Bir ülkenin geleceği kaç yaşında başlar?

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Bir ülkenin geleceğini ko­nuşmaya başladığımızda nedense hep çok ileriden başlıyoruz. Üniversitelerin niteli­ğini, gençlerin istihdamını, nite­likli iş gücünü, fırsat eşitliğini, ge­lir dağılımını tartışıyoruz. Sonra dönüp “Nerede hata yaptık?” di­ye soruyoruz. Belki de soruyu çok geç soruyoruz. Çünkü bir insanın dünyayla kuracağı ilişkinin de öğ­renmeyle kuracağı ilişkinin de te­melleri üniversitede, lisede, hatta ilkokulda değil; hayatının ilk yılla­rında atılıyor.

Bir çocuğun kaç kelime bildiğin­den daha büyük bir meseleden söz ediyorum. Kendini ifade edebili­yor mu? Merak etmekten korku­yor mu? Bir başkasının duygusunu fark edebiliyor mu? Hata yaptığın­da yeniden deneyebiliyor mu? En önemlisi de kendisinin değerli ol­duğuna inanıyor mu? Bütün bunla­rın yanında, öğrenmeye nasıl baş­ladığı, oyunla ve keşfederek geli­şebileceği bir ortamın içinde olup olmadığı da gelecekte önüne çıka­cak fırsatları belirliyor.

Çünkü erken çocukluk eğitimi yalnızca çocuğa birtakım bilgiler öğretmek değil; bilişsel, sosyal ve duygusal gelişimin birlikte des­teklendiği, öğrenmenin temelleri­nin atıldığı bir dönem. Üstelik fır­sat eşitliği açısından baktığımızda belki de müdahale edebileceğimiz en kritik eşiklerden biri. Çocukla­rın arasındaki farklar okulun ilk günü ortaya çıkmıyor; bazı çocuk­lar o kapıdan içeri girdiklerinde ha­yata ilişkin önemli avantajları ya da dezavantajları çoktan yanların­da getiriyor.

Bunların hiçbirini yalnızca ço­cuğun bireysel özellikleri belirle­miyor. Bir çocuk dünyayı önce ken­disine en yakın birkaç insan üze­rinden tanıyor. Dinleniyor mu, sorula­rına ce­vap veri­liyor mu, onunla oyun oynanıyor mu, duygula­rına isim koyma­sına yardımcı olunuyor mu? Birlikte geçirilen sıradan bir günün içinde bile çocuğun zih­ninde kendisine, öğrenmeye ve dünyaya ilişkin yüzlerce küçük iz bırakılıyor.

Tam da bu yüzden erken çocuk­luk meselesini yalnızca “çocuğun eğitimi” başlığına sıkıştırmak ba­na eksik geliyor. Aslında konuşma­mız gereken şey, çocuğun etrafın­da nasıl bir gelişim ve öğrenme or­tamı kurduğumuz. Ve o ortamın en önemli aktörlerinden biri aile.

Burada da karşımıza başka bir eşitsizlik çıkıyor. Her anne ba­ba çocuğu için en iyisini isteyebi­lir ama her anne baba neyin doğ­ru olduğunu öğrenebileceği aynı kaynaklara sahip değil. Güvenilir bilgiye ulaşabilenle ulaşamayan, çocuğunun gelişimini nasıl des­tekleyeceğini bilenle bilmeyen arasında görünmez bir mesafe olu­şuyor. Yani fırsat eşitsizliği bazen sandığımızdan çok daha erken, okul zili çalmadan yıllar önce baş­layabiliyor.

Türkiye’nin erken çocukluk me­selesine tam da buradan bakması gerektiğini düşünüyorum: Bir ço­cuğun geleceğini değiştirmek isti­yorsak yalnızca çocuğa değil, onu büyüten ve öğrenmesini mümkün kılan dünyaya da dokunmalıyız.

Geçtiğimiz günlerde Kars’a yap­tığım bir yolculukta bu büyük me­selenin çok küçük ama çok çarpıcı karşılıklarını gördüm.

