Belirgin belirsizlik; ABD-Çin ekonomik ilişkileri

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

ABD Başkanı Donald Trump’ın sürekli ertelenen Çin ziyareti gerçekleşiyor. Çin ile İran’ın ilişkisinin sürekli ABD tarafından sorgulandığı düşünüldüğünde, Trump’ın, Çin’e gitmeden önce, İran ile kendi istediği doğrultuda barış anlaşmasını imzalamak istemesi gayet normal. Ama olmadı. Bu isteğin Trump’ın kendisini “muzaffer bir komutan” olarak göstermekten başka bir amacı yok. Keza ziyaretin omurgasını İran’dan çok ABD-Çin ekonomik ilişkileri oluşturacak. ABD ve Çin dünyanın en büyük iki ekonomisi. Dolayısıyla iki ülke arasındaki ilişkiler, dünya ekonomisinin geleceği açısından da hayati önemde.

Bağımlılık yaratan ekonomik ilişkiler

ABD ile Çin arasındaki ticaret hacmi, Çin'in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü'ne (WTO) katılımından sonra, muazzam bir şekilde büyüdü ve her iki ülke için de hayati öneme sahip oldu. Bugün Çin ve ABD birbirleri için en büyük ihracat pazarı konumundalar.

2025 yılında Çin'in mal ticareti fazlası yaklaşık 1,19 trilyon ABD doları olarak gerçekleşti ve bu rakam bir önceki yıla göre önemli bir yükselmeyi işaret ediyor. Bu rakamın neredeyse %20’si ABD ile olan ticaretteki fazlalıktan gelmektedir.

Belirgin belirsizlik; ABD-Çin ekonomik ilişkileri - Resim : 1

2025 yılında ABD, ihraç ettiğinden çok daha fazla mal ithal etti ve bu durum ABD'nin mal ticareti açığını rekor seviye olan 1,24 trilyon dolara çıkardı. Sadece ilk beş ülke, toplam mal açığının yaklaşık %67'sini oluşturuyor. Listenin başında Çin, Meksika ve Vietnam yer alıyor.

Belirgin belirsizlik; ABD-Çin ekonomik ilişkileri - Resim : 2

ABD-Çin ticaretinde kırılma anları

Çin, uzun zamandır ABD ile yaşanan ticaret gerilimlerinin merkezinde yer alıyor. Yıllarca süren gümrük vergileri ve "ayrışma" çabalarına rağmen, Amerikalı alıcılara hala birçok mal Çin fabrikalarından akıyor. Düşünsenize Çin’in 1.19 trilyon dolar fazla verdiği bir ekonomik yapıda ABD, aynı rakamda açık veriyor.

Trump ve ekibi bu sorunu gümrük tarifelerini yükselterek çözme yoluna gittiler. Hatta bunu bir silaha dönüştürmeye çalıştılar. Bunun arkasında üç temel hedef var: dışarıdan gelen malı pahalıya getirip caydırıcı kılmak, fabrika bacalarını yeniden tüttürerek üretimi sınırların içine çekmek ve siyasi müzakere masasında güçlü kalmak. Keza ikili açıklar artık iktisadi olmaktan çok siyasi bir mesele olarak ele alınıyor.

Çin ABD ticaretini rakamlar üzerinden incelerken kırılma zamanları önemli hale geliyor. İki ülke ticareti Çin’in 11 Aralık 2001 tarihinde Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ne üyeliğiyle ivme kazanıyor. Hemen ertesi yıl hacim 28 milyar artarken bu hacmin 25 milyarı Çin lehine olarak ortaya çıkıyor.

Bu ivmelenmede Çin’in 11 Eylül olayları sonrası ABD’ye verdiği siyasi desteği de unutmamak lazım. Ancak Çin, 11 Eylül sonrası ABD’nin uluslararası terörü “İslamcı terör” ile ifade etmesini kendi çıkarları doğrultusunda kullandı. Keza Çin o dönem ülkesinde çıkarttığı, insan haklarına aykırı yasalarla Uygur Türkleri üzerinde insanlık dışı bir baskı yarattı. Maalesef bu baskı hala sürüyor.

