Ağzını poyraza açmak: Türkiye ekonomisinde yön, risk ve sabır
Rüzgar gelir; serttir, kaçınılmazdır. Bu değişmeyecek. Değişebilecek olan ise yelkenin ayarı, halatın tutulduğu yer ve pusulaya bakma cesareti. Türkiye’nin pusulası şu an kuzeyi gösteriyor. Ama herkesin aynı yöne baktığından henüz emin değiliz. Türkiye şimdi sert rüzgâra karşı durmayı da, sürüklenmeye kapılmamayı da öğrenmek zorunda.
“Gemicular kalkalum şu yelkenu takalum. Şişirup da yelkenu sırt üstüne yatalum. Kaptan attuk ırgatı sen da tut ha bu gatı. Gel girelum ırmağa esecek ha bu batı. Çekun uşaklar çekun. Hemen alduk ırgatı. Geliyo bir sert poyraz. Vuralum iki katı.” Trabzon Yöresi
Bu türkü, rüzgârı etiketlemez: dost mu, düşman mı... Rüzgâr gelir. Serttir. Kaçınılmazdır. Mesele, yelkeni ne zaman açtığın, halatı kimin tuttuğu ve kaptanın pusulaya bakıp bakmadığıdır.
Türkiye ekonomisi de 2026’ya böyle giriyor.
Vaziyetin tespiti: Ayrışmaların yılı
2025 yılı boyunca Dünya’da yayınlanan yazılarımla Türkiye ekonomisini tek bir hikâye üzerinden değil, ayrışmalar üzerinden okuduk. Aynı anda birden fazla gerçek yaşandı:
1. Tüketim artarken üretim düştü [“Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında”, 15 Aralık 2025].
2. Mal enflasyonu gerilerken hizmet enflasyonu yapışkan kaldı [“Yaranın Kabuk Tutuşu”, 21 Nisan 2025].
3. İşsizlik oranı azalırken istihdamın niteliği bozuldu [“Füzeler Fırlarken Faizler İnerken”, 21 Temmuz 2025].
4. Küresel piyasalarda ralli yaşanırken Borsa İstanbul yerinde saydı [“Santim Santim Bubka’dan Ersu Şaşma’ya”, 18 Ağustos 2025].
5. Fiyatlama davranışları iyileşirken beklentiler karamsarlaştı [“Ne Kadar Uzak O Kadar Yakın”, 11 Kasım 2025].
6. Milli gelir artarken gelir adaletsizliği derinleşti [“Gordion’un Düğümünü Çözmek”, 1 Aralık 2025].
Bu ayrışmalar tesadüf değil.
1990’lardan itibaren küresel iktisadi yapı köklü bir kırılma sürecine girdi. Teknoloji yükselirken üretim Çin’e kaydı. Enerji talebi arttı; fosil bağımlılığını azaltma hedefi ve yenilenebilir kaynaklara yatırım eğilimi güçlendi. Gelişmiş ülkeler üretim tesislerini kapattıkça maliyet kontrolünü de kaybetti.
Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla küresel entegrasyon bir umut olarak yükseldi. Ancak 2001 internet balonu ve 2008 finansal krizleriyle yeni görünmez duvarlar örüldü. Bu süreç, Brexit’i ve ABD’de izolasyonist siyasetin yükselişini beraberinde getirdi.
1990’ların sonundan itibaren popüler kültürde yükselen sistem eleştirisi, COVID salgını sonrası bu dönüşümü kalıcı hâle getirdi. Sanal yaşam yaygınlaştı, yeşil hassasiyet ana akıma dönüştü, bireysel ölçekte “wellness” yeni bir norm oldu. Otomotivde motor yapısı değişti. Tedarik zincirleri artık yalnızca maliyetle değil zihniyet uyumuyla kuruluyor: “Friend-shoring”.
Ağır sanayiden dijital altyapı, veri merkezi ve güvenlik odaklı yatırımlara doğru ağırlık kayıyor.
Türkiye bu dönüşümden kendini soyutlayamaz. Dünya ayrışırken Türkiye ekonomisi de kendi içinde ayrışıyor. Asıl soru şu: özel sektör bu ayrışmayı yönetebilecek mi?
Radardaki riskler: Zamanın ruhunu okumak
Kamu otoritesi net bir tercih yaptı. Türk Lirası’nda reel değerlenme stratejisiyle ucuz üretimi sübvanse etmek istemiyor. Savunma sanayisi merkezli, dijital eğilimlere uyumlu bir yapı hedefleniyor.
Ucuz işgücüne dayalı dayanıklı mal imalatı daralıyor. Buna karşılık iki eksen belirginleşiyor:
1. Bilişim sektörü,
2. Sermaye malı imalatı ve ihracatı.
Avrupa’nın güvenlik krizine sürüklendiği bir dönemde Türkiye’nin jeopolitik konumlanması doğru. Ancak strateji ile sektörün refleksi aynı hizada mı?
Merkez Bankası’nın yayımladığı İktisadi Yönelim Anketi (İYA) bu soruya net bir cevap vermiyor. Kapasite kullanımı ve reel kesim güveni Kasım – Aralık döneminde yatay seyretti. Yalnızca mevsim etkisinden arındırıldığında güven endeksinde cüzi bir artış görülüyor. Yıl boyu sınırlı toparlanma sinyali veren Avrupa sanayisi, yılın sonuna gelindiğinde belirgin bir hızlanma gösteremedi. Küresel konjonktürün en önemli ihracat pazarımıza etkileri doğrudan iç piyasaya yansıyor.
Türkiye, nüfus yoğunluğu ve göç dinamikleri nedeniyle İsviçre benzeri tenha ekonomilerden farklı bir yapıya sahiptir; bu da üretim, istihdam ve sosyal politika tercihlerinde daha geniş bir manevra marjı gerektirir. Bu nedenle yalnızca “bacasız sanayi” söylemiyle ilerlemek mümkün değil. Katma değer artışı üç temel riski beraberinde getiriyor:
1. Halkın iaşesi = gıda enflasyonu,
2. Genç nüfusun istihdamı,
3. Gelir ve tasarrufların tabana yayılması.
Tarım bu noktada stratejik bir unsur. Gıda ve tahıl üretimi ağırlıkla iç tüketime gider; küresel üretimin önemli kısmı yerelde tüketilir ve stoklanır. Çin ve Hindistan toplam üretimde başı çekerken, Kuzey Amerika, Rusya ve Avustralya küresel arzın belirleyici aktörleri arasında yer alır. Uluslararası ticarette dönen hacim, stratejik ürünler ve belirli arz merkezleriyle sınırlıdır. ABD’nin teknolojik verimi ve Rusya’nın görece tenha nüfusu buna imkân tanır.
Bu yapı, tahıl piyasalarını tarımın ötesinde jeopolitik bir denge unsuruna çevirir. 1970’li yıllarda yaşanan ve literatüre “Sovyet Tahıl Soygunu” (Great Grain Robbery) şeklinde geçen dönem, tahıl ticaretinin küresel fiyatlar ve siyasi dengeler üzerindeki etkisini erken bir örnek olarak ortaya koymuştur. Benzer biçimde, Ukrayna krizi sırasında Türkiye’nin öncülük ettiği “Tahıl Koridoru” girişimi, küresel gıda arzının güvence altına alınmasında belirleyici rol oynamıştır.
Avrupa da önemli bir tarım merkezidir; ancak yeşil dönüşümün maliyetleri ve çiftçi protestoları, tarımın siyasete nasıl hızla temas ettiğini göstermektedir. Avrupa Birliği’nin Latin Amerika ile MERCOSUR anlaşmasını bir kez daha ertelemesi, bu hassas dengenin bir sonucudur. Buna karşılık Latin Amerika ülkeleri, Çin’e yaslanarak tarımı yeniden jeopolitik bir araç olarak konumlandırmaya çalışmaktadır. Tarım, bu haliyle artık yalnızca bir üretim faaliyeti değil; nüfus, ticaret, güvenlik ve gelir dağılımı başlıklarının kesiştiği stratejik bir denge düğümüne dönüşür.
MÜSİAD’ın SAMEKS endeksi ve İstanbul Sanayi Odası’nın PMI endeksleriyle birlikte okunduğunda reel sektörün dönüşüm tablosu tamamlanıyor. Kurulu entegre tesislere dayalı ağır sanayinin ihracatı düşüş eğiliminde. Ölçek esnekliği sayesinde kendini küresel değer zincirinde konumlandırabilen KOBİ kesimi ayakta kalabiliyor. Ancak bu yapı tek başına yoğun nüfusun istihdamını taşıyamaz. Gıda değer zinciri kısmen dengeleyici bir rol oynasa da yeterli değil. 2025 yılında tecrübe edindiğimiz üzere meteorolojik şoklara açık.
ABD çiftçisi çok yaşlı. Brezilya’da tarımın ölçek ve teknoloji dinamikleri, genç kuşağın sektöre girişini görece hızlandırdı. Türk çiftçisi de yaşlı. Burada bir alan bulunuyor ve teşvikler uygulanıyor. Diğer yandan zincirin uçtan uca yapısı dahilinde son nokta marketler de kritik bir halka.
