Avrupa Birliği konutu ekonominin merkezine alıyor
Avrupa’da konut tartışmasının dili son dönemlerde değişmiş durumda. Uzun süre daha çok sosyal politika içinde konuşulan mesele, artık ekonomik altyapı başlığı altında ele alınıyor. Housing Europe’un 17 Nisan 2026 tarihli değerlendirmesinde de, Avrupa Komisyonu’nun Konut Danışma Kurulu tavsiyelerinde de vurgu aynı şekilde. Konut sorunu artık sadece barınma sorunu değil. İş gücü piyasasını, verimliliği, kentlerin işleme kapasitesini ve rekabet gücünü doğrudan etkileyen bir ekonomik risk olarak görülüyor.
Bu değişim önemli. Çünkü erişilebilirlik meselesi de artık daha geniş tanımlanıyor. Avrupa Konut Danışma Kurulu, uygun fiyatlılığı yalnızca satış fiyatı ya da kira düzeyiyle ölçmüyor. Yaşam boyu kullanım maliyeti, enerji verimliliği, yapının niteliği, mahallenin canlılığı ve kamusal hizmetlere erişim de işin içine giriyor. Yani yalnızca “kaç konut üretildi” ya da “kaç konut satıldı” diye bakmak yetmiyor. Bir bölgede niceliksel olarak konut olsa bile, o bölgede ulaşım yoksa, altyapı zayıfsa, enerji gideri hane bütçesini eziyorsa, iş yerine erişim zorsa gerçek anlamda erişimden bahsetmek mümkün değil. Avrupa’nın son dönemde daha açık söylemeye başladığı şey de bu.
Housing Europe metninde kullanılan örnekler de bunu destekliyor. Metin, konutu altyapıdan, mahalle dokusundan ve kamusal hizmetlerden kopararak ele aldığınızda ortaya yaşayan bir kent parçası değil, birbirine ilişmeyen projeler çıktığını söylüyor. Avrupa tarafında bugün konuşulan şey, sadece daha çok inşaat yapmak değil. Doğru yerde, doğru modelle, uzun vadeli erişim üreten bir sistem kurmak. Aralık 2025’te sunulan “European Affordable Housing Plan” da bu nedenle salt arz artışı değil, kamu desteğinin nasıl çarpan etkisi yaratacağı, özel sermayenin nasıl yönlendirileceği ve uygun fiyatlı stokun nasıl korunacağı üzerinden kurgulanıyor.
Avrupa ekseninden Türkiye’ye doğru geldiğimizde ise durum biraz daha farklı. Biz durumu rakamlar üzerinden okumayı tercih ediyoruz. Türkiye konut piyasasını yakından izleyen herkes şunu biliyor aslında, satış adedi ile erişilebilirlik aynı şey değil. Hatta bazı dönemlerde birbirinden iyice kopuyor. Bir tarafta konutu yatırımı aracı olarak gören bir kesim var. Diğer tarafta geliriyle eve ulaşmaya çalışan, ama her ay biraz daha kiraya sıkışan geniş bir kitle. Biri fiyatı izliyor, diğeri taksiti ve kirayı.
Örneğin, TÜİK verilerine göre Mart ayında Türkiye genelinde 113 bin konut satıldı. Bu geçen yılın aynı ayına göre %2,1 düşüş demek. İlk el satışlar 35 bin adetle sınırlı bir artış gösterirken, ikinci el satışlar 77 bin adetle geriledi. Kredili satışlar ise 26 bin adede çıkarak %35,9 arttı. Rakamlara baktığımızda, sayılar bize şunu söylüyor: satış var, piyasa dönüyor gibi gözüküyor ama erişim tarafı rahatlamış görünmüyor.
Buradan Türkiye için üç net ders çıkıyor…
Avrupa’dan Türkiye’ye çıkarılacak ders burada başlıyor. Birincisi konut politikasının başarısını sadece kaç adet satış yapıldığıyla ölçemeyiz. İlk kez ev alacak haneler sisteme girebiliyor mu? Kira yükü gelir içinde nereye gidiyor? Çalışan nüfus kent içinde tutunabiliyor mu? Merkeze makul uzaklıkta erişilebilir stok üretiliyor mu? Bunlara da bakmak zorundayız.
İkincisi, sosyal konutu dönemsel kampanya mantığından çıkarıp sürekli çalışan bir mekanizmaya dönüştürmek gerekiyor. Avrupa’daki “cost rental”, kooperatif ve limited-profit modelleri bunun için önemli.
Üçüncüsü de finansmanı çeşitlendirmek gerekiyor. Türkiye’de sistem hala büyük ölçüde peşin alım ile klasik banka kredisi arasına sıkışıyor. Oysa aşamalı konut edinim sistemleri gibi ara modelleri de artık daha güçlü biçimde gündeme almak gerekiyor. Sorun sadece kredinin pahalı olması değil. Peşinatı olmayan ama düzenli geliri bulunan geniş bir kesim, daha kapıda kalıyor. Tam mülkiyet ile kiracılık arasındaki geçiş modelleri güçlenmeden erişim tarafında kalıcı bir rahatlama üretmek zor görünüyor.
Türkiye’de konut piyasası canlı olabilir. Hatta belli aylarda krediyle desteklenip hızlanabilir de. Ama mesele artık bundan ibaret değil. Konut, yalnızca yatırımcının baktığı bir piyasa değil. Çalışanın işe yakın oturabilmesiyle ilgili. Genç bir hanenin hayat kurup kuramamasıyla ilgili. Kentin işleyip işlemediğiyle ilgili. Avrupa bunu biraz geç de olsa açık biçimde konuşmaya başladı. Bizim de aynı yere bakmamız gerekiyor. Yoksa satış rakamlarını izleriz, ama erişim kaybını arkadan seyrederiz.