2010 yılına geldiğimizde ise 2001 yılına göre ticaret hacminin tam dört kat arttığı görülüyor. Bu yıl Çin’in ihracatı 263 milyar dolar artarken ABD’nin ihracatı ancak 70 milyar dolar artış gösterebiliyor.

Trump’ın 2017 yılında iktidara gelmesiyle Çin-ABD ticaret ilişkileri gündemin ilk sırasına oturtuldu. Trump ilişkiyi “ekonomik savaş” olarak nitelendirdi. Ancak ikinci yılının sonunda ABD, 418,2 milyar dolarla en yüksek ticaret açığını verdi. Küresel salgın ve Trump’ın izlediği ekonomi politikalarının etkisiyle ticaret hacmi ve ticaret açığı düşüş gösterdi. Ancak bu düşüş ne istenilen seviyedeydi ne de sürdürülebilir değildi.

Belirgin belirsizlik; ABD-Çin ekonomik ilişkileri - Resim : 3

Biden döneminde Trump’ın politikaları takip edilmekle kalınmadı, yeni yaptırımlar da devreye sokuldu. Trump’ın ikinci döneminde izlenen gümrük politikaları ABD’nin Çin’e olan açığını son 20 yılın en düşük seviyesine getirmiş durumda. Uygulanan gümrük vergileri açığı bir önceki yıla göre %32 düşürse de yaraya merhem olmuş gözükmüyor.

Ticaret açığı iyi ya da kötü olarak ifade edilebilir mi?

Ticaret açıkları doğası gereği "iyi" veya "kötü" olarak yorumlamak yanlış olur. Keza iki ülke arasındaki ticaretin Amerikalı tüketicilere daha düşük fiyatlar, Amerikalı şirketlere ise daha yüksek karlar sağladığı aşikâr. Ancak ihracatın maliyetleri de var; özellikle ithalat rekabeti, çokuluslu şirketlerin üretimi yurt dışına taşıması, bu taşınmanın yarattığı işsizlik bunlardan bazıları. Bunlardan dolayı ABD’li politika yapıcıları sıklıkla büyük ve kalıcı açıkları üretim kapasitesi kaybının veya haksız ticaret uygulamalarının bir işareti olarak gördüler.

General Motors’un hikayesi, ticaret açığı kavramının ne kadar yanıltıcı okunabileceğini gösteren bir vaka. Shanghai General Motors ortaklığı sayesinde Detroit’in bu sembol firması, kendi ülkesinde sattığından çok daha fazla otomobili Çinli tüketicilere ulaştırıyor. Bu ürünleri nerede üretiyor; Çin’de. Dolayısıyla Bu büyük rakam ABD’nin ihracat hanesine yazılmıyor. ABD’li firmaların Çin’de imal edip kendi pazarlarına geri taşıdığı her ürün, ironik biçimde Pekin lehine açık kalemi olarak görünüyor. İşte bu yüzden ticaret dengesi tartışmaları, Çin’de konuşlanmış Amerikan sermayesinin gerçek ağırlığı hesaba katılmadan yapıldığında çarpık bir tablo üretiyor.

Bir kuralı vurgulamak gerek: dünyanın en büyük tüketici havuzlarından birine ulaşmanın kestirme yolu yoktur; o havuzun içinde yüzmek zorundasınızdır. Amerikan şirketleri de tam bu nedenle, ne kadar gerilim yaşansa da Çin topraklarındaki köklerini sökmek yerine derinleştirmeyi tercih ediyor.

ABD tek başına karar alamaz

İş ABD’nin Çin’e karşı ticaret açığının azalmasıyla bitmiyor. Çin’in elindeki ABD hazine tahvilleriyle dolar rezervi, teknoloji yarışı, yuan’ın düşük kuru ve Çin’deki ABD’li şirketlerin durumu diğer ana konular.

Hazine tahvilleri ticaret ilişkisini basitçe açıklarsak; Çin, Amerikalılar Çin malları satın alabilsin diye ABD'ye borç veriyor diyebiliriz.

