Kaan Sekban'dan ikinci hayat dersleri: Komedyen dediğin cesur olmalı

Bankacı, beyaz yakalı, plaza insanıydı. 33 yaşında hayallerinin peşinden gitti bir rol model oldu. Peki ikinci hayatını nasıl kurdu? Tiyatrocu, komedyen, sosyal medya fenomeni Kaan Sekban anlattı.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

BUSE BİÇER

Bankacı, beyaz yakalı, plaza insanıydı. O yüksek binalarda yükselemedi belki ama 12 metrekarelik bir odadan hayallerinin zirvesine yüksek bir atlayış yaptı. Tiyatrocu, komedyen, sosyal medya fenomeni oldu. Turnelere çıktı, kitap yazdı. Kaan Sekban… Plaza dünyasının ezber bozan ismi… Sekban ile 33 yaşında başladığı ikinci hayatını konuştuk.

Siyaset bilimi, bankacılık ve komedyenlik... Çok ilginç bir üçleme bu. Bu geçiş nasıl oldu?

Vizyonsuzluktan oldu diyebilirim. Yıldız Teknik bizim eve çok yakındı. Babam dedi ki: “orayı yaz, çok yakın, yol gitmezsin”. Bana da mantıklı geldi. Uluslararası İlişkiler havalı bir bölüm ya, onu okuyunca büyük şirketlerin dış ilişkilerinin başına geçecekmiş, ya da diplomat olacakmış gibi hayaller kuruyoruz. Oradan çok entelektüel olarak mezun olduk, fakat meslek dünyasında bir karşılığı yoktu. Ben de üniversite 4. sınıfta “artık para kazanayım” diye çağrı merkezine girdim.

Çağrı merkezi nereden geldi aklınıza?

MSN vardı o zaman. Bir arkadaşım banka cıngılını ileti yazmış msn’ye. Bana çok güzel pazarladı orayı. Ben de başvurdum. Oraya girip çok bana göre olmadığını görünce bankaya da girmişken “nasıl yükselebilirim” diye başka geçiş sınavlarına girdim, müşteri temsilcisi oldum. Sonra bankacılık kariyerim devam etti. Şubeye gittim, orayı da sevmedim. Genel müdürlüğe gittim, orayı sevdim, ama 7-8 sene kalabildim. Eskiden tiyatroyla ilgileniyordum, bankada bir süre sonra tıkanınca “bari ben bu aşkın peşinden koşayım” diye ayrıldım oradan.

Nasıl geçti ilk denemeler?

Türkiye’de o dönem dış görünüş daha ön plandaydı. E, ben de Kıvanç Tatlıtuğ olmadığım için ajanslar istemedi beni. (Gülüyor) Sonra internetin yeni yeni başladığı dönemlerde iş hayatıyla dalga geçmeye başlayınca olay komedyenliğe evrildi, sonra kitap, sonra stand-up. Gerçekten istediğim şeyi bilmeden, istemediğim bölümü okudum, istemediğim bir işte çalıştım. Bunu fark ettiğimde 33 yaşına gelmiştim. Ondan sonra da “hayata bir kere geliyoruz” diyerek aslında ikinci hayatıma başlamış oldum.

Aslında buna benzer hikayeler o kadar fazla ki…

Kesinlikle öyle. Aslında hepimiz birbirimiz gibiyiz. Sadece oyuncu olmak isteyenlerle ilgili değil, kendi hayatının, hayalinin peşinden koşmak, kendi işini kurmak, ya da istediği başka işte çalışmak isteyenler için bir rol model oldum ben de… Bu kelime antipatik kaçabilir ama öyle durum…

Kimi rol model aldınız?

Kemal Sunal, Metin Akpınar, Zeki Alasya, Levent Kırca’nın ilk dönemleri özellikle, Müjdat Gezen bunlar gerçekten mizah içeriği anlamında ilham aldığım isimler. Çünkü daha net, daha dürüst, daha cesur mizah yaptıkları için. Yurt dışında da Charlie Chaplin hayranıyım. Ricky Gervais’i severim. Kadın komedyenleri çok seviyorum. Tina Fey, Amy Poehler… Ama benim rol modelim dediğim zaman yani böyle büyük isimlere de gerek yok. Hayalini gerçekleştiren herkes benim rol modelim.

Şovlarda bazı içeriklerin birbirini tekrar ettiğini görüyoruz. Kendinizi yenilemek için ne yapıyorsunuz?

Türkiye’de yaşamaya devam ediyorum. Bu yüzden ekstra bir şey yapmama hiç gerek yok. Hayatın içinde olmayı çok seviyorum. Zaten o beslenme de kendiliğinden oluyor. 3 senedir şov yapıyorum, baktığında aynı şeyi anlatıyormuşum gibi görünüyor. Bankadan istifa etmek ve bu yolculuğa çıkmak. Hikâye aynı ama içindeki şakaları değiştiriyorum. Pandemiden sonra bir saatlik içerik çıkardım şovumdan. Biraz da kısaltmak istiyorum üç saati, ama yine bir saat başka bir içerik sokmuşum. Yani duramıyorum da, onu kısalttım başka şova yazayım da yapamıyorum. Öyle kendimce onu dinamik tutmaya çalışıyorum.

