Bu ekonomik durumda hepimiz İNCİNMİŞİZ!
Türkiye’de geçim sıkıntısı artık yalnızca dar gelirlinin sorunu değil. Eylül 2026 itibarıyla dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 37 bin 801 TL’ye, yoksulluk sınırı 123 bin 130 TL’ye ulaştı.
28 bin 75 TL’lik net asgari ücret açlık sınırının yüzde 74,3’ünü, yoksulluk sınırının ise yalnızca yüzde 22,8’ini karşılayabiliyor.
En düşük emekli aylığı yoksulluk sınırının yüzde 19,1’ine, yaklaşık 27 bin 500 TL olarak hesapladığımız ortalama emekli aylığı ise yüzde 22,3’üne denk geliyor.
Gelirle yaşam maliyeti arasındaki makas açıldıkça kredi kartı ve bireysel borçlar büyüyor, yasal takibe düşenlerin sayısı artıyor. Son 10 yılın rakamları aynı soruyu önümüze koyuyor: Türkiye’de çalışan, emekli ve orta gelirli bu geçim yükünü daha ne kadar taşıyabilir?
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu ekonomik tabloyu anlamak için bazen büyüme rakamlarından, milli gelirden, ihracattan veya bütçe rakamlarından önce insanların mutfağına bakmak gerekiyor.
Maaş eve girdiğinde kaç günlük ihtiyacı karşılıyor? Market arabası ne kadar doluyor? Kira ödendikten sonra geriye ne kalıyor? Ayın sonuna kredi kartına başvurmadan ulaşılabiliyor mu? Bir ailenin beklenmedik bir masrafı karşılayacak parası kalıyor mu?
Bugün Türkiye’nin en önemli ekonomik ve sosyal meselelerinden biri tam olarak burada. Çünkü maaş yetmiyor, borç yükü büyüyor. Ve bu ekonomik sıkışma artık yalnızca asgari ücretliyi veya en düşük aylığı alan emekliyi değil, toplumun giderek daha geniş kesimlerini incitiyor.
Asgari ücret açlık sınırının yüzde 74’üne yetiyor
TÜRK-İŞ’in Eylül 2026 araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı 37 bin 801 TL.
Net asgari ücret ise 28 bin 75,50 TL. Aradaki fark yaklaşık 9 bin 725 TL. Bunun anlamı şu: Bir asgari ücret, dört kişilik bir ailenin sadece mutfak masrafının yüzde 74,3’ünü karşılayabiliyor.
Yaklaşık 27 bin 500 TL olarak hesapladığımız ortalama emekli aylığı, açlık sınırının yüzde 72,7’sine denk geliyor. 23 bin 552 TL’lik en düşük emekli aylığı ise açlık sınırının yalnızca yüzde 62,3’ünü karşılayabiliyor.
Üstelik üzerinde konuştuğumuz 37 bin 801 TL’nin içinde kira, elektrik, doğalgaz, su, ulaşım, eğitim, sağlık ve giyim yok. Sadece mutfak var. Asıl tablo bütün bu zorunlu ihtiyaçları hesaba kattığımızda ortaya çıkıyor.
Yoksulluk sınırı 123 bin 130 TL
Dört kişilik bir ailenin gıda ile birlikte diğer zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gereken toplam tutar, yani yoksulluk sınırı 123 bin 130 TL.
28 bin 75,50 TL’lik net asgari ücret, yoksulluk sınırının yalnızca yüzde 22,8’ini karşılıyor. Yaklaşık 27 bin 500 TL’lik ortalama emekli aylığı yoksulluk sınırının yüzde 22,3’üne, 23 bin 552 TL’lik en düşük emekli aylığı ise sadece yüzde 19,1’ine denk geliyor.
Başka bir ifadeyle, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırına ulaşabilmesi için aynı haneye yaklaşık 4,4 asgari ücretin girmesi gerekiyor. Ortalama emekli aylığında yaklaşık 4,5 aylık, en düşük emekli aylığında ise 5,2 aylık gelir ancak bir aylık yoksulluk sınırına ulaşıyor.
Bu oranlar bize Türkiye’deki geçim sorununun büyüklüğünü nominal maaş rakamlarından çok daha iyi anlatıyor. Çünkü mesele maaşın kaç lira olduğu değil. Mesele o maaşla hayatın ne kadarının karşılanabildiği.