Belirgin belirsizlik; ABD-Çin ekonomik ilişkileri - Resim : 4

Çin, Şubat 2026 itibarıyla Japonya'nın (1,24 trilyon dolar) ve Birleşik Krallık'ın (897 milyar dolar) ardından ABD Hazine tahvillerinin üçüncü en büyük yabancı menkul kıymetleri sahibi olmaya devam ediyor. Çin, birkaç yıldır ABD tahvillerinin istikrarlı satıcısı durumunda. 2020'den bu yana alım yapmazken, elindeki ABD tahvillerinin yaklaşık 400 milyar dolarını sattı. Buna karşılık Çin altın rezervlerini istikrarlı bir şekilde artırıyor.

Döviz rezervi, iki ülke arasındaki ilişkilerde önemli bir rol oynar. Çin, 3,9 trilyon dolar rezerviyle en yüksek hacme sahip ülke. (Hong Kong dahil) Çin döviz rezervleri dolar ile yuan arasındaki döviz kurunu etkiliyor mu? diye sorarsanız, ABD tarafının cevabı açık bir şekilde evet olacaktır. Bunun yanında ABD’nin yuan’ın değerini artırması yönündeki baskılarına Çin’in direndiğini de söylemek gerekir.

Belirgin belirsizlik; ABD-Çin ekonomik ilişkileri - Resim : 5

Pekin’in bu direncini anlamak için geriye doğru bakmak gerekir. Yuanın değer kazanması, ihracat ürünlerinin dünya raflarında pahalanması anlamı taşıyor; pahalanma talebi kırar, kırılan talep fabrikaları yavaşlatır, yavaşlayan fabrikalar ise milyonlarca işsiz üretir. Oysa Komünist Parti’nin sosyal sözleşmesinin temelinde tek bir taahhüt yatar: bir buçuk milyarı aşan nüfusa kesintisiz iş, gelir ve hareket alanı sağlamak. Bunun yolu da çarkın hiç durmadan dönmesinden, yani ucuz yuan-pahalı dolar denkleminin korunmasından geçiyor. Dolayısıyla Çin için zayıf para birimi bir tercih meselesi değil, rejimin kendi varlık koşuludur.

Bu ilişkiyi tek yönlü bir bağımlılık olarak okumak büyük bir hata olur. Evet, Çin’in büyüme motoru Amerikan tüketicisinin cüzdanından besleniyor; ama bu hikâyenin yalnızca yarısı. Iowa’daki çiftçiden Seattle’daki yazılımcıya, Boeing’in montaj hattındaki mühendisten California limanlarındaki dok işçisine kadar yaklaşık bir milyon Amerikalı, geçimini doğrudan Çin’e açılan ihracat kanalına borçlu. Madalyonun diğer yüzünde ise Walmart raflarında Çin malıyla karşılaşan, dar gelirli Amerikan ailesi var; o ailenin çocuğunun ayakkabısından mutfağındaki tencereye kadar günlük yaşamın pek çok kalemi ancak Çin’den gelen ucuz ithalat sayesinde bütçeye sığabiliyor.

Apple’ın iPhone üretiminin büyük bir bölümü hâlâ Çin’de. Tesla, Şanghay’daki Gigafactory ile küresel üretiminin önemli bir kısmını buradan yapıyor. Starbucks, Nike, McDonald’s, Boeing… Çin pazarı bu şirketlerin geleceğini doğrudan ilgilendiriyor. Bu şirketlerin Pekin’le ilişkilerini bozması, Beyaz Saray’ın istediği gibi davranması demek değil. Tam tersine, Washington’a kendi lobilerini kurarak “ticaret savaşını yumuşatın” baskısı yapıyorlar.

Trump’ın “geri dönün” çağrısına karşı bu şirketlerin çoğu “geri dönüyoruz ama tamamen değil” cevabını verdi. Üretimin bir bölümü Vietnam, Hindistan, Meksika ve Tayland gibi ülkelere kaydırıldı. Buna “China+1” stratejisi deniyor. Ancak ABD’nin Vietnam’la olan ticaret açığının kısa sürede 178 milyar dolara çıkması, bu stratejinin Çin’den tam kaçışı değil, sadece üzerine başka bir ülke etiketi yapıştırılmasını sağladığını gösteriyor.