Peki iş hayatı olmasaydı ana fikir ne olur?

Şehirli insan, yani şehir insanı. O kadar komiğiz ki şehir insanları olarak. Mesela park yeri bulamayınca, “Allahım ben ne günah işledim?” diyerek küçük sorunları dev sorunlar haline getiriyoruz, bu çok komik. Zaten beyaz yakada şehir hayatının bir parçası. Ben şehir hayatını ve insanın kendisiyle dalga geçmesini çok seviyorum.

Programınız “Ev yapımı talkshow…” Neden bu ibare?

Instagram’dan canlı yayın yaparken “ev yapımı talk show” diyordum kendi talk show’uma. Oradan kalan bir markalama o. Ne yapayım, televizyonlar o zaman sırt çevirince bana, ben de evde oturup, böyle giyinip, arkama bir tane New York fotoğrafı koyup telefondan ev yapımı talk show yaptım. Ünlüleri çağırıp önlerine börek koyup kaç bölümü öyle yaptım. Samimiyete geldiler. Evde annem, babam değişik geliyordu onlara bence…

Kendimizi mutsuzluk batağına sürükledik

Mizah sizin için de gerçekten zeka işi mi?

Kıvrak zeka denilen hadise var ya, o kıvrak zekanın olması lazım. Bence o kıvrak zeka da bir çok insanda var. Sadece onu kullanmayı tercih ettiğimiz alanlar farklı. Bazısı hinlik peşinde koşarak o kıvrak zekasını kullanmaya çalışıyor, bazısı hile yaparak, bazısı da mizah yaparak. Benim mesela analitik zekam o kadar yüksek değildir, sosyal zekam daha yüksektir. Ben çok kolay iletişim kurarım, çok kolay ikna ederim. Çok kolay kilitli kapıları açarım insanlarda. Genelde güçlü olduğumuz tarafları bu tarz şeyler için kullanmaktan ziyade toplum olarak ‘nasıl kestirmeden zengin olurum, orda nasıl sıranın önüne geçebilirim, nasıl numarayla hastaymış gibi yapıp işe gitmem’ hep buna çalışıyoruz. Herkes bence kıvrak zekalı. Yoksa böyle bir ülkede sürdüremeyiz yaşamımızı. Bu pahalılıkta kıvrak zeka olmadan nasıl yaşayacağız?

İnsanlar gülmeye hazır olarak şovları izlemeye gidiyor. O ihtiyacın orada karşılanma beklentisiyle. Gülmek bir ihtiyaç mıdır gerçekten?

Bazen şöyle diyenler oluyor, “gelmeyi çok istiyorum ama ben komediyi sevmiyorum.” Komedi sevmemek diye bir şey yok. Gülmeyi kim sevmez ki? Bu “ben aşık olmayı sevmiyorum, ben sevişmeyi sevmiyorum” demek gibi. Böyle bir şey olamaz. Çılgın bir standup takipçisi olmayabilirsiniz ama gülmeyi herkes sever. O yüzden komedyen olduğum için çok sorumlu da hissediyorum kendimi.

Sizce de sokakta gülen insan sayısı çok az değil mi?

Evet çok az. Tatminsizlik de var. Çok zengin, varlıklı insanların da suratı asık. Çünkü herkes tatminsiz, herkes daha çoğunu istiyor. Tabii ki çok sorunla uğraştığımız bir dönemdeyiz, hem dünya hem de ülke olarak. Çok da kolay bir şey değil. Bir yandan da çok seviyoruz kavga etmeyi. Kavga ederek izleyen bir milletiz. Sabahları 4 saat magazin programlarında kavga var.

Akşamları yarışmalar 5 saat kavga üzerine kurulu. Biz kendimizi çok fazla mutsuzluk bataklığına sürükledik. Bence zaten o yüzden komedyenler çok revaçta. Komedyenler, konserler kapalı gişe oynuyor. Çünkü insanların artık coşmaya ve gülmeye ihtiyacı var.

Sosyal medya kişinin dijital evi

Sizin için kullanılan ifadelerden biri de “Sosyal medyanın son zamanlardaki en tatlı yansıması”. Size bu ünü kazandıran ne oldu?

