11 Kasım Kararları

Emrah LAFÇI
Emrah LAFÇI Ekonominin Doğası dunya@dunya.com

Türkiye ekonomisinin yakın tarihine baktığımızda çok önemli ekonomik önlem paketleri, paradigma değişiklikleri, reformlar olduğunu görüyoruz. Bunlardan biri 1980 - 24 Ocak Kararları, diğeri 1994 - 5 Nisan Kararları ve nihayet 2001 Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı. Bu hafta da Sayın Erdoğan’ın 11 Kasım’da yaptığı açıklamalar ekonomi tarihimize “11 Kasım Kararları” olarak geçecektir. Bu kararların diğerlerinden çok temel bir farkı var. Diğer reformlar ülke ekonomisinin darboğaza girdiği dönemlerde yapılmışken ilk defa bir ekonomik reform Türkiye ekonomisi pik (zirve) yaparken gerçekleştirildi (!)

Son bir haftanın Türkiye ekonomisi tarihine geçeceği konusunda hiç şüphem yok. Bu haftanın önemi sadece Sayın Erdoğan’ın açıklamalarından kaynaklanmıyor. Asıl fırtına geçen cumayı cumartesiye bağlayan gece Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal’ın görevden alınıp yerine Sayın Naci Ağbal’ın getirilmesiyle başladı. Geçen hafta bu köşede ekonomide kuvvetler ayrılığının öneminden bahsetmiştim. Tam bunları yazdığım gün siyasi otorite tarafından 16 ay görevde kalmış bir Merkez bankası başkanı gece yarısı operasyonuyla görevden alındı. Bu konuyla ilgili ciltlerce kitap yazılsa herhalde konu bu kadar net ortaya konamazdı. Bu bile bir ülke ekonomisi için çok büyük bir haberken pazar akşamı kimsenin doğruluğundan uzunca bir süre emin olamadığı bir istifa haberi geldi.

Alışılmadık bir yöntemle Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak istifa etti, ya da görevinden af talep etti. Bu istifanın da işleme alınıp alınmayacağını ancak 27 saat sonra öğrenebildik. Bu arada medyanın büyük bölümünde akıl almaz bir şekilde bu konu haber olarak görülemedi. Nihayetinde Sayın Bakan artık görevine devam etmiyor ve yerine Sayın Lütfi Elvan atandı. İstifa sebebinin de Sayın Albayrak’ın sağlık sorunları olduğunu öğreniyoruz istifa metninden. Bunun yanında kamuoyunda istifa sebebine ilişkin birçok söylenti var. Ben sadece birine dikkat çekmek istiyorum. “Merkez Bankası’nın rezervlerinde son yıllarda onlarca milyar dolarlık erime var ve bu erimeden Sayın Erdoğan’ın haberi yok, bu bilgi kendisiyle paylaşılınca Merkez bankası başkanı görevden alınıyor”, sonraki olayları da yukarıda sıraladım. Bu ihtimalin gerçek olduğunu düşünmüyorum. Ekonominin başında ben varım diyen Sayın Erdoğan’ın ülkenin rezervlerinde bu seviyede bir erime olduğundan bihaber olma ihtimalinin olmadığını düşünüyorum, ya da düşünmek istiyorum.

Normal şartlarda yaşamayı hala hak etmedik mi acaba?

Normal şartlarda bir ülkenin ekonomisinde bu kadar büyük bir deprem olması durumunda piyasaların tepkisinin çok sert bir şekilde olumsuz olmasını bekleyebiliriz. Ama bakıyoruz ki son bir haftada hem TL dolara karşı yaklaşık %10 değer kazandı, hem de borsadaki artış %7-8 seviyelerinde. Bu hareketlerin temelinde ülke ekonomi yönetiminde bir paradigma değişiminin olduğuna ilişkin inanç ve beklenti yatıyor.

11 Kasım öncesinde, son iki yılda neler yaşamıştık ve bahsettiğim değişim sonucunda neler olması bekleniyor? Aslına bakarsanız; bu kadar köklü bir politika değişikliği, hadiselere bakılan zaviyenin tamamen değişmesi ancak bir ülkede iktidardaki parti değiştiğinde olur. Yeni gelen partinin dünyayı algılaması daha farklıdır ve ona göre kendi politikalarını uygular. İlginç bir şekilde biz aynı iktidar döneminde böyle bir değişime şahit olduk. Hoş, daha önceki ray değişiminde de aynı iktidar tarafından yönetiliyorduk.

Berat Albayrak ne yapmaya çalıştı?

Şimdi gelelim 11 Kasım öncesi döneme. Sayın Albayrak’ın hayata geçirmeye çalıştığı ekonomi politikasının en azından söylem bazında bazı prensipleri vardı. Bu modele kabaca “İhracata Dayalı Büyüme Modeli” diyebiliriz. Prensip olarak bu büyüme modelinin farklı siyasi görüşlerden de taraftarlarını bulabilirsiniz. Bu modele göre ülkenin ihracat ve turizmden kaynaklanan döviz girişleri ithalattan kaynaklanan döviz çıkışlarından daha fazla olacak. Ülke düzenli olarak cari fazla verecek. Böylece cari açığı finanse etmek için ülkemize kısa vadeli yabancı yatırımcı çekmek zorunda kalmayacağız. Dolayısıyla da kısa vadeli sermayenin ani çıkışlarıyla ülkemizin dönem dönem maruz kaldığı kur atakları da ortadan kalkmış olacak. Bu sistemin işlemesi için enerji ithalatımızın azaltılması gerekiyor, çünkü ithalatımızın önemli bir kısmı enerjiden kaynaklanıyor. Enerji alanındaki yatırımların temel gerekçesi de buydu. Bu sistem içindeki bir diğer önemli ön koşul da TL’nin değersiz olması. Daha düşük TL, yani daha yüksek dolar bizim mallarımızın uluslararası pazarlarda ucuz olması anlamına gelecek ve bu da ihracatçılarımızın rekabet gücünü artıracaktı. Rekabetçi kur söylemi de buradan geliyor. O meşhur “Ben kura bakmıyorum” sözünün arkasında da bu var.