Bir çocuğun “ben kendimi seviyorum” diyebilmesi

Kars’a, Yapı Kredi’nin erken ço­cukluk döneminde fırsat eşitliğini desteklemek amacıyla yürüttüğü Yarınlara Kartopu projesinin bu­luşması için gittim. 30 Temmuz’da gerçekleşen buluşmada çocuklar ve aileler için farklı çalışmalar var­dı; oyun temelli öğrenmeden sos­yal ve duygusal gelişime, ebevey­nlerin çocukların gelişimindeki rolünden günlük hayatta uygula­nabilecek yöntemlere kadar pek çok başlık ele alındı.

Ama benim hafızama yerleşen, projenin rakamlarından önce bir­kaç çocuğun kurduğu birkaç cüm­le oldu.

Çocuklara yönelik atölyelerden birinde kendilerine dair olumlu ifadeler kurmaları isteniyordu. İç­lerinden “Ben kendimi seviyorum” cümlesi yükseldi. Yetişkin dünya­sından bakınca küçücük bir cümle gibi görünebilir. Ama düşündüm de bir çocuğa daha hayatının ba­şında kendisini sevmeyi öğretmek bile tek başına ona yapılabilecek en güzel şeylerden biri olabilir.

Başka bir etkinlikte çocuklar birlikte oyun oynuyordu. Oyun durduğunda yanlarındaki çocu­ğa güzel bir şey söylemeleri isten­di. Birbirlerini fark ediyor, iletişim kuruyor, güzel bir söz söylemenin ve güzel bir söz duymanın nasıl his­settirdiğini deneyimliyorlardı.

İşte girişte sorduğumuz o büyük soruların cevapları bazen böyle kü­çücük anların içinde saklı. Kendi­ni ifade etmek, karşısındakini gör­mek, ilişki kurmak, kendini değerli hissetmek, birlikte hareket edebil­mek… Bunların hiçbiri çocuk altı yaşına geldiğinde bir ders kitabı­nın ilk sayfasıyla başlamıyor.

Kars’ta oyunların içinde gördü­ğüm şeyin bilimsel karşılığını Prof. Dr. Selçuk Şirin’in sözleri olduk­ça net anlatıyor: “Dil gelişiminden problem çözme becerilerine, sos­yal ve duygusal gelişimden öğren­me kapasitesine kadar yaşam boyu kullanacağımız pek çok yetkinliğin temeli bu dönemde atılıyor.”

Fakat benim için günün en az ço­cuklar kadar önemli başka bir tara­fı daha vardı: Anne-babalar.

Aileler için verilen eğitimi izler­ken salondaki dikkati, dinleme he­vesini ve soruları gözlemleme fır­satım oldu. Sorular farklıydı ama altında çok insani, çok tanıdık bir kaygı vardı: Evladını yetiştirirken hata yapmak istememek.

Bir anne-babanın çocuğu için “Doğrusunu nasıl yapabilirim?” di­ye gerçekten merak ettiğini görmek paha biçilemez. Çünkü ebeveynlik çoğu zaman büyük kararlardan de­ğil, her gün tekrar ettiğimiz küçük davranışlardan oluşuyor. Çocuk öfkelendiğinde ne söylüyoruz? So­ru sorduğunda gerçekten dinliyor muyuz? Birlikte oyun oynuyor mu­yuz? Onun yerine mi konuşuyoruz, yoksa kendisini ifade etmesi için alan mı açıyoruz?

O sa­londa­ki aileleri dinlerken erken ço­cuklukta fır­sat eşitliğinin bir başka boyu­tu daha görünür ha­le geliyor: Anne-babayı yalnız bırakmamak.

“Çocukların ilk ve en önemli öğretmenleri ebeveynleridir.”

Şirin’in bu sözü meselenin özü­nü iyi anlatıyor. Çünkü çocuğun ge­lişimini yalnızca doğduğu koşullar değil, ailesinin doğru ve güvenilir bilgiye erişebilmesi de şekillendi­riyor.

Mesele bilgiyi de fırsatı da çoğaltabilmek

Yarınlara Kartopu’nun anlamı benim için tam bu noktada yerine oturuyor.

Cumhuriyet’in 100. yılında erken çocukluk döneminde fırsat eşitliği­ni desteklemek amacıyla başlatılan Prof. Dr. Selçuk Şirin ve uzman pro­je ekibinin katkılarıyla geliştirilen çalışma, aslında iki dünyayı buluş­turuyor: Bilimsel bilgiyi ve ailelerin gündelik hayatını.

