Ar damarı

Osman Ata ATAÇ
Osman Ata ATAÇ İŞLETMECİLİK SOHBETLERİ oaatac@gmail.com

Birkaç haftadır sizlerle insan kaynakları idaresi, mimarisi filan gibi konuları tartışıyorum. Bir örgütün en önemli kaynağı olan insan kaynaklarının idaresi diğer kaynaklara nazaran hem yer yer daha önemli ama bunun da ötesinde daha zordur. Bu hafta insan kaynaklarının idaresi, özellikle ülkemizde neden diğer ülkelere nazaran daha zordur ona değinmek istiyorum. Bu konuda belli bir deneyimim olduğu kanısındayım. Kariyerim Doğu’dan ve Batı’dan, değişik kültürlerden, ekiplere yöneticilik yaptım. Cenevre’de Birleşmiş Milletler’de yöneticilik yaparken kurduğum ekipte ayni ulustan iki kişi yoktu. İki düzine eleman çift pasaportluları sayarsanız iki düzineden fazla ulustan geliyorlardı. Bunca senelik deneyimimde en kozmopolit dolayısıyla idaresi en zor topluluk ‘Türklerdi’ desem abartıyorsun demeyin. Anlatacağım.

Bu arada bu kadar deneyimi nereye sığdırdın diyenler buyursunlar ve rahatlasınlar. İfşa ediyorum. Ben 1947 doğumluyum. Bu, umarım, beni toplumumuzun bir ayağı çukurda kategorisine sokmasa bile “Yaş yetmiş iş bitmiş” sınıfına rahatlıkla sokar. Bunu niye söylüyorum hem işin bitmediğini görün hem de nereden geldiğimi anlayın diye.

Benim doğduğum yıllarda doğanlar ve okuyabilenler 1960’lı yılların ilk yarısını orta-okul ve liselerde, ikinci yarısını da üniversitelerde geçirdiler. Ben 1963-64 akademik yılında Kadıköy Marmara Koleji’nde liseyi bitirip o yıl ODTÜ’ye Ankara’ya gittim.

1960-1970 Türkiye’nin civcivli günleri. Yerli filim tanıtım spotu gibi. Aşk, ihtiras, intikam her şey var. Her şey var ama ümit de var. Ülkeyi kurtarmak için özellikle üniversite öğrencileri sıraya girdik birbirimizi iteliyoruz. Her şey o kadar gergin ve tatsız değil. Söz gelimi mizah var. Yani gülebiliyoruz. O sıralar somurtmak ve gülenlere kızmak moda değil. 1970’lerin başında rahmetli Oğuz Aral[1] yönetiminde Gırgır dergisi bir rivayete göre 300,000 bir rivayete göre 500,000 tiraj yaparak Avrupa’nın üçüncü büyük mizah dergisi haline gelmişti. Derginin tüm ülkeye tanıttığı Hayk Mammer, Köstebek Hüsnü, Utanmaz Adam ve Vites Mahmut gibi tiplemeler herkesin ağzındaydı

Bu tiplemeler arasındaki Utanmaz Adam Türk mizah tarihinin unutulmazları arasına o yıllardaki popülerliği ile girdi. Utanmaz adam şerefsizin önde gideni olmasına karşın adı Şeref olan bir sade vatandaştı. Doğru anımsıyorsam Şeref namusuyla doğru bir hayat sürerken suların bermutat kesik olduğu bir sabah girdiği duşta duştan anlına düşen tek bir damla suyun ar damarını çatlatması sonucu utanmaz adam olur. Bu başlangıç çiziminden ilk öğrendiğimiz şey ar damarının alında olduğuydu. Aral bize ondan sonraki çizimleriyle utanmaz adamın ne gibi utanılacak şeyler yaparak zengin olduğunu anlatırken utanılacak şeylerin uzun bir listesini de çıkarmıştı.