Her ne kadar bu politikanın güdüldüğü söylense de içsel tutarlılık anlamında uygulamada problemler vardı. Bunların en başında da biz kura bakmıyoruz diyen bir ekonomi yönetiminin kuru belli bir seviyede tutmak için yani yükselmesini önlemek için çok yüksek miktarda Merkez Bankası rezervlerinden döviz satışı gerçekleştirmiş olması geliyor. Bunun yanında enflasyonun %10’ların üzerinde olduğu bir ekonomide mevduat sahibine uzunca süre %7-8’ler civarında faiz verilmesi de bu dönemki en hatalı uygulamalardan biriydi. Ayrıca hem Merkez Bankası başkanının hem de Sayın Bakan’ın dönem dönem büyük ülkelerle SWAP anlaşması yapıyoruz, yakında açıklayacağız deyip arkasından herhangi bir anlaşma gelmemesi de ekonomi yönetimine olan güveni zedeledi. Tabii ki bu politika Türkiye’de uygulanması zor bir politikaydı. Çünkü daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi kur artışı her ne kadar ihracatçı için bir miktar rekabet avantajı yaratsa da -ki bu konu da tartışmalı ama başka bir yazının konusu- Türkiye ekonomisine çok önemli iki yerden problem yaratıyordu. Bunlardan biri enflasyon, kur artışı geçişkenlik etkisinden dolayı enflasyona sebep oluyor. Diğeri de kamunun ve özel sektörün yabancı para yükümlülüklerinin yabancı para varlıklarından fazla olması. Kur artışı bu kurumların ciddi miktarda zararlar yazmalarına neden oluyor. Faizle enflasyon arasındaki temel ilişki de gözardı edilip artırılması gerektiği yerde Merkez Bankası yeteri kadar faiz artırımı yapmayınca işler iyice içinden çıkılmaz hale geldi. Yüksek döviz girişine dayalı bu modelin pandemi yılına denk gelmesi de bir başka büyük problem teşkil etti. Hem ihracat pazarlarımızın ekonomik durgunluk içine girmeleri hem de turizm gelirlerimizin düşmesi döviz arzının arzu edilen seviyelere gelmesini engelledi. Bunun olacağı aşikarken bu modelde ısrar etmek yerine zamanında çark edilebilseydi ekonomimiz bu kadar bedel ödemek zorunda kalmayabilirdi.

Bayram değil seyran değil bu reformlar nereden çıktı?

Şimdi sıra yeni döneme geldi. Sayın Erdoğan’ın açıklamalarından Türkiye ekonomisinin kendilerinin iktidara geldiği 2000’li yıllardaki politikalara geri döneceği anlaşılıyor. Uluslararası yatırımcılarla barış, hukukun üstünlüğü, fiyatlamaların piyasa kurallarına göre gerçekleşmesi, hükümetin Merkez Bankasının aldığı kararların arkasında durması (son 16 ayda değil miydi sorusu geliyor insanın aklına(!)), risk priminin düşürülmesi, enflasyonun öncelik olması gibi hususlar ön plana çıkarıldı. Ayrıca gerekirse acı ilaca da başvurulacağı belirtildi. Yukarıda da yazdığım gibi bu kadar iyi giden (!) bir ekonomide acı ilaca neden gerek görüldüğü izaha muhtaç bir husus. Acı ilaç Türkiye ekonomisinin yabancı olmadığı bir kavram. 3 anlama geliyor olabilir. Vatandaşın kemer sıkması yani tasarruf tedbirlerinin artırılması, vergilerin artırılması ve faizin artırılması. Öyle sanıyorum ki üçüncü seçenek kastedildi.

Önümüzdeki hafta Perşembe merkez bankası para politikası kurulu toplantısı var. Bu toplantıyla birlikte söylem bazında alınan önlemlerin eylem bazında gerçekleşip gerçekleşmeyeceği test edilecek. Normal bir faiz politikasının uygulanması için politika faizi olan haftalık repo faizinin %10.25’ten %15’ler civarına yükseltilmesi gerekir. Bunun yanında yukarıda sayılan reformlar peyderpey ivedilikle hayata geçirilmelidir. Bir konuşmasıyla ekonomik göstergelerde ivme yaratan Sayın Erdoğan, bir süre ekonomiyle ilgili konuşmayarak ya da konuşmak zorunda kalmayarak bu ivmenin devamını sağlayacaktır.

Not: Geçen hafta “Ekonomide Kuvvetler Ayrılığı” konusunu işlemiş ve bu hafta da konuyu rakamsallaştıracağımı söylemiştim. Gündem yoğunluğundan dolayı bu konuyu önümüzdeki haftaya bıraktım.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Faizi bırak kura bak! 10 Ekim 2020