Çünkü fırsat eşitliğinin çok ko­nuşmadığımız bir boyutu da bil­giye erişim eşitsizliği. Bir aile ço­cuğuyla oyun oynamanın, onunla konuşmanın, soru sormasını teş­vik etmenin, sosyal ve duygusal gelişimini desteklemenin önemi­ni biliyor, başka bir aile bu bilgiye hiç ulaşamıyorsa çocukların baş­langıç noktaları yalnızca gelir ne­deniyle farklılaşmıyor.

Bu nedenle bilimsel bilginin aka­deminin sınırlarından çıkarak üc­retsiz, anlaşılır ve uygulanabilir biçimde ailelere ulaşması önem­li. Yarınlara Kartopu kapsamında uzman akademisyenler tarafından hazırlanan toplam süresi 18 saati aşan 212 eğitim videosu, podcast ve eğitim materyali ailelerin kulla­nımına ücretsiz sunuluyor.

Rakamlar ihtiyacın boyutuna ilişkin de bir şey söylüyor. Bugü­ne kadar yaklaşık 620 bin kullanı­cı platforma üye olmuş, 320 binin üzerinde çocuk sisteme kaydedil­miş. Ailelerin eğitim içeriklerin­de geçirdiği toplam süre 13 bin 824 gün; yani yaklaşık 38 yıl. Üstelik bir kullanıcı çocuğunun gelişimini desteklemek amacıyla platformda ortalama 32 saat geçiriyor.

Bence üzerinde durmamız gere­ken rakam tam da bu 32 saat. Çün­kü bize ailelerin ilgisiz olmadığını söylüyor. Doğru, güvenilir ve eri­şilebilir bilgi önlerine geldiğinde çocukları için öğrenmeye zaman ayırmaya hazır yüz binlerce an­ne-baba var.

Dijital dünyanın erişim gücü önemli ama tek başına yeterli de­ğil. Bilginin bazen ekrandan çıkıp insana değmesi gerekiyor. Yarın­lara Kartopu’nun saha tarafın­da gönüllüler de devreye giriyor; 1000 gönüllü eğitim almış, 200’ü aşkın atölyeyle içerikler farklı şe­hirlerde çocuklar ve ailelerle yüz yüze buluşmuş durumda. Kars’ta gördüğüm çocuklar ve anne-ba­balar, bu rakamların arkasındaki insanlardı.

Tam da burada iş dünyasının toplumsal faydadaki rolüne ilişkin daha büyük bir soru sormak gere­kiyor. Bir şirketin sosyal etkisini yalnızca “kaç kişiye dokunduğu” üzerinden mi değerlendireceğiz, yoksa sahip olduğu kaynakları, eri­şim gücünü ve insan kapasitesini ülkenin yapısal meselelerinden bi­rinin çözümüne ne kadar yönelte­bildiğine de mi bakacağız?

Kars’tan dönerken aklımda bir tarafta çocuklarını daha iyi yetiş­tirebilmek için dikkatle dinleyen anne-babalar, diğer tarafta birbir­lerine güzel sözler söyleyen çocuk­lar kaldı.

Aslında ikisinin arasında bir ül­kenin geleceği duruyordu.

Fırsat eşitliğini 18 yaşında sağ­lamaya çalışmak çok geç. Çocuk­lar arasındaki mesafeyi azaltmak istiyorsak işe o mesafe henüz açıl­madan başlamamız gerekiyor. Da­ha fazla çocuğu nitelikli erken ço­cukluk eğitimiyle, daha fazla aileyi bilimsel ve güvenilir bilgiyle buluş­turmak; iyi örnekleri birkaç şehir­den Türkiye’nin tamamına taşı­mak zorundayız.

Çünkü bir çocuğun geleceği­ne yapabileceğimiz en büyük yatı­rım, ona yalnızca yarın daha iyi bir hayat vadetmek değil; bugün daha güçlü bir başlangıç verebilmek.  

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 12.229,88 -0,17 %
Dolar 49,3931 0,04 %
Euro 55,3209 0,05 %
Euro/Dolar 1,1191 -0,07 %
Altın (GR) 6.561,33 -0,51 %
Altın (ONS) 4.137,93 -0,56 %
Brent 104,76 -0,05 %