Buyrun buradan yakın

Osman Ata ATAÇ
Osman Ata ATAÇ İŞLETMECİLİK SOHBETLERİ oaatac@gmail.com

Eminim bir çok yönetici şu sıralarda “Global ekonomiye entegre olduk. Halt ettik diyorlardır.” Şimdi bırakın işletme yöneticilerini en sade vatandaş bile hazine müsteşarı, Merkez Bankası başkanı ne demiş, günlük döviz kuru ne kadar, enflasyon kaç çıktı? Kaç çıkmalıydı? Gecelik faiz ne kadar, tasarruf mevduatı ne kazandırıyor? Altın ne kazandırıyor? Cari açık ne oldu? İhracatımız patladı mı? Kredi faizleri ne oldu? takip ediyor. Bunları takip etse iyi ABD başkanı ne dedi? FED ne karar aldı? ABD Çin’e ne söyledi? Çin ne cevap verdi? Japonya ne yapacak? Avrupa Birliği ABD ilişkileri ne oluyor? İngiltere AB’den çıkarsa ne olur? Çin başkanı Xi ABD başkanı Trump’a kızdı mı? Kuzey Amerika Ticaret Anlaşması (NAFTA) ne olacak, ABD Kanada’ya durup dururken niye posta atıyor? Gibi eskiden “bana ne yahu” dediğimiz şeyleri de takip ediyor. İşletme yöneticisiyseniz ve ileriye dönük planlar yapmak talihsiz sorumluluğunuz varsa Allah kolaylık versin.

Ben bu Trump denilen zatı dinlememeye çalışıyorum. Bu yaştan sonra zırvaya tahammülüm oldukça kısıtlı. Twitter denilen sosyal medyayla hiç ilgim olmadığı için hazretin açıklamalarını da takip etmekten kurtuluyorum. Bize tarih derslerinde ‘deli’ diye tanıtılan ve Rusların ‘büyük’ dedikleri Çar Petro için, o sıralar Twitter henüz icat edilmediğinden herhalde, “Gece yataktan kalkar ve başucundaki kara tahtaya aklına gelenleri, kararlarını yazardı. Deli işte” derlerdi.
Trump’da kabinesine, danışmanlarına falan danışmadan gece yarısı veya sabahın köründe önemli bazı kararlarını Twitter’e yazıyor. ABD ve Dünya basını bu nedenle mecburen Twitter okuyor. Hazret son olarak insana “Buyurun buradan yakın” dedirtecek bir iş daha yaptı: Eylül başından başlamak üzere Çin’den yapılan ithalata %10 vergi koyacağım dedi. Bu vergi artırımı 300 milyar dolarlık bir ticareti kapsıyor. Muço dollare!! “Bize ne yahu?” demeden düşünmek lazım. Geçen haftalarda değindiğim gibi senaryo çalışmaları yapmak lazım. Dünyanın iki büyük ekonomisi tepişirken bizim gibi ‘Yükselen pazarlar’ veya kibarsanız kalkınmamış ülkeler yerine ‘kalkınmakta olan ülkeler’ dedikleriniz arada kalabilirler. Yalnız onlar mı? Haşa Avrupa Birliği ülkeleri de bundan etkilenir. Oralarda da durgunluk zaten var beter olurlar. Çin yavaşlarsa oraya yatırıma giden ülkeler tereddütte düşer.

Peki hiç ümit var mı? Trump büyük ihtimal vaz geçecek. Hazret fikirlerinden çabucak vazgeçmesi ve dün ak dediğine bugün kara demesiyle ünlü. Daha önce de Meksika’yı ve Kanada’yı da böyle tehdit etmiş atıp tutmuştu. Gerisi fos çıktı. Şimdiden ABD’deki analistler eğer vergiler artarsa önümüzdeki yıl şimdi %35 şans verdikleri ABD’de bir resesyon olması olasılığını %50’ye çıkarttılar. Hele bir de Çin “Vay demek öyle” diyerek ABD’ye cevap vermeye kalkarsa bunun sonuçları daha da vahim olur.