Çin’in elinde ABD’li şirketler için kullanabileceği güçlü baskı araçları var; lisans iptalleri, denetim süreçleri, anti-tröst soruşturmaları, vergi incelemeleri. Bu araçlar Trump’ın masadaki sertliğini yumuşatabilecek bir psikolojik baskı oluşturuyor. Amerikan iş dünyası, Beyaz Saray’dan Çin ile ticaret savaşının değil, kontrollü bir uzlaşmanın çıkmasını bekliyor.

Tarife savaşının doğası gereği bumerang etkisi vardır; bir uçtan atılan taş, geri dönüp atanın camını kırar. Beyaz Saray gümrük duvarlarını “yerli sanayiyi ayakta tutma” gerekçesiyle ne kadar yüksek tutarsa, Pekin’in karşı misillemesi de o kadar sert geliyor. Sonuç: yıllar içinde Çin pazarına kök salmış, oraya istikrarlı sevkiyat yapan Amerikan şirketleri bir anda fiyat avantajını kaybediyor. Saatler içinde Iowa’nın soya tarlalarından Texas’ın petrol terminallerine, Wisconsin’deki süt çiftliklerinden Silikon Vadisi’nin yazılım ihracatçılarına kadar uzanan geniş bir kesim sarsıntıyı en sert biçimde hissediyor.

Bu denklemde ilk düşen domino taşı tarım sektörü oldu: Brezilyalı ve Arjantinli rakipleri, gümrük zammı yüzünden pahalılaşan Amerikan soyasının ve mısırının yerini Çin pazarında hızla doldurdu. Aynı zincir reaksiyon imalat ve hizmetler tarafında da kendini gösteriyor; Çinli alıcı, etiketteki fiyatı kaldıramayıp tezgâhtan uzaklaşınca, Pasifik’in öbür yakasındaki Amerikan fabrikaları ve danışmanlık şirketleri de aynı kaybedenler listesine ekleniyor.

Teknoloji yarışı

Ticaret rakamları üzerinden konuşmak meselenin sadece bir boyutu. Asıl mücadele teknolojide. Trump’ın ilk döneminden bu yana yapay zekâ, yarı iletken, kuantum hesaplama, biyoteknoloji ve yeşil enerji başlıklarında ABD’nin Çin’e dönük baskısı sürekli arttı. Huawei davasıyla başlayan süreç, ileri çip ihracat yasakları ve müttefiklere yönelik baskılarla bugüne uzandı. Hollanda, Japonya ve Güney Kore’nin ASML, Tokyo Electron ve Samsung gibi şirketlerinin Çin’e yüksek teknolojili çip ekipmanı satışları sınırlandırıldı.

Çin tarafı bu baskıya iki yönlü cevap verdi. Bir yandan kendi yarı iletken endüstrisini kurmak için yüz milyarlarca dolarlık devlet destekli yatırım yaptı. Diğer yandan nadir toprak elementleri ve kritik mineraller üzerindeki tekelini bir koz olarak kullanmaya başladı. Galyum, germanyum, grafit gibi kritik girdilerin ihracatına getirilen sınırlamalar ABD savunma ve elektronik sanayisini doğrudan etkiliyor.

Trump’ın ziyaretinde teknoloji başlığının en sert pazarlık alanlarından biri olacağı şüphesiz. ABD’nin elindeki en güçlü silahı, dolar üzerinden kurduğu finansal sistem ve Batılı müttefiklerle paylaştığı standartlar. Çin’in kozu ise sahip olduğu üretim ölçeği ve devasa iç pazar. İki taraf da bu kozları masada açmadan bir adım atmayacaktır.

