21 °C

Kelimelerden, duygulardan ve tarihlerden oluşmuş bir haritam var

Yazarlarla masaları ve üzerine özenle yerleştirdikleri; hatıralarını biriktiren, sırlarını taşıyan objeler üzerine çıktığım yolculukların bu haftaki konuğu Nermin Bezmen… Yazarla, teknolojinin nimetlerinden faydalanarak bu kez New Jersey’deki evinde buluştuk.

Kelimelerden, duygulardan ve tarihlerden oluşmuş bir haritam var

Nermin BEZMEN
Asırlık ağaçların gölgelendirdiği daracık yokuşunu kuş sesleri eşliğinde tırmanıp inerken Boğaziçi’nin mavilerini seyretmekten büyük keyif aldığım Ayşe Sultan Korusu’nda 40 yıl oturdu Nermin Bezmen. Kocaman, antika bir çalışma masası vardı. Çok sevilen, çok satan kitaplarını orada yazmış, yayınlandıktan sonraki söyleşilerimizi hemen o masanın yanı başında yapmıştık. Yazar Masaları’nın konuğu olmayı kabul ettiğinde bu kez farklı iki durum söz konusuydu: Birincisi, Bebek’teki Ayşe Sultan Korusu’na değil; ABD’ye, New Jersey’e sanal da olsa bir yolculuk yapacaktım, ikincisi Bezmen’in ilk kez başka bir masası ile karşılaşacaktım…

Kaç yıldır Amerika’danız?

Aşağı yukarı 4 sene oldu. Ülkemizi terk etmiş, bırakmış değiliz; evimiz, ailemizin yarısı halen orada. Ben, senede 2 defa Mayıs ve Kasım aylarında muhakkak gidiyor, hem okurlarımla buluşuyor hem de imza günlerine, konuşmalara, konferanslara, workshoplara katılıyorum.
Tolga (Savacı) da ben de 4 sene evvel Türkiye’nin şartlarında gerçekten çok yorulduğumuzu; ben, özellikle yaratıcılığımı kaybetmeye başladığımı hissettim. Biraz hava değişikliğine ihtiyacım olduğuna inanıyordum. Aynı şey, eşim için de geçerliydi. Sanatın, edebiyatın içinde bir çift olarak biraz hırpalanmaya başladığımızı hissetmiştik açıkçası. Ama ülkemize aşkımız, hakkında endişelerimiz, olayları takibimiz, elimizden geldiği kadar gerekli yerlere el uzatma tempomuz hiç değişmedi, sadece bunu biraz uzak mesafeden yapıyoruz.

Tabii kolay değil, söylediğim gibi ailenin yarısı Türkiye’de. Ülkemize de ailelerimize de hasret duyuyoruz, fakat gidiş gelişlerle bir müddet daha böyle götüreceğiz. İlerisi için şu an hiçbir şey söyleyemiyorum.

Yeni bir çalışma masanız var, yine antika sanırım…

Buradaki eşyalarımızı eskicilerden topladık. Biraz da İstanbul’dakilerin benzerlerini topladım sanıyorum. İstanbul’daki çalışma masamın hikâyesi çok daha derin, kıymeti çok daha farklı. Kraliçe Victoria’nın Sultan Abdülaziz’e hediyesiymiş, sonradan Abdülhamid’e, dolayısıyla varislerine intikâl etmiş. Zihinsel rahatsızlığından dolayı sürgüne gönderilmemiş bir torunu varmış Abdülhamid’in; zaman zaman eşyalarını satışa çıkarıyorlardı, öyle bir satıştan almıştık o masayı. Tabii burada öyle bir şey bulmak mümkün değil. Zaten öyle bir yerimiz de yok, ama klasik tutkumu böyle küçük küçük parçaları toplayarak burada da yaşatıyorum.

Masanızın iki fotoğrafını gönderdiniz. Birincisi, romanınızı yazdığınız günlerde, karmaşanın dağınıklığın hâkim olduğu görüntüsü; diğeri ise kitabınızı bitirdikten sonraki hali… Önce ikincisinden başlayalım mı?

Aslında buna "dağınıklık" demeyelim de," kaos içinde düzen" diyelim. Zira o karmaşada, gözüm kapalı, satır satır neyi nerede bulacağımı bilirim. Çünkü gelişigüzel yığılmazlar masama. Hikâyemin akışı içinde, her bir sayfa, her bir fotoğraf kendine ait zamanda gelir yerleşir ve o karışıklık gibi görünen yığının içinde kronolojik bir sıralaması vardır. Masamın son halinden gördüğünüz gibi, roman bitti, masa temizlendi, yeni romana hazırlanma aşamasına geçildi. Kitabı yayınevime teslim ettim, editörüm okuyup gönderdi. Ben de son okumasını yapıp baskı için ileteceğim. Bu ay içinde çıkmasını planlıyoruz.

İsmi?

"Unutkan Aşk." İllet bir hastalıktan, bir beyin rahatsızlığından alzheimer’den bahsediyorum.