Ar Türkçemizin eş anlamı çok kelimelerinden biridir. Ar “Hicap, haya, utanma, çekinme, sıkılma, ahlak, namus, edep” anlamına gelir. Ben dilbilimci veya kültürel antropolog değilim ama bir dilde bir kavram hakkında ne kadar çok kelime varsa o kavramın o dili kullanan toplumlar için o kadar önemli olduğuna inanırım. Daha önce bir yazımda Türkçede hırsızlık konusunda ne kadar çok eş anlamlı kelime olduğuna değinerek çalmanın Türklerin yaşamlarında ne denli önemli olduğuna değinmiştim. Ar da öyle bir kavram. Türkçe “Ar damarı çatlamış” ve “Haya perdesi yırtılmış” deyişi utanılacak şeyleri sıkılmadan, yüzü kızarmadan, utanmadan, sıkılmadan yapanlar için kullanılır. Bu utanma duygusunun toplumsal yaşamımızdaki önemli yerine işaret eden bir deyiştir.  O denli ki şair M. Akif Ersoy bir dizesinde:

Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde; Ne çirkin yüzler örtermiş, meğer o incecik perde.” 

diyerek yaygınlaştığını ileri sürdüğü yüzsüzlüğe dikkatleri çekmiştir. Ar damarının çatlamasının bizim başat kültürde önemli olması en azından bir teoriye göre rastlantı değildir.  

Sizlerle daha önce suç ve utanç kültürleri konusunda bazı bilgileri paylaşmıştım. II. Dünya Savaşının sonlarına doğru 1946 yılında Amerika Birleşik Devletleri Harp Enformasyon Dairesi Amerikalı antropolog Ruth Benedict’e Japonların davranışlarını anlayabilmek ve tahmin edebilmek için bu milletin ‘kültürü’ konusunda bir araştırma sipariş etti. Bu dairenin Alman kültürü konusunda da araştırmaları vardı.

Çalışmalar antropologların Nazi Almanya’sını ve savaş halinde Japonya’yı ziyaret etme olanakları olmadığından esas itibarıyla kültürlerin uzaktan incelenmesi çalışmalarıydı. Bu nedenle araştırmada bu ülkelerin yazınlarının, gazete haberlerinin, sinema filmlerinin, plaklarının incelenmelerinden derlenen bilgilerin yanı sıra Alman ve Japon asıllı Amerikalılarla yapılan detaylı mülakatlar kullanıldı. Benedict’in Krizantem ve Kılıç kitabı 1946 yılında basıldı[2].

Kitapta kültürler suç ve utanç ekseninde tasnif edildi. Bu kurama göre daha ziyade endüstri devrimini tamamlamış batılı Yahudi-Hristiyan[3] kültürler suç kültürü buna karşın genellikle doğulu ve endüstri devrimini tamamlamamış kültürler utanç kültürlü olarak nitelendirilmekteydi. Suç kültürlü toplumlarda bireyler davranış ve düşüncelerini bu davranış ve düşüncelerin toplumun normlarını ihlal edip etmemesine göre ayarlarken utanç kültürlü toplumların bireyleri davranışlarını bu davranışın toplumca ‘ayıp-utandırıcı’ olup olmamasına göre ayarlarlar tezi bu kuramın temel tezlerinden en önde geleniydi.

Kimi beğendi kimi hiç sevmedi ama basıldığı tarihten günümüze kadar kitap ve Benedict’in fikirleri kültürel antropoloji literatüründe hep gündemde kaldı. İsteyen beğensin isteyen beğenmesin kültürlerin suç ve utanç kültürleri ekseninde bir yere yerleştirilmesi günümüze kadar kabullenilen ve eleştirilen bir uygulama olarak kaldı. Araştırmalara göre bizim başat kültürümüz suç ve utanç arasında bir yerdeyken, Japonların başat kültürü hala utanç ve söz gelimi Almanların başat kültürü ağırlıklı olarak suç ağırlıklı.

Bu tasnife göre utanılacak duruma düşen bir Japon’un karnını boydan boya yararak bağırsaklarını ortaya döken seppuku (Japon halkı hara-kiri der) yapması insanı şaşırtmamalı. Rüşvet alarak bir bilgiyi satan Alman’ın bu ortaya çıkınca derhal istifa etmesi de. Bize gelince belli olmaz.