Peki bize ne olur? “Bize olan olmuş” veya “Ölmüş eşeğin kurttan korkusu olmaz” falan deyip soruyu savuşturmadan bir düşünelim. Ve olası sonuçlardan sadece birine bakalım. ABD ve Çin bir ticaret savaşına cidden bodoslama girerlerse ve buna zaten didişmekte olan Japonya ve Güney Kore de dahil olurlarsa bunun en belirgin ve mutlak sonuçlarından biri global risk iştihasının düşmesi olur. Global risk iştahı, global sermaye sahiplerinin bekledikleri getiri karşılığında yüklenmeyi göze alacakları risk seviyesidir. Global risk iştihasının düşmesi demek global sermayenin parasını daha dikkatli yatırma eğilimine girmesi demektir. Daha Trump vergi mergi koymadan sırf “Koyarım” dediği için risk iştahının azaldığı, bazı emtia fiyatlarında düşüşlerin başladığı ve söz gelişi Çin pamuğunun fiyatının düşmesinin Türkiye’yi vurduğu şimdiden görülmektedir. Tahmin edildiği gibi Trump yine boş konuşup gevezelik etmiyorsa ve analistlerin ön gördüğü gibi, ABD ekonomisi yavaşlar ve hatta bir resesyona düşerse kulaklarımız yine Fed’e çevrilecek faizleri daha düşürür mü acaba? Diye haberleri izleyeceğiz. Her zaman söylüyorum. Türkiye’de işletme yöneticisi olması zor. İçerideki belirsizlikleri bir yere oturtması yetmiyor bir de dışarıdaki belirsizlikleri çözümlemek işi var. Allah kolaylık versin.
Sade vatandaşın işi daha da zor. Eskiden hayat basitti. Biz bizeydik. Sümerbank’tan kumaş alırdık. Terzi Mardik Efendi bir pantolon dikerdi. Giyerdik. Ütüden artık parlayınca yine Mardik Efendiye gider ters yüz ettirirdik. Beykoz ayakkabıdan ayakkabımızı alırdık. Altı paralanınca pençe yaptırmaya götürürdük. Yeni taban ve yürüyünce trak diye ses çıkaran demir nalçalar çaktırırdık ki ayakkabının topukları aşınmasın.

Ay başı gelen maaştan anneannem mutfak amiri olarak mutfak masraflarını ayırırdı. Kış ise odun, kömür parasını ayırırdı. Benim okul harçlığım, babamın ve dedemin yol paraları, “zıkkım için” şeklindeki teşvikleri altında sigara ve rakı paraları da ayrılırdı. Banka hesabımız olmadığı gibi tek kuruş borcumuz da yoktu. Taksitle alış veriş başlamamış, borçla iyi hayat yaşamak icat olmamıştı. Gerçi Sümerbank falan taksitle satıyordu galiba ama biz kullanmazdık. Tasarruf faizleri, kredi faizleri, borsadaki dalgalanmalar, tüketici fiyat endeksleri, cari açık, döviz kurları falan umurumuz bile değildi. Hayat basitti ama kolay değildi. Ay sonlarında sofraya, rahmetli annemin tabiriyle tavuğun derisiyle gerisi gelirdi.