Babamı, zorlu bir alzheimer sürecinden sonra kaybettim. O sözcüğe öyle hassasım ki Nermin Hanım’ın yıllar önce 88 yaşındaki annesi üzerine yazdığı "Alzheimer’la Geçinmek" başlıklı yazısını bir solukta, yüreğim sızlaya sızlaya okuduğumu hemen hatırladım. Merakımı, kitap elime geçtikten sonra yapacağım söyleşiye saklayarak konumuza, çalışma masasına dönmek istiyorum… Nasıl çalışıyorsunuz?

İlk başta kelimelerden, duygulardan ve tarihlerden oluşmuş bir haritam oluyor. Onu, duvara asıyorum.

Hemen sağınızda duvara yapıştırdığınız kocaman sarı kâğıt mı?

Evet, orada bölümleri aşağı yukarı şekillendiriyorum. Karakterlerimin duygularını, olayları farklı renklerle bölümlere ayırıyorum. Monoton renkler yan yana gelmesin diye özellikle uğraşıyorum. Bu arada romanım için çalışmış olduğum kitaplar, internetten indirdiğim sayfalar oluyor; onlar da masamın üzerinde yerlerini alıyor.
Bu kitapta alzheimer nedeniyle özellikle çok hassas, hiç hata olmaması için çok ince, detaylı çalışmam gerekti. Bu nedenle yazarken de hastalık hakkında çalışmaya devam ettim. Dolayısıyla devamlı bilgi birikimi oldu, bunlar da kâğıtlarda masanın üzerinde yerini aldı.

Yani ekranı değil, kâğıdı tercih ediyorsunuz…

Çalışırken evet. Bizim neslin alışkanlığı kâğıttan okumak. Benim için de öylesi her zaman daha akılda kalıcı oluyor. Belki göz teması. Yüksek sesle okuyorum, âdeta üç boyutlu nakşoluyor hafızama. Bir süre sonra karşıma yazdığım konuyla ilgili bir kitap çıkıyor, ısmarlıyorum. O da masanın üzerinde yerini alıyor ve masam, yavaş yavaş size gönderdiğim hale geliyor. Üzeri yetmiyor, çekmeceleri açıp üstlerine tepsi koyarak oralara yerleştiriyorum birçok bilgiyi. Böylece etrafa doğru genişliyor, masanın üzerinden odanın neredeyse yarısına yakın bir kısmını işgal etmeye başlıyorum.

Duvara astığım, kendime harita diye bellediğim bilgiler de değişmeye başlıyor. Onlar değiştikçe yanlarına yeni kâğıtlar ilave oluyor, yeni karakterler ekleniyor, yeni renkler çiziliyor, boyanıyor. Bütün bu olanlar, yazarken bana büyük bir coşku ve sıcaklık veriyor.
Kitap bittiği zaman masamın üzerindeki toplamam biraz hüzünlü oluyor. Karakterler ve hayatlarıyla o kadar içli dışlı oluyorum ki dosyaları, notlarımı kaldırırken, kitapları kütüphaneye yerleştirirken sanki ayrılık duygusu yaşayacağım, hasret çekeceğim gibi geliyor. Nitekim öyle oluyor da. Roman nasıl bir duyguyla, nasıl bir kaderle bitmiş olursa olsun, bende hep hasret duygusu yaratıyor.

Eşinizle fotoğrafınız, hemen yanında bir bonzai… Issızlaşmış masanızı bitkilerle şenlendirmişsiniz…

Bonzai, eşimin buraya geldiğimiz zaman aldığı yaş günü hediyesi. Diğer bitki "Asparagus fern" biz ona "saçaklı" diyoruz; enteresan, püskül püskül uzayan çok arsız, sevecen, her şarttan mutlu olabilen bir yeşillik. Biraz benim sakin, olgun görüntümün ardındaki tatlı serseri, hür ruh halimi hatırlatıyor bana. Onun büyükannesi balkonda şu an. Bunlar, torunlarından ürettiğim yavrulardan ikisi. Yeşillik seviyoruz, evin içinde başka yerlerde de varlar.

Ve bir mum…

Akşam çalışmalarında mum yakıyorum. Kadeh, mum ve müzik hava karardıktan sonra çalışmamın birer parçası.

Peki beyaz oje?

Onunla, düzeltme mürekkebim bittiği için kapanması gereken bir flomaster yazısını kapattım. Manikür estetiği ile ilgisi yok…

Kalemler, kalemliklerin hikâyesi ne?

Dolmakalem de olsa, tükenmez de olsa siyah renk, bana yazıya hakkını veren bir duruş sergiliyor gibi geliyor. Onun dışında duygu, dönem ya da karakter farklılıkları için kullandığım farklı renk ispirtolu kalemler var.

Kalemlikler opalin. Hepsi kurşun kalem içindekilerin. Her elimi attığımda içinde muhakkak bir tane ucu açık olan oluyor, çalışırken rahat ediyorum..

Son olarak, cam ağırlık?

Buraya yerleştiğimiz zaman verdiğimiz davette sevdiğim bir arkadaşımın ev hediyesi idi. Kristal bir elma. Pencereden gelen ışıkları yansıtıyor, bana çok keyif veriyor. İçinden renk geçen her şeyi seviyorum. Obje, ya da insan...

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap