Algoritmalar çağında güç ve sorumluluk

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Dünyayı değiştirecek kadar güçlenen şirketler, bu gücün sorumluluğunu kime karşı ve nasıl taşıyacak? Bu soruya verilecek yanıt yalnızca teknoloji sektörünün değil, demokrasilerin, üniversitelerin ve küresel ekonominin geleceğini de şekillendirecek

Stanford Üniversitesi’nin me­zuniyet töreninde ilginç bir sahne yaşandı. Google CEO’su Sundar Pichai konuşmak üze­re kürsüye çıktığında bazı öğ­renciler alanı terk etti. Protes­tocular, Google’ın ABD Göç­menlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu (ICE), İç Güvenlik Ba­kanlığı (DHS) ve İsrail’e yönelik teknoloji projeleriyle ilişkilendi­rilen sözleşmelerine tepki gös­teriyordu. Ayrıca Pichai’nin Do­nald Trump’ın göreve başlama tö­renine katılımı da eleştirilerin bir parçasıydı.

İlk bakışta bu görüntü sıradan bir kampüs protestosu gibi görü­lebilir. Ancak dikkatli bakıldığın­da karşımıza çok daha büyük bir dönüşüm çıkıyor. Çünkü öğren­ciler aslında yalnızca bir şirket yöneticisini protesto etmiyor­du. Sorgulanan şey, teknoloji şir­ketlerinin günümüz dünyasında ulaştığı siyasi ve toplumsal güçtü.

Geçmişte üniversite kampüs­lerinde yükselen itirazların he­definde çoğunlukla hükümetler vardı. Vietnam Savaşı protesto­ları, apartheid karşıtı hareketler ya da Irak Savaşı gösterileri bu­nun örnekleriydi. Bugün ise ben­zer itirazların merkezinde gide­rek daha fazla teknoloji şirketle­ri bulunuyor.

Bunun temel nedeni açık. Go­ogle, Amazon, Microsoft, Meta ya da OpenAI gibi şirketler artık yal­nızca ticari kuruluşlar değil. Mil­yarlarca insanın bilgiye erişimi­ni, haber alma biçimini, iletişim kanallarını ve giderek daha fazla kamu hizmetini etkileyen yapıla­ra dönüşmüş durumdalar. Yapay zekâ ile birlikte bu etkinin daha da büyüyeceği görülüyor.

Dolayısıyla genç kuşakların sorduğu soru da değişiyor:

Bir şirket, bir devlet kadar et­ki üretiyorsa, onun da devletler kadar hesap verebilir olması ge­rekmez mi? Aslında Stanford’da­ki yürüyüşün arkasındaki temel soru buydu.

Kampüslerden yükselen yeni etik talep

Son yıllarda dikkat çekici bir eğilim ortaya çıktı. Üniversite öğ­rencileri artık yalnızca teknoloji­nin ne kadar hızlı geliştiğiyle ilgi­lenmiyor. Aynı zamanda bu tek­nolojilerin kimler tarafından, hangi amaçlarla ve hangi sonuç­larla kullanıldığını sorguluyor.

Yapay zekâ sistemleri, yüz ta­nıma teknolojileri, büyük veri analitiği ve bulut altyapıları baş­langıçta teknik yenilikler olarak görülüyordu. Ancak bugün bu tek­nolojilerin güvenlik politikaların­dan göç yönetimine, savaş tekno­lojilerinden kamu gözetimine ka­dar geniş bir etki alanına sahip olduğu tartışılıyor.

Bu nedenle teknoloji şirketle­ri hakkındaki tartışmalar da de­ğişti. Eskiden bir şirketin başa­rısı piyasa değeri, kârlılığı veya inovasyon kapasitesiyle ölçülür­dü. Bugün bunlara yeni kriterler ekleniyor. Şirketlerin hangi ku­rumlarla çalıştığı, hangi projele­re destek verdiği ve teknolojile­rinin toplumsal sonuçları da de­ğerlendirme konusu oluyor.

Dahası bu sorgulama yalnız­ca kampüslerde gerçekleşmiyor. Son yıllarda Google, Amazon ve Microsoft çalışanlarının da bazı kurumsal projelere karşı itiraz et­tiği görüldü. Bazı çalışanlar şirket içi kampanyalar düzenledi, bazı­ları ise istifa etmeyi tercih etti.

Bu tablo yeni bir kurumsal ger­çekliği ortaya koyuyor. Şirketle­rin karşısında artık yalnızca dü­zenleyici kurumlar ya da rakipler yok. Çalışanlar, öğrenciler, sivil toplum örgütleri ve kamuoyu da kurumsal kararların paydaşları haline geliyor.

Bir başka ifadeyle teknolo­ji şirketleri artık sadece ekono­mik performanslarıyla değil, etik performanslarıyla da değerlen­diriliyor.

Yapay zekâ çağında yeni toplumsal sözleşme

Stanford’daki görüntülerin asıl önemi burada yatıyor. Yapay zekâ çağında dünyanın en değerli şir­ketleri aynı zamanda en fazla top­lumsal etki üreten kurumlar ha­line geliyor. Bu nedenle teknoloji liderleri de yalnızca CEO olarak değil, kamusal figürler olarak gö­rülmeye başlanıyor.

Bir zamanlar devletlerin verdi­ği kararlar toplumların kaderini belirlerdi. Bugün ise bir teknoloji şirketinin geliştirdiği algoritma, bir yapay zekâ modelinin nasıl eği­tildiği ya da bir bulut altyapısının kime hizmet verdiği milyonlarca insanı etkileyebiliyor.

Bu nedenle önümüzdeki yılla­rın temel tartışmalarından biri teknoloji ile demokrasi arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı olacak.

Bir tarafta inovasyon, ekonomik büyüme ve küresel rekabet baskı­sı bulunuyor. Özellikle yapay zekâ alanında ABD ile Çin arasındaki yarış düşünüldüğünde teknoloji şirketlerinin devletlerle yakın ça­lışması kaçınılmaz görünüyor.

Diğer tarafta ise şeffaflık, etik, insan hakları ve hesap verebilirlik talepleri yükseliyor. Genç kuşak­lar teknolojinin yalnızca ne yapa­bildiğini değil, ne yapması gerek­tiğini de tartışmak istiyor. Belki de Stanford’daki öğrencilerin mesajı tam olarak buydu. Onlar yalnızca Sundar Pichai’nin konuşmasını yarıda bırakmadı. Aslında tekno­loji çağının en önemli soruların­dan birini gündeme taşıdı:

Dünyayı değiştirecek kadar güçlenen şirketler, bu gücün so­rumluluğunu kime karşı ve nasıl taşıyacak?

Bu soruya verilecek yanıt yal­nızca teknoloji sektörünün değil, demokrasilerin, üniversitelerin ve küresel ekonominin geleceğini de şekillendirecek.

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 14.132,06 -0,28 %
Dolar 47,8998 0,04 %
Euro 55,5012 0,18 %
Euro/Dolar 1,1579 0,08 %
Altın (GR) 6.722,34 0,71 %
Altın (ONS) 4.415,01 0,88 %
Brent 89,6565 2,80 %