybettiğimi hissediyorum ve bu çok acıklı… Nasıl yakalayacağımı da şu an bulmaya çalışıyorum. Çünkü hayat felsefemde hep şu vardı; ‘Kötüsünden de iyisinden de keyif almak zorundayım’. Kötüden kastım örneğin bir hastalık. COVID geçirdiğim dönem “bunu nasıl keyifli bir hale getirebilirim” diye düşündüm hep. Kendi kendime zevk alacağım etkinlikler yaratarak geçirdim. Yemeğimi yaptım, ateşim çıktığında hastaneye gittim, sonra ilaçlarımı aldım eve geri döndüm. Okumadığım kitaplarımı okudum. Özellikle Instagram üzerinden pek çok yayın yaparak insanlarla sosyal medya üzerinden iletişim kurdum. 65 tane program yaptım. Ve kapandığım 12 gün zamanında çok keyifli bir hastalık geçirdim aslında… Kaliteli COVID zamanı!

Pandemi benim için yayınlarınızı, ya da eski programlarınızı izleyerek geçti… Program çekmek sizin için keyifli bir şey mi?

Tabii ki keyifli, ben ekran adamıyım. Fakat maalesef ekrandan uzaklaşmaya karar verdim. Çünkü işin içine sansür girdi bununla beraber program işini sansürle birlikte götüremeyeceğimi fark ettim. Bir yere gidiyoruz, yok masada bardağı mozaikle, arkada tabela var onu yok et… Zor işler. Oturduğum yerde bu tabela var, ne yapayım yani! Peki ekrana geri dönmeyecek misiniz yani? Aslında yeni bir projem var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile bir anlaşma yapmak üzereyim. Ekrem İmamoğlu ile görüştük, bayıldı projeye, inşallah yapacağım. Her ay ya da her hafta, bilmiyorum sıklığını, bir İstanbul semtini anlatacağım. Semti tanıtan bir program çekecek, bunu YouTube üzerinden yayınlayacağız.

Sizin İstanbul’da en keyif aldığınız semtler neresi?

Yeniköy güzel bir mahalleydi ama artık çok değişti. Buna üzülüyorum. Eskiden evim oradaydı, şimdi değil. Sevdiğim yerler var ama eve geliş hissini hiçbir yerde yaşayamıyorum. Eskiden New York’a gidince ‘evime geldim’ hissini yaşıyordum. Allah’ın New York’u… Ama şimdi o da olmuyor. Belki de benim problemim bu, bende sorun bu galiba, hiçbir yerde “evdeyim” demiyorum. Acaba mezarlık mı olacak?

Daha neler… Bir röportajımızda İtalya’yı çok sevdiğinizi söylemiştiniz…

Bilmem belki… Geçen hafta İtalya’ya gittim. Üç gün, bir ömür gibi geldi. Çok keyif aldım.

YELKENLİ İLE DÜNYAYI GEZMEK İSTİYORUM

Şu an hayatınızda ‘bir daha olsa yine yaparım’ dediğiniz bir yerde misiniz?

Evet. Yani yaptığım işlerde başarılı olduğumu tahmin ediyorum. Müzikte olsun, bilhassa televizyon programlarında olsun. Yemek konusunda da bir gurme olduğumu iddia etmiyorum ama meraklı olduğumu iddia ediyorum. Gurme olmak herkesin yapabileceği bir iş değil, 24 saatinizi alacak bir iş.

Türkiye’de çatalı kapan oluyor…

Türkiye’de biraz daha kolay, evet…

Peki başka projeler var mı yolda?

Bir hayatım daha olacak, o da yelkenlide… Bir yelkenli alarak dünyayı gezmek istiyorum.

Denizcilik var mı sizde?

Tabii ki. Kayseriliyiz ama çocukluğumuzdan beri denizciyiz de… İstanbul’da büyüdüm, babam da İzmir’de büyümüş. Denizle iç içe… O yüzden iyi bir Kayserili değiliz. Bir türlü Kayserili olamadık yahu! Tüccar olup zengin olacaktık ne güzel.

Siz varlıklı bir aileden geliyorsunuz, aileniz ticaretle uğraşıyordu ama siz hiç bu toplara girmediniz…

Topa girdim de golü atamadım. Hep taç! (Gülüyor) Sevemedim bir türlü, o yüzden uğraşmadım.

Şu Kayserililik durumuna dönersek, nereden geliyor?

Aslında, babamın büyüdüğü yer İzmir ve İstanbul. Annemin ise, yazları İstanbul Fenerbahçe’de büyük bir köşk, kışları Adana’da büyük bir köşk. Babam Adnan Menderes’in arkadaşıydı. O rica etmiş, “Kayseri’ye git de, Demokrat Parti’nin kuruluşunu yap ve belediye reisi ol” demiş. Öyle de oldu. Bunun üzerine istifa etti. Bana en büyük nasihati de, “sen bana benziyorsun dikkat et seni politikaya filan çekerler sakın ve sakın politikanın “P”si ile alakan olmasın” idi.