Vergi yapısı güçlendirilmeden, yalnızca istihdam üzerinden tasarrufları artırmak mümkün değil. Borsa İstanbul’un küresel rallide yerinde sayması yatırımcıyı uzaklaştırdı. Gelir adaletsizliği, yaşlanacak nüfusun emeklilik yükü açısından uzun vadeli bir risk hâline geldi.
Nominal maaşlar yaşam kalitesinin karşılığı değildir. Milli gelirin artışı da tek başına refah anlamına gelmez. Kamunun sunduğu sosyal yaşama ilişkin teşviklerin iktisaden sayısal karşılığı yoktur. Kalkınmacılar, kısmen bunu ölçebilir. Bu yükün önemli bir kısmı özel sektöre düşer. Çalışma hayatının doğru düzenlenmesi işçi – işveren ilişkisi ele alınmadan konu yalnızca siyasi aktörlere bırakılabilecek bir alan değildir.
Pusula doğru kuzeyi gösteriyor mu?
Jeofiziğin cilvesi gereği gerçek kuzey ile manyetik kuzey farklıdır. Önemli olan pusulayı hata payını bilerek kullanabilmektir. Bu da kamu ile özel sektör arasındaki iletişimle doğrudan ilişkilidir.
Kamu otoritesi kendi çerçevesi içinde net. Uygulanan programda istikrarlı bir kararlılık var. Katedilen de mesafe:
1. Gıda enflasyonu kontrol altında alındı.
2. Manşet enflasyon yüzde 30’un altına yöneliyor.
3. Kur istikrarı sağlandı.
4. ÜFE enflasyonu yüzde 20’lerde dengelendi,
5. Cari açık yönetilebilir bir banda yerleşerek finansman kompozisyonunu rahatlattı.
Ancak özel sektör kararsız. Beklentiler, gerçekleşmeler ve fiyatlama davranışları birbirini tutmuyor. Gürültü azalmış rezerv tamponları takviye edilmişken hâlâ ucuz kur endişesi var. Girdi maliyetleri düşerken fiyat artışı beklentisi sürüyor. Faizlerin düşeceğine ikna olunmuyor. Bu kafa karışıklığı hane halkına politikaların aktarımını zorlaştırıyor.
Özel sektör marjları kısarak hacmi korumak yerine tam tersini yapıyor. Bu davranış dezenflasyon sürecinin altını oyuyor. Oysa CDS’teki düşüş uluslararası yatırımcının programa inandığını gösteriyor. Hane halkı temkinli de olsa programa yeşil ışık yakıyor. Ağırdan da alsalar, enflasyon beklentilerini istikrarlı bir şekilde aşağı çekiyorlar.
Burada kopuk olan halka özel sektör.Yönetilen ve yönlendirilen fiyatlarda yapılacak ayarlamaların, kamu otoritesince hedeflenen enflasyon patikasına göre sınırlandırılacağına dair haberler uluslararası basına sızdı. Özellikle TÜFE üzerinde etkisi yüksek akaryakıt ve benzeri yönetilen fiyatlarda, otomatik ÜFE endekslemesi yerine patikayla uyumlu daha sınırlı artışlar gündemde. Enflasyondaki düşüş geciktikçe faiz hadlerinin çözülmesi de zorlaşıyor. Özel sektörün fiyatlama davranışındaki tutarsızlıklar şu anda beklenti kanalını olumsuz etkilemiş durumda. Daha önce de belirttiğimiz üzere uluslararası piyasa ve hane halkı programı satın alırken özel sektörün çekimserliği iyi bir strateji değil. Bindiği dalı kesen bir tuhaflık.
Sonuç: Deniz de üstü köpürü
Rüzgâr sert. İster Karadeniz’de ister Ege’de. Bu değişmeyecek. Değişebilecek olan, yelkenin ayarı, halatın tutulduğu yer ve pusulaya bakma cesareti. Türkiye’nin pusulası şu an kuzeyi gösteriyor. Ama herkesin aynı yöne baktığından henüz emin değiliz. Karadeniz’de öğrenilen şey şudur: Dalga doğru alınırsa alabora olunmaz. Ege’nin öğrettiği ise başkadır: Rüzgârla inatlaşılmaz, ama ona da sırt dönülmez.
Türkiye şimdi iki denizin bilgisini aynı anda taşımak zorunda. Sert rüzgâra karşı durmayı da, sessiz sürüklenmeye kapılmamayı da.
Mesele kaçmak değil. Mesele seyri bilmek.