Birinin utanması için birkaç şart vardır: (1). Utanılacak durumun ne olduğunun toplum tarafından adamı rezil eden, utanılacak, ayıp olarak tanımlanması gerekir. Bu kolay. (2). Kişinin bu hareketi yaparken yakalanması veya inkâr edilemeyecek biçimde itham edilmesi lazımdır. Bu da nispeten kolay; (3). Konu olan hareketi herkesin yapmaması anılan kişiye has olması gerekir. Eğer herkes yapıyorsa ayıp ayıp olmaktan çıkar. Bütün bunların üstünde en önemlisi kişinin ar damarının çatlamamış, hayasının sıyrılmamış olması gerekir. Bu koşullar arasından ilk üçü oluşmazsa ayıbın saptanması zorlaşır. Ama dördüncüsü olmazsa yani ayıbı işleyen kişinin ar damarı çatlamış, hayası sıyrılmışsa utanç kültürlü toplumlarda yapacak çok şey yoktur.

Ayıbı işleyen kişi yaptığının aslında ayıp olan şey olmadığını hatta ayıp olmadığını ileri sürebilir. İspat isteyebilir. Hani bir ara rüşvet almakla suçlanan biri “Belgen var mı?” diye kendisini itham eden kişiye saldırmış o da “Rüşvetin belgesi olur mu? Pez..nk” diye cevaplamıştı ya işte öyle. Suçlamaların belgeleri inkâr edilir, montaj vs. olarak nitelendirilir. Hatta ithamlara cevap verilmez itham zamanla unutulur geçer gider diye beklenir. Ayıbın aynı zamanda suç olması yani yasaları ihlal eden bir davranış olması da önemini yitirir. Hatta itham edilen “Beni itham edenler kanlı katil, cani, vampir, at hırsızı ve ırz düşmanıdır hepsiyle mahkemede hesaplaşacağız” diye meydan bile okuyabilir.

Yani dostlar ar damarı çatlamış hayası sıyrılmış insanlarla bırakınız işleri iyi yapmaya çalışmak, arada sırada da olsa iyi işler yapmak bile çok zor iştir.

Allahtan bizde başat kültür utanç kültürü temellidir ve ar damarı çatlamış insanlar hele hatırı sayılı yerlerde o kadar azdır ki böyle sıkıntılarımız yok. Biz Türkler ayıbımız ortaya çıkınca Japonlar gibi seppuku yapmasak bile utanmaya hiç dayanamaz gereğini yaparız. Eğer yaptığımız iş Allah korusun hasbelkader suç ise ihbara gerek yok biz kendimiz gider “Vay ben ne yaptım?” diye kendimizi yüce adalete teslim ederiz. Bu konu nereden aklıma geldiyse.

Sağlıcakla kalın

Kaynakça:

[1] Oğuz Aral, İstanbul Silivri'de 1936 yılında doğdu. Aral 26 Temmuz 2004'te Muğla'nın Bodrum ilçesinde kalp krizi sonucu öldü. Ölümünün 1. yıl dönümünde anısına (26 Temmuz 2005) İstanbul Cihangir parkına heykeli dikildi. Heykeli 2006, 2007 ve 2008 yıllarında 3 kez saldırıya uğradı.

[2] Ruth Benedict, ‘The Chrysanthemum and the Sword: Patterns of Japanese Culture’, Houghton Mifflin, USA, 1946

[3] Hristiyanlık ve Yahudiliği bir araya getirmek için İncil'in ortak kullanımına atıfta bulunarak ya da algılanan paralellikler veya ortaklıklar ve iki din arasındaki ortak değerler nedeniyle kullanılan bir deyimdir.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Çağrı 22 Eylül 2021
Sistem 15 Eylül 2021
Bir ataş ver! 08 Eylül 2021
İnsan gücü idaresi (2) 18 Ağustos 2021
İnsan gücü idaresi 11 Ağustos 2021
İzan 27 Temmuz 2021
Denetim 14 Temmuz 2021