23 Nisan ve şiddetin içinde büyümek
23 Nisan geldiğinde yine çocuklardan söz edeceğiz. Fakat çocuklar hakkında kurduğumuz cümlelerle çocukların yaşadığı hayat arasında giderek büyüyen bir mesafe var.
O mesafeye bakmadan yapılacak her 23 Nisan konuşması eksik kalacak. Çünkü bugün çocuk meselesi yalnızca temsille, sembolle, törenle konuşulabilecek bir başlık olmaktan çıktı. Veriler, bize çok daha sert bir tabloyu gösteriyor. Nisan 2026 itibarıyla çocukların suça karışmasına ilişkin en güncel ayrıntılı resmî kolluk verisi 2024 yılına ait. TÜİK’in 2025’te yayımladığı metodoloji notuna göre 2024’te güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 612 bin 651 olarak kayıtlı.
Rakamları yalnızca suç üzerinden okumak doğru değil
Söz konusu toplam içinde 279 bin 620 çocuk mağdur olarak, 202 bin 785 çocuk suça sürüklenme nedeniyle, 96 bin 438 çocuk bilgisine başvurma amacıyla, 18 bin 561 çocuk kayıp olarak ve 8 bin 729 çocuk kabahat isnadıyla işlem gördü. Toplam olay sayısındaki artış oranı bir önceki yıla göre yüzde 9,8. Bu rakamlar, çocuklarla ilgili meselenin münferit olaylar toplamı olmadığına dair bir gösterge. Burada artık çocukların, giderek daha yoğun biçimde güvenlik, yargı ve mağduriyet alanına temas ettiği yapısal bir tablodan söz ediyoruz.
Daha da dikkat çekici olan ise şu: güvenlik birimine gelen veya getirilen çocuk sayısı 2023’te 178 bin 834 iken 2024’te 202 bin 785’e çıkmış.
Bu, 1 yılda yaklaşık yüzde 13,4 artış demek. Üstelik 2025 verileri yayımlanmamış olmakla birlikte, rakamların bir önceki yıla göre daha yüksek olduğunu tahmin etmek de zor değil. Yani bu tablo aynı zamanda; çocuklara karşı, belirli sosyal çevrelerde, belirli kırılma alanlarında, tekrar tekrar aynı risklerin de artışını gösteriyor.
Mağduriyet ile suça sürüklenme arasında
2024’te ilk sırada yüzde 40,4 ile yaralama var. Onu yüzde 16,6 ile hırsızlık, yüzde 8,2 ile uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak ya da satın almak, yüzde 4,6 ile tehdit ve yüzde 4,2 ile genel tehlike yaratan suçlar izliyor. Bu dağılım, meseleyi basitçe “çocuk suçluluğu” olarak adlandırmanın ne kadar yetersiz olduğunu gösteriyor.
Karşımızda, şiddetin yaygınlaştığı ve kırılmanın gündelik hayatın içine yerleştiği bir çevresel yapı var. Çocuk, çoğu zaman kendi başına bir başlangıç noktası değil; yetişkin dünyasının ihmalini, eşitsizliğini ve dağınıklığını erken yaşta devralan bir sonuç. Demek ki aynı toplumsal zemin hem mağduriyet hem suça sürüklenme üretiyor. Çocuklar, riskli alanlara itiliyor.
Bu 23 Nisan’da meseleye adliye ve kolluk penceresinden olduğu kadar sosyal dışlanma penceresinden de bakmazsak, artan riski göz ardı etmiş olacağız. TÜİK’in “İstatistiklerle Çocuk 2025” verisine göre Türkiye’de 0-17 yaş grubunda 21,4 milyon çocuk var ve bunların yüzde 36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında. Suça nasıl yansıyacağını düşünmek elzem.
Sürdürülebilir kalkınma ve kriminalizasyon
Aynı belgede, 15-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 24,9’unun işgücüne katıldığı görülüyor. Bu çocuklar, okul çağında olmalarına rağmen erken yaşta çalışma hayatına temas etmek zorunda kalıyor. Tablo bu anlamda, ekonomik kırılganlığın ve korunma eksikliğinin çocukluk üzerindeki baskısını da görünür kılıyor.
Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı da bu yüzden önem kazanıyor. Çünkü şiddeti azaltmak için sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve adalet mekanizmalarının birlikte çalışması gerekir. Dolayısıyla çocukları kriminalizasyondan tam olarak koruyamayan çocuk politikalarının masaya yatırılması gerekiyor.
Zaten 23 Nisan’ın asıl anlamı da çocukları alkışlamakla değil, onları hayata karşı koruyacak, eşitliği büyütecek ve güven veren bir gelecek kurmakla ilgili. Önemi ise; millet egemenliğinin ilan edildiği bir tarihin, o egemenliğin geleceğini çocuklarda görmesinden ileri geliyor.