ABD’nin dönüşen dış politikası ve “canavarlar zamanı”

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Dış Politika Uzmanı Gökhun GÖÇMEN

Yirminci yüzyılın en önemli teorisyenlerinden Antonio Gramsci, Birinci Dünya Sa­vaşı’nın ardından siyasi düzlemde ortaya çıkan tabloyu “Eski dünya ölüyor, yenisi doğmak için mücade­le ediyor. Şimdi canavarlar zama­nı” ifadesi ile özetlemişti. Grams­ci’nin bahsettiği “canavarlar zama­nı” normların aşındığı, kuralların işlemez hale geldiği bir ara dönemi betimlemekteydi. Bu dönemde güç dağılımı çeşitleniyor ancak ulusla­rarası topluma esenlik sunacak si­yasi bir düzen tesis edilemiyordu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin üstün­den bir yıl geçti. Geldiğimiz nok­tada atılan “ara dönem” ve bu ara dönemin çıktısı olan “canavarlar zamanı” kavramı yeniden tartı­şılmayı hak ediyor. Böylelikle Ve­nezuela’dan İran’a, Grönland’dan Meksika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşananları anlamak mümkün olacak.

Ara dönem: Sarsılan zemin ve küresel güney

Soğuk Savaş ertesinde tesis edi­len ve ABD’nin tek hegemon olduğu dönem artık uzak bir geçmiş olarak anılıyor. Çin’in üretimde üstünlü­ğü ele geçirmesi, teknolojik bir dev olarak ortaya çıkışı, ticaret rotala­rını şekillendiren girişimleri, ulus­lararası düzeni yeniden tanımla­yan inisiyatifleri, Rusya’nın askeri kapasitesi, Türkiye gibi orta ölçek­te güçlerin manevra kabiliyetini ar­tırması, BRICCS ve ŞİÖ’nün cazibe merkezi haline gelmesi çok kutup­luluk tartışmasının bir fantezi ol­madığını gösteriyor.

ABD’nin yaşadığı irtifa kaybı sa­dece ekonomide değil askeri alanda da dikkat çekiyor. İkinci Dünya Sa­vaşı’nın bitiminde 100’ün üzerinde uçak gemisi bulunan ABD, bugün rotasyonlar ve bakım hizmetleri nedeniyle 11 uçak gemisinden üç ya da dördünü sefere çıkarabilmekte­dir. ABD uçak gemileri her ne kadar sınıfının en yetkinleri arasında ol­sa da birden fazla noktada çıkabile­cek savaşta sayı açısından yetersiz kalacağı kabul ediliyor.

Obama’dan bugüne: Değişmeyen tespit ve başarısızlık

Sadece uluslararası gözlemci­ler değil ABD yönetimi de 2000’li yılların başından bu yana bah­si geçen sorunların tespitinde ce­sur oldu. Her ne kadar kameralar önünde ifade edilmese de Ameri­kalı seçkinler resmi belgelerde ya da üst düzey dış politika dergileri için kaleme aldıkları makalelerde ABD’nin dünyanın her yanında tek belirleyici olamayacağını, ülkenin dikkatini esas meydan okumanın geldiği coğrafyaya yani Asya-Pasi­fik’e vermesi gerektiğini vurgula­dılar.

Eski ABD Başkanı Barack Oba­ma, Asya Pivot (Asya’ya Dönüş) adını verdiği politika ile eksen de­ğişikliğinin sinyalini ciddi mana­da veren ilk lider oldu. ABD’yi bir Hint-Pasifik ülkesi olarak tanım­layan Obama’ya göre Washington tehdit ve fırsatın asıl adresine ya­ni Çin’e yoğunlaşmalıydı. Obama, bu uğurda Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi gündemine alan ilk lider olsa da coğrafyada yaşanan sancı­lı değişimler neticesinde başarılı olamadı. Buna karşın Obama, As­ya Pasifik bölgesinde Çin karşı en geniş ticari cepheyi örmek adına Trans-Pasifik Ticaret Ortaklığı’nı (TPP) tesis etti.

Obama’nın yerine gelen Trump ise ilk başkanlık döneminde Çin’i ağırlıklı olarak tehdit penceresin­den okumayı tercih etti. 2017 ta­rihli Ulusal Güvenlik Strateji bel­gesinde hem Çin hem de Rusya re­vizyonist güç olarak tanımlayan Trump, bugün de süren ticaret sa­vaşlarının ilk fitilini yaktı. Trump ilk döneminde ABD ekonomisi­ne zarar verdiği serbest ticaret an­laşması olan TPP’den çekilmesi­ne karşın bu kez Asya-Pasifik’te Avustralya, Hindistan ve Japon­ya’dan oluşan QUAD’ı canlandırdı.