Merkez Bankası başkanı kim bilmezdik, Maliye Bakanı ne demiş bizi ilgilendirmezdi. Tedavülde kaç para var umurumuz değildi. Enflasyon demezdik hayat pahalılığı diye şikayet ederdik. Avrupa depresyonda mı? ABD piyasaları ayı mı boğa mı? haberimiz yoktu bunların ne olduğunu bile anlamazdık. Çin deyince aklımıza Orta Asya’daki atalarımız gelir bizim simitlerin üstündeki Çin’den ithal edilen susamlar gelmezdi. Japonya deyince aklımıza araba, elektronik eşya falan elbette gelmezdi. Japonya deyince II Dünya Savaşı filmlerinden, ki hepsi Amerikan Hollywood yapımıydı savaşçı hain kısa bacaklı askerler gelirdi. Rus deyince komünist moskof anlardık. Hayat bugünkü kadar karmaşık değildi. En önemlisi bugünlerde vazgeçemediğimiz, olmazsa olmaz ürün ve hizmetlerin çoğu ortada yoktu, olanlar konusunda da bizim bir ihtirasımız yoktu. Söz gelimi televizyon yoktu. Araba vardı ama ulaşılamayacak kadar pahalı olduğu için kimse “Bir araba alalım” gibi bir çılgınlığa kapılmazdı. Meyve ve sebzeyi mevsiminde görür, paramız yeterse tadımlık alırdık. Tadımlık alırdık çünkü turfanda tabir edilen yeni mevsimlik meyve ve sebze çok pahalı olurdu. Kivi, ejder meyvesi falan duymamıştık. AVM’ler yoktu. Bizim bakkal vardı. Tuhafiyecilerin, ayakkabıcıların falan olduğu semtlere, mesela Beyoğlu’na giderdik. Kebap İstanbul’a ulaşmamıştı. Annem doğum günlerimde mutlaka kitap alır ve özel hediye olarak beni Sirkeci’ye lahmacun yemeğe götürürdü. O kitaplar sayesinde Pardayyanlar’dan şövalyeliği Arsen Lüpen’den yüksek zekayı öğrendik. Kemalettin Tuğcu’dan çalışkanlık ve iyiliği, Abdullah Ziya Kozanoğlu’ndan kahramanlık öğrenirdik. Okula, işe tramvayla giderdik. Rahmetli dedem evimiz iki durak arası olduğu için tramvaydan evin önündeyken atlardı. Vel hasılı kelam, hasılı meram kalkınmamış bir ülkeydik.

Derken kalkınmaya başladık. İthal ikamesi politikasını şehvetle uyguladık. Türkiye hem nüfus olarak patladı hem de şehirleşti. Şehirleşince mobilya, ev dekorasyonu beyaz eşya denilen soğutucu, çamaşır makinası, elektrik süpürgesi falan pazarları patladı. Evler, apartmanlar yapıldı. Tahta zeminler yok oldu. Derken tereyağı ve zeytin yağına güle güle dedik. Hidrojenize yağlar ve Amerikan yardımı denilen sarı peynirler ve süt tozu çıktı.

Sanmayın ki 100 yaşımdayım. Daha 72 bitmedi. Bunlar benim hayatımın ilk yirmi senesinin hikayesi. Orta yaşlarımda ithal ikamesiyle kalkınmayı bir tarafa iterek global ekonomiye katılmaya karar verdik. Buna ihracatla büyüme dedik. Artık içeride yapılan ürünün ithalatını yasaklayarak döviz tasarruf edip bununla ülkemizi kalkındırmak yerine ürettiğimiz ürünleri dövizle satarak kazandığımız parayla kalkınacaktık. Zamanın Cumhurbaşkanı “Etme, tutma bu kadar ani değişiklikle bir sürü şirketimiz batar” falan laflarını “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” deyişiyle geçiştirdi. Açıldık. Açılış o açılış. Bütçeye bağlı tüketim bitti borçla tüketim başladı. Bireyler, şirketler ve devlet ‘Borçlunun boynu bükük olur’ deyişini unutup bir başka deyişimiz olan “Borç yiğidin kamçısıdır” deyişini benimsediler. Dayanın yiğitler!
Sağlıcakla kalın.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Nereden biliyorsun? 02 Aralık 2020
Düşünmeyi öğrenmek? 25 Kasım 2020
Neden benden lider olmaz 18 Kasım 2020
Kafaya takınca 11 Kasım 2020
Eğilimler 14 Ekim 2020