Çok beylik bir laf olacak ama tamamen samimiyet ve istikrar. Eğer orada bir üretim yapıyorsanız istikrarlı bir şekilde o üretime devam etmeniz lazım. Çok samimi olmanız lazım, amatör ruhla ama çok profesyonelce onu yapmanız lazım. İstikrar ve samimiyet bence bu işin özü. Ben de artık sürekli skeç paylaşmıyorum. Hayat zor, sosyal medyayı sosyal sorumluluk konuları içinde paylaşıyorum. Tamamen istediğim gibi yönetiyorum orayı. Bir çöplüğe çevirmemek için güncel tutmaya çalışıyorum. Ana sayfa çöplük olmasın diye orayı hep güncel tutarım. Evinize özenir gibi özenmeniz lazım. Evinizi de bir kere temizleyip bırakmıyorsunuz. Sosyal medyaya da bir kere içerik koyup bırakmamanız lazım. Evinizde de kimseye rol yapmıyorsunuz. O hesapta da kimseye rol yapmamanız lazım. Evinize gelen misafire çemkirmiyorsunuz, orada da birisine çemkirmemeniz lazım. Bunlar hep yaşam alanlarımız. Sadece şekil değiştiriyorlar. Bir insanın sosyal medya hesapları bir nevi onun dijital evi. Normal evinde nasıl davranıyorsa samimi, temiz, düzenli, nazik ama yapmacık değil, orada da öyle davranmalı bence….Ama şu da var: Herkesi memnun edersen vasat olursun zaten… Herkesin alkışını almak vasatlıktır bence..

Eleştiri demişken, son dönemde eleştirel mizahın adını unuttuk gibi… O ruhu mu kaybettik yoksa?

Bence kaybetmedik. Tabi Metin Akpınar, Kemal Sunal, Müjdat Gezen’le büyüyen anne babalarımız ve biz de ucundan o ustaları yakalamış insanlar olarak diyoruz ki; “artık eleştirel mizah yok, çok otoriter bir yönetim var, ah vah ne olacağız?” Doğru ama biraz da kolaycılık geliyor bu bana. Tüm komedyenler bu eleştirel mizahı yaparsa o zaman korkmaya hiç gerek yok ki. Kim kime ne yapabilir? Ama herkes susup bir iki kişi ses çıkardığı zaman onlar işte mimlenebiliyor. Eskiden tüm komedyenler yapıyormuş bunu. Ama şimdi herkesin de işine geliyor susmak, korkmak. Yani şöyle bir şey değil ki, birisi gelecek, bir yönetim gelecek “ben mizaha çok hoş görülüyüm, istediğiniz mizahı yapın”. Yani bunun için birinin iznini beklemek bir komedyen için çok aşağılık bir şey! O yüzden çok cesur olmak lazım, dozu, üslubu, ayarlamak lazım. Bunları ayarladıktan sonra bence herkes her şeyi yapabilir. Ben o kadar karamsar değilim.

O zaman da birinin öne çıkması lazım ama.

Evet ama işte öne çıktıktan sonra geride kalanların da arkadan “ah ne kadar güzel” dememesi lazım. Geçen gün bir sanatçı arkadaşım bana “ne güzel konuşuyorsun, ben konuşamıyorum, menajerim izin vermiyor. Ama sen konuşuyorsun, Kaan var iyi ki diyorum” dedi. Bu benim çok sinirimi bozuyor. Sen de konuş. Bu konforculuk çürütüyor işte bizi.

MAYIS’TA YENİ KİTABIMI ÇIKARMAYI PLANLIYORUM

2017’de çıkan ilk kitabınız “Tebrikler Kovuldunuz” çok sevildi, uzun bir süre çok satanlar listesinde kaldı. Yeni bir kitap gelecek mi?

Gelecek. Televizyondaki talk show’un ikinci sezonu için 30 bölümdü anlaşmamız. Ocak’a kadar 9 bölüm daha çekeceğiz. Ben de bu aydan itibaren yeni kitabıma odaklanacağım inşallah. Mayıs gibi çıkarmak istiyorum.

Konusu ne olacak?

5 yıllık serüvenimin devamı. Bu işin çok kolay olmadığını ve bu dünyadaki abuklukları da anlatmak istiyorum. Ama orada daha değişik bir kurgu var kafamda. Ara ara çocukluğuma flashback’lerle gitmek istiyorum. Birinci kitaptan da öncesine. Dinamik bir kurgu var kafamda, bakalım becerebilirsem herkesin elinde plajda o kitabı görmek istiyorum.

İlk kitap ile bu eser arasında nasıl bir ruh hali var?

İlk kitabı yazdığım dönem çok dipte olduğum bir dönemdi. Kaybedecek hiç bir şeyim yoktu. O yüzden kurumsal hayatta çalışıyormuşum gibi odama girip her gece yazardım. Bu kadar yoğun değildim, zaman benimdi ve boştu. Çok iyi kullandım o zamanı. Fakat şu an gerçekten başımı kaşıyacak günüm yok. Kitaba da konsantre olmak lazım. Gideyim kırlara bayırlara yazayım değilim. Kendi hayatımı yazdığım için daha kolay ama zaman bulamıyorum. O zamanı yaratmam lazım. Mayıs gibi çok istiyorum çıkmasını. Hatta belki haziranda Harbiye’ye çıkıp o kitabı ilk orada satabilmek de olabilir.