Trump’ın hemen her konuda an­ti tezi olarak öne çıkan Joe Biden da hem tanım hem de eylem düzeyin­de Çin karşıtlığını halefinden dev­raldı. Biden döneminde Çin sahip olduğu kapasite nedeniyle ABD’yi tahtından edebilecek tek güç ola­rak tanımladı. Sistematik rakip olarak anılan Çin’e karşı bu dönem­de ticaret savaşları teknolojik yap­tırımları içine alarak genişledi. Es­ki ABD Temsilciler Meclis Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti ile birlikte bu dönemde Washing­ton-Pekin ilişkileri tarihin en dü­şük seviyeye geriledi.

Dünyayı otokrat ve demokrat kampına bölerek retorik düzeyde Çin karşıtlığını zirveye çıkaran Bi­den da önceli yönetimler gibi başarı­lı olamadı. Zira ABD devlet aygıtı bu dönemde Trump’a da miras kalacak şekilde Avrupa’da Rusya-Ukrayna savaşının, Orta Doğu’da ise İsrail’in jeopolitik hırslarının emrine verildi.

Trump’ın ikinci dönemi: Donroe doktrini

Washington’da yapılan tespit­lere ve atılan adımlara rağmen ABD’nin göreli gerileyişi karşı­sında Çin’in önlenemez yükselişi Trump’ın ikinci dönemi ile birlikte radikal bir teoriye dönüştü. 2025’in sonunda ilan edilen Ulusal Güven­lik Belgesi’nde ABD’nin dünya­yı sırtında taşıyan Atlas karakte­ri olmadığı vurgulandı. Bunun an­lamı açıktı: ABD, Çin’i ile rekabeti kazanmak için önce sorunlu coğ­rafyalardan ayrılacak, kendini evi­ni düzenleyecek ve Hint-Pasifik’te ortakları üzerinden yeni bir tica­ret-güvenlik mimarisi yaratacaktı.

Trump yönetiminin Rusya-Uk­rayna çatışmasını özünde bir Av­rupa sorunu haline getirmesinin ya da Orta Doğu ve Kafkasya’da Türki­ye ile kurduğu yakın ilişkinin teme­linde sorumlulukların paylaştırıl­ması yer alıyor. Trump’a göre ABD kurtulduğu yük ve kurduğu bölge­sel alt ortaklıklar sayesinde kendi nüfuz alanını şekillendirebilecek.

Eski ABD Başkanı James Mon­roe’nun 1823’te ortaya koydu­ğu Monroe Doktrini, Trump’ın dış politika ajandasında merkezi öneme haiz olmasıyla dikkat çe­kiyor. Öyle ki Donald Trump, ken­di adı ile Monroe’yu birleştirerek doktrinine “Donroe” adını verme­yi tercih etti.

Trump’ın Donroe Doktiri’nin­de Latin Amerika, Karayipler, Ka­nada ve Grönland egemen ulusla­rın yaşadığı coğrafyalar olarak de­ğil aksine ABD’nin parçaları olarak tanımlanıyor. Bu nedenle mevcut yönetim Venezuela’da çıplak şid­det uygulamakta, Küba ve Kolom­biya’yı tehdit etmekte, Grönland’a göz dikmekte ya da Kanada’yı eya­let, başbakanını ise vali olarak ta­nımlamakta bir beis görmüyor.

Çin’in etkisini önce kendi evinde sınırlamak isteyen, Batı Yarımkü­re’yi Asya-Pasifik için bir zıplama tahtası olarak kullanan Trump’ın başarılı olup olmayacağını söyle­mek için henüz erken. Buna karşın uluslararası hukuku ıskartaya çı­kartan, dünyayı nüfuz alanlarına ayırma tehlikesini gündeme geti­ren, mukavemet gösteremeyen ül­keleri tahakküm altına alan Donroe Doktirini’nin bağrından Gramsi­ci’nin deyimi ile canavarları çıkar­dığına şüphe yok.

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 14.079,97 -0,09 %
Dolar 47,0294 0,00 %
Euro 53,8350 0,23 %
Euro/Dolar 1,1439 0,15 %
Altın (GR) 6.156,98 0,71 %
Altın (ONS) 4.033,44 -0,49 %
Brent 84,5090 -0,10 %