Bir “Opportunıty Cost” hikayesi: Terörün Türkiye’ye gerçek maliyeti
Türkiye bazen en büyük meselelerini güvenlik penceresinden konuşuyor, bazen de siyaset ekseninde tartışıyor. Oysa bazı konular vardır ki onları yalnızca ekonomi üzerinden okumak bile bambaşka sonuçlara ulaştırır. Terör meselesi de bunlardan biridir.
Son günlerde “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen süreç doğal olarak siyasi, hukuki ve toplumsal yönleriyle tartışılıyor. Bunların her biri son derece önemli. Fakat gözden kaçan başka bir başlık var: Terörün Türkiye ekonomisine ödettiği görünür ve görünmeyen maliyet.
Yıllardır yatırımcılarla, uluslararası tahkim dosyalarıyla ve yabancı sermaye temsilcileriyle çalışan biri olarak aynı soruyla defalarca karşılaştım. “Türkiye’nin potansiyeli çok yüksek, peki neden bu potansiyel tam olarak ortaya çıkamıyor?” Bu sorunun tek cevabı elbette salt terör değildir. Ama cevabın önemli parçalarından biri olduğu da inkâr edilemez.
Kaybedilen para değil, zaman ve momentumdur
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kamuoyuyla paylaştığı son çalışmada terörün ekonomik maliyetinin 2,3 trilyon doları aştığı ifade edildi. Milli gelirde yaklaşık 511 milyar dolarlık kayıp, ihracatta 110 milyar dolar, vergi gelirlerinde 123 milyar dolar ve yaklaşık 520 milyar dolarlık ilave borçlanma yükü hesaplanıyor. Yaklaşık 2,5 milyon kişilik istihdam fırsatının da kullanılamadığı belirtiliyor.
Rakamlar çarpıcı. Ama bana göre daha çarpıcı olan başka bir gerçek var.
Bu hesapların içine yapılamayan fabrikalar girmiyor. Gelmeyen turist girmiyor. Açılmayan oteller, kurulamayan organize sanayi bölgeleri, vazgeçilen yabancı yatırımlar, geri dönen girişimciler ve yetiştirilemeyen insan kaynağı da tam anlamıyla hesaplanamıyor.
Ekonomide buna fırsat maliyeti (opportunity cost) deniyor. Aslında kaybettiğimiz yalnızca para değildi; zamanımızdı.
40 yıl boyunca her yıl ortalama 50 milyar dolar civarında bir ekonomik yükten söz ediliyor. Böyle bir kaynak bugün yalnızca ulaştırma yatırımlarına ayrılsaydı Türkiye’nin hızlı tren ağı Avrupa’nın en büyüklerinden biri olabilirdi. Enerjiye ayrılsaydı bugün çok daha farklı bir üretim kapasitesinden söz ediyor olurduk. Eğitime ayrılsaydı belki de dünyanın sayılı araştırma üniversitelerine sahip bir ülke haline gelmiştik.
İbn Haldun ve Montesquıeu’den ayak alarak: Coğrafya’nın kader değişimi
Meslek hayatım boyunca Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun hemen her iline gitme fırsatım oldu. Bir dönem akşam saatlerinden sonra hayatın durduğu, köy yollarına girilemediği, yatırımcının dosyasını açmadan geri döndüğü günleri de gördüm.
Bugün ise aynı bölgede bambaşka bir tablo oluşuyor.
Gabar’da petrol üretimi artık günlük 80 bin varilin üzerine çıktı. Şırnak yalnızca güvenlik haberleriyle değil, enerji yatırımlarıyla konuşuluyor. Mardin’de butik oteller açılıyor. Midyat yeniden yabancı turist ağırlıyor. Hakkâri’de dağ turizmi konuşuluyor. Botan Vadisi, Munzur Havzası, Hasankeyf ve Van Gölü çevresi yeniden yatırım planlarının içine giriyor. Bu değişim yalnızca bölgeyi ilgilendirmiyor.
İstanbul’daki sanayicinin de, Bursa’daki ihracatçının da, İzmir’deki turizmcinin de bundan pay alacağı yeni bir ekonomik iklim oluşuyor.
Asıl meselemiz: Güven ekonomisi
Uluslararası yatırım hukukunda sık kullanılan bir kavram vardır; öngörülebilirlik. Yatırımcı yalnızca bugünü satın almaz. Geleceğe ilişkin beklentiyi satın alır.
Bugün dünyanın gelişmiş ekonomilerine baktığımızda sermayenin en çok hukuki güvenliğin yüksek, risk priminin düşük olduğu ülkelere yöneldiğini görüyoruz. Güvenlik, hukuk ve ekonomik istikrar birbirinden bağımsız başlıklar değildir. Aynı zincirin halkalarıdır.
Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” yalnızca güvenlik kurumlarının başarısı olarak görülmemeli; yatırım ortamını güçlendirecek yapısal reformlarla desteklenmelidir. Hukuk güvenliği, hızlı işleyen yargı sistemi, güçlü tahkim mekanizmaları, öngörülebilir ekonomi politikaları ve nitelikli eğitim bu yeni dönemin tamamlayıcı unsurları olacaktır.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında yeni fırsat
Bazen ülkelerin kaderi savaşlarla, bazen seçimlerle, bazen de sessiz dönüşümlerle değişir. Bugün önümüzde duran mesele tam da böyle bir eşik olabilir.
Türkiye, Orta Koridor’un merkezinde yer alıyor. Kafkasya’dan Körfez’e uzanan enerji ve ticaret hatlarının tam ortasında bulunuyor. Genç nüfusu, üretim kabiliyeti, savunma sanayi, lojistik altyapısı ve girişimcilik kültürüyle aslında çok daha büyük bir ekonomik sıçramayı gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip.
Terörün gölgesinde geçen 40 yıl bize ağır bir fatura çıkardı. Fakat bundan daha önemlisi, gelecek 40 yılı nasıl değerlendireceğimizdir.
Artık konuşmamız gereken yalnızca silahların susması değildir. Kaynakların üretime yönelmesi, yatırım iştahının artması, bölgesel kalkınmanın hızlanması ve gençlerin geleceğini kendi ülkesinde kurabilmesidir.
Gerçek başarı, çatışmanın sona ermesiyle değil; ortaya çıkan barış iklimini kalıcı refaha dönüştürebilmekle ölçülecektir. Belki de bugüne kadar gözden kaçırdığımız en büyük kör nokta tam olarak budur.