Son 10 yılın en düşük eylül oranı
Peki hep böyle miydi? Bunu görebilmek için son 10 yıllık döneme baktık. Ancak karşılaştırmayı doğru yapmak gerekiyor.
Yıl sonlarını veya yıllık ortalamaları değil, her yılın Eylül ayında geçerli olan net asgari ücret ile aynı ayın TÜRK-İŞ açlık sınırını karşılaştırdık. Çünkü bazı yıllarda asgari ücrete yıl ortasında ikinci zam yapıldı. 2026’da ise 28 bin 75,50 TL’lik net asgari ücret yıl sonuna kadar aynı kalacak.
2019’da yüzde 98’di, bugün yüzde 74
Tablonun söylediği şey son derece açık: Eylül ayları karşılaştırıldığında asgari ücretin açlık sınırını karşılama oranı son 10 yıllık dönemin en düşük seviyesine gerilemiş durumda.
Satın alma gücündeki değişimi belki de en iyi 2019 ile bugünü karşılaştırmak anlatıyor. Eylül 2019’da net asgari ücret yaklaşık 2 bin 21 TL, açlık sınırı ise 2 bin 65 TL idi. Aradaki fark yalnızca 44 TL civarındaydı. Asgari ücret dört kişilik bir ailenin gıda ihtiyacının yüzde 97,9’unu karşılayabiliyordu. Neredeyse başa baştı.
Eylül 2026’da aynı oran yüzde 74,3. Maaşın 2 bin liradan 28 bin liraya yükselmiş olması tek başına refah artışı anlamına gelmiyor. Önemli olan maaşın kaç lira olduğu değil, o maaşın ne kadar mal ve hizmet satın alabildiğidir.
Daha da dikkat çekici olan şu: Bugünkü yüzde 74,3’lük oran, yüksek enflasyon şokunun yaşandığı Eylül 2022’deki yüzde 75,9’un bile altında.
Emeklinin hesabı daha da zor
Çalışanın tablosu böyleyken emeklinin karşı karşıya olduğu durum daha ağır. En düşük emekli aylığı 23 bin 552 TL. Ortalama emekli aylığını yaptığımız hesaplamayla yaklaşık 27 bin 500 TL kabul ediyoruz.
En düşük emekli aylığı, 37 bin 801 TL’lik açlık sınırının yalnızca yüzde 62,3’ünü karşılıyor. Ortalama emekli aylığında oran yüzde 72,7. Yoksulluk sınırına geçtiğimizde en düşük emekli aylığı yüzde 19,1, ortalama emekli aylığı ise yüzde 22,3 düzeyinde.
Dolayısıyla emeklinin yaşadığı mesele yalnızca maaşın düşük olması değil. Emekli aylığı ile hayatın gerçek maliyeti arasındaki mesafenin büyümesi. Gelir hayatın maliyetini karşılamıyorsa aradaki fark nasıl kapanıyor? Cevabın önemli bir bölümünü bankacılık rakamlarında görüyoruz.
Maaş bitiyor, kart başlıyor
Gelir gideri karşılamadığında hane bütçesinin önünde fazla seçenek kalmıyor. Önce kredi kartı. Sonra ihtiyaç kredisi. Sonra kredili mevduat hesabı. Ardından bir borcun başka bir borçla çevrilmesi ve çevrilemeyen borcun sonunda yasal takip.
Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verileri, bu zincirin son halkasında giderek daha fazla insanın biriktiğini gösteriyor. 2016 yılında bireysel kredi veya kredi kartı borcu nedeniyle yasal takibe giren tekil kişi sayısı yaklaşık 1 milyon 321 bin idi. 2019’da 1 milyon 404 bin, 2024’te 1 milyon 860 bin, 2025’te ise 2 milyon 114 bin kişiye ulaştı.
Bir ayda 264 bin kişi yasal takibe girdi
2016 ile 2025 karşılaştırıldığında bir yıl içinde kredi veya kredi kartı nedeniyle yasal takibe giren kişi sayısındaki artış yaklaşık yüzde 60. Pandemi dönemindeki özel düzenlemeler nedeniyle 2020 gibi yılları normal dönemlerle doğrudan karşılaştırmamak gerekiyor. Ama uzun dönemli eğilim açık: Borçlananların yanında, borcunu çeviremeyenlerin sayısı da büyüyor.