Tam ayrışma bir hayal

Trump’ın Çin ziyareti, yazımın başlığında belirttiğim gibi “belirgin belirsizlikler” üzerine kurulu. Belirgin olan; ABD’nin Çin’i ekonomik olarak sıkıştırmaktan, teknolojik yarışı kazanmaktan ve dolar sisteminin merkezde kalmasını sağlamaktan vazgeçmeyeceği. Belirgin olan diğer husus; Çin’in ihracata dayalı büyüme modelinden kısa vadede vazgeçmesinin mümkün olmaması. Belirsiz olan ise iki tarafın bu açık çelişkiyi nasıl yönetip, masada nasıl bir denge tutturacağı.

Trump’ın yaklaşımı, klasik diplomasiden çok bir iş anlaşması müzakerecisinin yaklaşımıdır. Önce sertleştirir, sonra masaya oturur, kazanım elde eder ve bunu “yüzyılın anlaşması” olarak pazarlar. Çin tarafı bunu bildiği için “uzun süreli pazarlık” stratejisini izliyor. Pekin’in çıkarına olan; ABD seçim takvimine kadar süreci uzatmak, gerilimi ekonomisini boğmayacak seviyede tutmak ve teknolojide kendi kendine yeterlilik kazanana kadar zaman kazanmak.

Son 20 yılın en düşük ticaret açığı rakamı, ilk bakışta ABD’nin politikalarının başarısı gibi görünüyor. Ama bu düşüş yapısal değil. Açığın azalması Amerikan üretiminin yeniden canlanmasından değil; gümrük vergileri nedeniyle Çin’den gelen malların başka ülkeler üzerinden geçmesinden, yani üçüncü ülke dolayımıyla yeniden etiketlenmesinden kaynaklanıyor. Vietnam, Meksika ve Tayvan rakamları bunun en açık göstergesi. Trump’ın bu gerçeği görmediğini düşünmek saflık olur. Görmesine rağmen seçmenine verdiği “Amerika kazanıyor” mesajı için bu rakama ihtiyacı var.

İki ülke için de tam ayrışma bir hayal. Konunun ölçeğini somut bir rakamla anlamak gerek: iki ülkenin tedarik hatları, ortaklıkları ve karşılıklı yatırımları üst üste konduğunda beş trilyon doları aşan dev bir ekonomik bağımlılık ortaya çıkıyor ki bu, tek bir kararla kesip atılabilecek bir bağ değil. Konuşulan; sınırlı bir ayrışma, yani stratejik sektörlerde ayrı yollar, geri kalanında ise yönetilen ticaret. Bu da yeni bir dünya ekonomik düzeninin habercisi: küreselleşmenin kuralları ABD ve Çin tarafından, masadaki güç dengesine göre yeniden yazılıyor.

Orta büyüklükteki ekonomiler etkilenecek

Bu yeniden yazma sürecinin en büyük kaybedeni ise orta büyüklükteki ekonomiler oluyor. İki dev arasında seçim yapma baskısı, Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye, Hindistan’dan Brezilya’ya kadar geniş bir coğrafyayı zorluyor.

Tarih bize şunu öğretiyor: süper güçlerin yeniden hizalandığı dönemler, kendi ağırlığını taşıyabilen ülkeler için büyük fırsatlar yaratır. ABD-Çin gerginliğinin yarattığı tedarik zinciri kayması, üretim üssü arayışı ve "üçüncü ülke" ihtiyacı, Türkiye için önemli bir fırsat yaratıyor. Üstelik Türkiye; coğrafyası, sanayi kapasitesi, savunma teknolojisindeki sıçraması ve diplomatik hareket alanıyla talep eden değil, talep edilen taraf olabilecek konumda. Doğru pozisyon; iki taraftan birini tercih değil, her iki tarafı da Türkiye ile ilişkilerini geliştirebilecek kapasiteyi sahaya sürmesini sağlamaktır.

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 14.421,15 0,00 %
Dolar 46,4411 0,18 %
Euro 53,5228 0,38 %
Euro/Dolar 1,1525 0,20 %
Altın (GR) 6.551,89 -0,24 %
Altın (ONS) 4.316,84 1,38 %
Brent 77,6300 -1,12 %