Aşk yoksa aktüerya ne yapsın?
Dünyanın en büyük risklerini saymaya başladığımızda aklımıza önce savaşlar, jeopolitik gerilimler, iklim krizi, afetler ve siber saldırılar geliyor. Oysa bütün bunların gerisinde sessizce ilerleyen, etkileri onlarca yıl sürecek başka bir risk var:
Dünya yaşlanıyor
Uzun yıllar boyunca küresel gündemin temel kaygısı nüfus artışıydı. Bugün aynı ülkeler nüfuslarını nasıl gençleştireceklerini, çalışan sayılarını nasıl koruyacaklarını ve yaşlanan toplumların maliyetini nasıl finanse edeceklerini tartışıyor. Çünkü doğurganlık düşüyor, yaşam süresi uzuyor ve çalışan nüfus giderek küçülüyor.
Bu dönüşümün en çarpıcı örneği Japonya. Dünyanın en yaşlı toplumlarından biri haline gelen ülkede robotik teknolojiler ve otomasyon yalnızca teknolojik gelişmişliğin değil, azalan çalışma çağındaki nüfusun yarattığı iş gücü açığının da bir sonucu.
Avrupa ise yıllardır gençleşemiyor. Doğum teşvikleri, aile destekleri ve göç politikalarına rağmen birçok ülkede doğurganlık, nüfusun kendini yenileme seviyesinin altında kalmaya devam ediyor.
Çin'in sert U dönüşü ise dikkat çekici. Bir zamanlar tek çocuk politikasıyla doğumları sınırlandırırken, bugün daha fazla çocuk için vergi indirimleri, konut destekleri ve teşvik paketleri açıklıyor.
Ancak demografi düğmeye basılarak yönetilmiyor. İnsanların gelecek algısı değiştiğinde doğurganlığı yeniden yükseltmek sanıldığından çok daha zor.
Türkiye olarak kendimizi hâlâ genç görsek de doğurganlık hızındaki düşüş ve yaşlı nüfusun artışı başka bir hikâye anlatıyor. Avrupa kadar yaşlı değiliz; ancak aynı yolda ilerliyoruz. Üstelik Japonya ve Batı Avrupa'nın aksine zenginleştikten sonra değil, ekonomik belirsizliklerin ortasında yaşlanıyoruz.
İşte tam bu noktada konu yalnızca demografi olmaktan çıkıyor; ekonomi, sosyal güvenlik ve sigortacılık meselesine dönüşüyor.
Daha az çalışan ve daha fazla emekli; daha yüksek sağlık, bakım ve emeklilik maliyeti demek. İnsanlar daha uzun yaşıyor ancak aynı hızda tasarruf edemiyor. Kamu sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki yük büyürken bireylerin yalnızca kamu gelirleriyle yaşam standartlarını koruması giderek zorlaşıyor.
Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) yıllardır dikkat çektiği en önemli koruma açıklarından (Protection Gap) biri de tam burada ortaya çıkıyor: Emeklilik ve uzun ömür koruma açığı. İnsan ömrü uzuyor; ancak o uzun yaşamı finanse edecek gelir ve birikimler aynı ölçüde artmıyor.
İşte bu nedenle sigorta sektörü artık yalnızca hasar ödeyen bir sektör değil; yaşlanan toplumların finansal dayanıklılığını sağlayan stratejik bir aktör. Kamu sosyal güvenlik sistemlerini tamamlayan, bireylerin yaşam boyu gelirlerini ve bakım ihtiyaçlarını güvence altına alan çözümler geliştirmek artık sektörün en önemli sorumluluklarından biri.
Bugün dünyada tamamlayıcı emeklilik sistemleri, işveren katkılı planlar, yıllık gelir sigortaları, uzun süreli bakım teminatları ve uzun ömür riskini yöneten yeni ürünler hızla gelişiyor. Amaç yalnızca tasarruf oluşturmak değil; emeklilik döneminde gelir sürekliliğini ve yaşam kalitesini korumak.
Türkiye'de gündemde olan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi de kamu sosyal güvenlik sisteminin tamamlayıcısı olarak değerlendirilmeli. Devletin, işverenin, çalışanın ve sigorta sektörünün birlikte sorumluluk üstlendiği sürdürülebilir bir modelle bu koruma açığı önemli ölçüde azaltılabilir.
Çünkü sigorta matematiği romantik değildir. Aktüerya, gelecekte kaç kişinin prim ödeyeceğini, kaç kişinin emekli olacağını ve insanların ne kadar yaşayacağını hesaplar. Genç nüfus küçülüyor, emeklilik süresi uzuyor. Bu denklem artık eski varsayımlarla çalışmıyor.
Gerçek şu ki yaşadığımız sürece gelire ihtiyacımız var. Asıl mesele uzun yaşamak değil, o uzun yaşamı ekonomik güvence içinde sürdürebilmek.
Dünyanın yaşlanmasını durduramayabiliriz. Ama yaşlılığı yoksulluk ve güvencesizlikle eş anlamlı olmaktan çıkarabiliriz. Bunun yolu da kamu politikalarını, sosyal güvenlik sistemini ve sigortacılığı birbirini tamamlayan bir yapı olarak yeniden tasarlamaktan geçiyor.