2026 rakamları da sorunun devam ettiğini gösteriyor. Sadece Temmuz ayında kredi kartı borcu nedeniyle 179 bin 525 kişi, bireysel kredi nedeniyle 142 bin 111 kişi yasal takibe girdi. Mükerrer kişiler çıkarıldığında yalnızca bir ayda bireysel kredi veya kredi kartı nedeniyle takibe giren tekil kişi sayısı 264 bin 580.
Geçen yılın aynı ayına göre artış yaklaşık yüzde 15. Bireysel kredilerde tasfiye olunacak alacak tutarı ise 401 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Bir yıllık artış yaklaşık yüzde 79.
Bu rakamın anlattığı şey son derece önemli. Sorun artık yalnızca vatandaşın borçlanması değil. Borçlanan vatandaşın borcunu geri ödeyebilme kapasitesi de zorlanıyor.
4 milyondan fazla insanın takipteki borcu devam ediyor
Bir de her yıl yeni takibe girenlerin arkasında geçmiş yıllardan kalan dosyalar bulunuyor. Finans kuruluşları ve varlık yönetim şirketleri birlikte değerlendirildiğinde, takip süreci devam eden bireysel borçlu sayısı 4 milyonun üzerinde.
Bunlar sadece bir istatistik tablosunun satırları değil. Bir işçi, memur, öğretmen, mühendis, esnaf ya da emekli olabilir. Çocuğunu üniversitede okutmaya çalışan bir anne veya baba olabilir. Ekonominin sosyal tarafı tam burada başlıyor.
Maaşın bittiği yerde kredi kartı başlıyor
Kredi kartı ve diğer bireysel finansman rakamlarındaki büyüme de dikkat çekiyor. Elbette kullanılan her kredi veya yapılan her kredi kartı harcamasını geçinememe olarak değerlendirmek doğru değil. Kredi, modern ekonominin doğal bir parçası.
Ancak başka göstergelerle birlikte değerlendirdiğimizde farklı bir fotoğraf ortaya çıkıyor. Bir tarafta asgari ücret açlık sınırının yüzde 74’üne düşmüş. Bir tarafta en düşük emekli aylığı açlık sınırının yüzde 62’sinde. Bir tarafta yoksulluk sınırı 123 bin TL’yi aşmış. Diğer tarafta kredi kartı ve tüketici kredileri büyüyor, milyonlarca insan yasal takiple karşı karşıya kalıyor.
Giderek daha fazla hanede maaş ayı tamamlamıyor. Maaşın bittiği yerde kart başlıyor. Kart yetmediğinde başka finansman araçları devreye giriyor. Sonra gelecek ayın geliri, daha hesaba yatmadan geçen ayın harcamalarına bağlanıyor. İşte borç sarmalı böyle oluşuyor.
Orta direğe ne oluyor?
Türkiye uzun yıllar “orta direk” kavramını konuştu. Orta direk çok zengin değildi. Ama maaşıyla evini geçindirebiliyor, çocuğunu okutabiliyor, bozulan beyaz eşyayı değiştirebiliyor, yılda birkaç gün tatil yapabiliyor, beklenmedik bir masraf çıktığında bütün aile bütçesi altüst olmuyor ve ay sonunda küçük de olsa tasarruf edebiliyordu.
Bugün sorulması gereken soru şu: Bu hayatı kaç kişi borçlanmadan sürdürebiliyor?
TÜİK’in 2025 araştırmasına göre Türkiye’de taksit ödemesi veya borcu bulunanların oranı yüzde 56,4. Yani toplumun yarısından fazlası. Gelir dağılımında en yüksek gelirli yüzde 20 toplam gelirin yaklaşık yarısını alırken, en düşük gelirli yüzde 20’nin payı yüzde 6’lar seviyesinde kalıyor.
Bütün bunları yan yana koyduğumuzda “orta sınıf tamamen yok oldu” gibi ölçülmesi zor bir hüküm vermek yerine daha somut bir tespit yapmak mümkün: Türkiye’de geniş bir ücretli kesim aşağıya doğru baskılanıyor. Orta gelirlinin yaşam standardı ile dar gelirlinin yaşam standardı arasındaki mesafe daralıyor. Bence asıl tehlike burada.
Bu yalnızca asgari ücretlinin meselesi değil
28 bin 75 TL alan çalışanın yaşadığı sıkıntıya bakıp “Ben asgari ücretli değilim” diyemeyiz. 23 bin 552 TL alan emeklinin sorununu yalnızca emeklilerin meselesi olarak da göremeyiz.
