Adalar askeri kaleye mi dönüşüyor?
Ege’de yaşananları yalnızca Yunanistan’ın bazı adalara yeni silah sistemleri konuşlandırması ya da yer altı askeri tesisleri inşa etmesi şeklinde okumak bizi eksik bir analize götürür. Bugün Akdeniz’e hâkim olanın yalnızca deniz yollarını değil, aynı zamanda Avrupa’nın enerji güvenliğini, Orta Doğu’ya erişimi ve Kuzey Afrika ile olan stratejik bağlantıları da önemli ölçüde etkileyebildiği bir dönemdeyiz. Dolayısıyla Ege Denizi artık yalnızca iki komşu ülkenin arasında kalan bir coğrafya olmaktan çıkmış; küresel ve bölgesel güç rekabetinin önemli bir parçası hâline gelmiştir.
Atina uzun vadeli bir savunma konsepti oluşturuyor
Yunanistan, güvenliğini mümkün olduğunca çok sayıda uluslararası aktörle kurumsallaştırmaya çalışıyor. Atina yalnızca AB üyeliğine güvenmiyor; aynı zamanda NATO içindeki konumunu güçlendirmeye, ABD ile savunma iş birliklerini derinleştirmeye, Fransa ile stratejik ortaklık geliştirmeye ve son dönemde İsrail ile savunma sanayii alanındaki ilişkilerini daha ileri bir seviyeye taşımaya çalışıyor. Bu yaklaşım, klasik anlamda bir “denge siyaseti” değil, çok katmanlı bir güvenlik ağı oluşturma stratejisidir. ABD’deki yönetim değişiklikleri, Washington’ın önceliklerinin yeniden şekillenmesi ve Avrupa’nın güvenlik yükünü daha fazla üstlenmesi yönündeki beklentileri, Atina’nın alternatif güvenlik ortaklıklarını güçlendirmesine neden oluyor. Burada İsrail’in öne çıkması tesadüf değildir.
Konu diplomatik, hukuki ve jeopolitik bir sürece sahip
“Adalar askeri kaleye mi dönüşüyor?” sorusuna verilecek cevap, büyük ölçüde evettir. Türkiye bu gelişmeleri dikkatle analiz etmelidir ancak Türkiye’nin dış politika refleksi, gelişmeleri yalnızca bir “kuşatma” söylemi üzerinden okumak olmamalıdır. Elbette Türkiye çevresinde oluşan her yeni güvenlik yapılanmasını yakından takip etmek zorundadır. Bunu yaparken soğukkanlılığını koruması, stratejik sabır göstermesi ve çok boyutlu diplomasi yürütmesi de en az askeri hazırlık kadar önemlidir. Keza konu diplomatik, hukuki ve jeopolitik bir sürece sahiptir.
Aslında bu tartışmanın en kritik boyutu askeri değil, hukuki ve diplomatik boyutudur. Çünkü uluslararası sistemde askeri güç önemli olmakla birlikte, kalıcı meşruiyet uluslararası hukuk zemininde inşa edilir. Türkiye açısından önemli olan husus, hukuki tezlerini uluslararası platformlarda sürekli canlı tutabilmesidir. Eğer siz hukuki tezlerinizi yeterince görünür kılamazsanız, zaman içerisinde sahada oluşan fiili durumlar uluslararası algıyı etkileyebilir.
Tarihte bunun çok sayıda örneğini gördük. Bu nedenle diplomasi, uluslararası hukuk ve kamu diplomasisi birlikte işletilmelidir.
Türkiye’nin elindeki en önemli kozlar nelerdir?
Birincisi, Türkiye güçlü bir hukuki arşive sahiptir. Lozan ve Paris Antlaşmaları açık ve nettir. Türkiye’nin yıllardır oluşturduğu resmi tezler, diplomatik yazışmalar, antlaşma metinleri, tarihsel belgeler ve devlet uygulamalarına ilişkin kayıtlar önemli bir bilgi birikimi oluşturuyor. Bu birikimin uluslararası akademik çevrelerde, düşünce kuruluşlarında ve diplomatik platformlarda daha görünür hâle getirilmesi büyük önem taşıyor. Artık uluslararası rekabet sadece devletler arasında değil; bilgi üretimi ve algı yönetimi alanında da yaşanıyor.
İkinci önemli unsur diplomasidir. Türkiye’nin meseleyi yalnızca ikili ilişkiler düzeyinde değil, NATO, BM ve diğer uluslararası platformlarda da gündemde tutması gerekir. Buradaki amaç kriz çıkarmak değildir. Amaç, uluslararası toplumun dikkatini hukuki tartışmanın varlığına çekmek ve fiili durumların zamanla normalleşmesini engellemektir. Uluslararası ilişkilerde sessizlik bazen karşı tarafın tezlerinin zımnen kabul edildiği şeklinde yorumlanabilir. Bu nedenle diplomatik girişimlerin sürekliliği önemlidir.
Üçüncü unsur ise caydırıcılıktır. Diplomasi ile askeri güç birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine birbirini tamamlayan iki temel araçtır. Tarih bize göstermiştir ki güçlü diplomasi, arkasında güvenilir bir caydırıcılık kapasitesi bulunduğu zaman daha etkili olur.
Benim kanaatim odur ki önümüzdeki dönemde Türkiye’nin izlemesi gereken politika üç sacayağı üzerine oturmalıdır. Birincisi; uluslararası hukuktan taviz vermeyen güçlü bir diplomatik mücadele. İkincisi; savunma sanayiini ve askeri caydırıcılığı sürekli güncel tutan güvenlik politikası. Üçüncüsü ise bölgesel iş birliklerini artıran, Türkiye’yi yalnızlaştırmayan çok yönlü dış politika anlayışı.
Bu üç unsur birlikte yürütüldüğünde Türkiye’nin elindeki stratejik manevra alanı daha da genişleyecektir.