En besleyici meyvelerden biri

FARUK ŞÜYÜN

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

FARUK ŞÜYÜN

“Çünkü asıl şiirler, bekler bazı yaşları” der “Açık” isimli şiirinin ezberimden çıkmayan dizesinde Behçet Necatigil... Edebiyatı çok sevdiğim, şiirle yakından ilgilendiğim için bu köşede sık sık yiyip içtiklerimizin edebiyattaki, hatta sanattaki yerine de değinmeye çalışıyorum...

Konumuz kivi olunca küçük bir araştırma yaptım ve ülkemizde tarihi 30-40 seneyi anca bulan bu meyvenin edebiyatımızda yer etmediğini fark ettim... Demek ki, yeterince hayatımıza girmemiş!
Ancak, duyumlarım son yıllarda kivilerle ilgili şikâyetlerin giderek arttığı yönünde... Özellikle kivi ile yeni tanışan kişilerde onun damak zevklerine uygun olmadığı düşüncesi gelişiyor... Çünkü; ne yazık ki kiviler, daha yüksek gelir elde etmek amacıyla kimi üreticiler tarafından erken hasat ediliyor...

Böylelikle de piyasa, henüz olgunlaşmamış, tadını bulmamış kivilerden geçilmiyor...

Yani, kivinin zamanı henüz gelmedi... 10 Kasım’dan önce piyasaya sürülen yerli kivilerden tat almak mümkün değil... Çünkü, iyi şiirler gibi “bazı lezzetler, bekler olgunlaşacağı zamanları!”
Bunlardan birisi de hamsidir. Kar düşmeden hamsi yağlanmaz ve bizim hak ettiğimiz lezzetli haline ulaşmaz... Bazı balıklar da yağmuru bekler. Ancak, yağmurlarla birlikte gelişirler...

Neyse, “zamanında yemek” ayrı bir yazı konusu olabilir deyip biz kiviye dönelim. Erken hasat edilmiş kivileri evde bekletirsek, örneğin muz gibi, domates gibi olgunlaşırlar, diye de bir şey yok...

Çünkü, bu kivilerde çok hızlı bir yumuşama, sulanma ve renk bozulması görülüyor... Ve haklı olarak da tüketici diyor ki: “Kivi, benim ağız tadıma uymuyor!”

Şöyle bir önyargısı da var zaten, dış görünüşüne bakıldığında insanda hiç de yeme hissi uyandırmıyor... Kaba dış görünümü, içindeki meyvenin güzelliğini yansıtmıyor... Düşünün, şeftaliye tüylü diye dokunamayan biri, kiviyi nasıl yesin?! Oysa o, dünyanın en besleyici meyvelerinden birisi...

Yeni Zelandalı ama, orijini Güney-Doğu Asya kaynaklı... Çin’de yang tao isimli bir meyve var, bizde kaz üzümü veya güveyfeneri olarak biliniyor, bol miktarda C vitamini içeriyor... Yeni Zelandalı Mary Isabel Fraser'ın bu meyveyi, Çin’de yaşayan kız kardeşinden alıp ıslah etmesi için mevye üreticisi diğer kardeşine vermesiyle 20. yüzyılın başlarında yetiştirilmeye başlanıyor... Avrupa’ya gelişi ise 1960’lara doğru... Ülkemizde, 1980’lerin sonundan itibaren yetiştirilmeye başlanıyor...

1990’ların başında 7 ton olan üretim hızla yükselerek bizi, dünyada ilk 10 arasına yerleştiriyor...

Bu süreçte Karadeniz’de fındık bahçeleri sökülerek kivi dikilmeye başlanıyor. Bu şehirlerden birisi olan Ordu, Yalova’dan sonra üretimde ikinci sırada... Son yıllarda bahçe sahipleri de memnun, hasadı yapan işçiler de... Kazançlarının fındık toplarken aldıklarından daha yüksek olduğunu söylüyorlar...

Kivi, Yeni Zelandalıların meyvesi, ama başları onunla dertte! Bizim “turkey / hindi” sorunumuza benziyor, ama tam tersi... Ülkelerinde bulunan kivi isimli uçmayan kuşu çok seviyor, ondan gurur duyuyorlar... Ancak, kivi meyvesinin adının bugün, o kuştan çok bilinmesi, onları rahatsız ediyor.

Bu nedenle meyvenin adını bile değiştirmeye kalkışmışlar, ama nafile... Kivi kelimesi, memleketlerinin simgesi olarak gördükleri kuşla değil; meyveyle özdeşleşir olmuş...

Çünkü, bütün dünyada pastalarda, salatalarda harika bir lezzet verici... Meyve suyu, dondurma olarak da çok seviliyor. Ne de olsa vaktinde toplanan olgunlaşmış bir kivinin ferahlatıcı, hoş bir lezzeti var...

Bu konularda ilginizi çekebilir