Çünkü dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 123 bin 130 TL’ye ulaşmışsa ve bir asgari ücret bunun yalnızca yüzde 22,8’ini karşılayabiliyorsa mesele artık toplumun yalnızca en alt gelir grubunun meselesi değildir.
İşçiyi, memuru, emekliyi, esnafı, beyaz yakalıyı ve işvereni ilgilendiriyor. Çünkü satın alma gücü düştüğünde tüketim etkileniyor. Tüketim zayıfladığında esnafın cirosu düşüyor. İç talep zayıfladığında üretici etkileniyor. Tahsilat sorunları arttığında şirketler etkileniyor. Bir noktadan sonra hanelerin geçim sorunu, ekonominin tamamının sorununa dönüşüyor.
Bu ekonomik durum hepimizi incitiyor
Ekonomide nominal rakamlar bazen yaşanan gerçeği perdeleyebilir. Maaşlar artabilir. Milli gelir büyüyebilir. İhracat rekor kırabilir. Bankacılık sistemi güçlü kalabilir. Bunların hepsi önemlidir. Ama ekonominin nihai başarısını insanların yaşam standardından bağımsız değerlendiremeyiz.
Bir insan daha yüksek maaş almasına rağmen daha az gıda satın alabiliyorsa, emekli aylığı artmasına rağmen temel ihtiyaçlarını karşılamakta daha fazla zorlanıyorsa, bir aile ayı tamamlamak için sürekli kredi kartına başvuruyorsa, bir çalışan maaşını almadan önce gelecek maaşının ne kadarının geçmiş borçlara gideceğini hesaplıyorsa, orada ekonomik sorun henüz çözülmüş değildir.
2019 Eylül’ünde asgari ücret dört kişilik bir ailenin gıda ihtiyacının yaklaşık yüzde 98’ini karşılıyordu. Bugün yüzde 74,3’ünü karşılıyor. Bugün asgari ücret yoksulluk sınırının yalnızca yüzde 22,8’i. Ortalama emekli aylığı yüzde 22,3’ü. En düşük emekli aylığı ise yüzde 19,1’i.
Milyonlarca insanın yasal takipteki borcu devam ediyor. Her yıl milyonlarca kişi kredi veya kredi kartı borcu nedeniyle takibe düşüyor. Takipteki borç büyüyor. Kredi kartı borcu büyüyor. Hanelerin yarısından fazlasında borç veya taksit bulunuyor.
Bütün bu rakamları ayrı ayrı değerlendirdiğimizde farklı ekonomik göstergeler görüyoruz. Ama hepsini aynı masanın üzerine koyduğumuzda tek bir hikâye ortaya çıkıyor: Maaş yetmiyor. Yetmeyen kısmı borçla tamamlıyoruz. Borcu ödeyebilmek için bir sonraki ayın gelirini kullanıyoruz. Böylece gelecek ayın maaşı daha cebe girmeden eksilmeye başlıyor.
Bu döngü sürdürülebilir değil.
Türkiye’nin enflasyonu kalıcı biçimde düşürmeye ihtiyacı var. Ama yalnızca enflasyon oranının düşmesi yetmez. Kaybedilen satın alma gücünün yeniden kazanılmasına, ücretlerle yaşam maliyeti arasındaki makasın kapanmasına, gelir dağılımının iyileşmesine ve çalışanların yeniden borçlanmadan yaşayabildiği, hatta tasarruf yapabildiği bir ekonomik yapıya ihtiyaç var.
Çünkü mesele gelecek ocak ayında asgari ücretin kaç lira olacağından ibaret değil. Asıl mesele o gün geldiğinde bir kilo etin, bir litre sütün, kiranın, çocuğun okul masrafının ve kredi kartından gelecek aya ne kadar borç devredeceğinin ne olacağı.
Ekonominin başarısını insanların yalnızca ne kadar kazandığıyla değil, kazandıkları parayla nasıl yaşayabildikleriyle ölçmek gerekiyor.
Bugünkü rakamların verdiği uyarı çok açık: Alım gücü geriliyor. Borç yükü büyüyor. Orta gelir grubu aşağıya doğru baskılanıyor. Geçim sıkıntısı toplumun giderek daha geniş kesimlerine yayılıyor.
Bu ekonomik durum yalnızca cebimizi değil, yaşam standardımızı ve geleceğe ilişkin güvenimizi de incitiyor. Ve artık bu rakamlara yalnızca ekonomik istatistikler olarak değil, çözülmesi gereken büyük bir toplumsal mesele olarak bakmak gerekiyor.
