Camdan evlerde yaşayanlar…

İlter TURAN
İlter TURAN SİYASET PENCERESİ dunyaweb@dunya.com

Geçtiğimiz hafta yayınlanan ve Türkiye’nin üyelik sürecine de temas eden AB yılllık raporunun, ülkemizin AB’ne üyelik koşullarını yerine getirmekte ilerlemediğini kesin bir dille eleştirmesi herhalde şaşılacak bir husus değil. AB’nin demokrasi ve insan hakları odaklı alışılagelmiş eleştirilerini Ankara’nın adeta lanetlemesi de bir sürpriz teşkil etmiyor. Siyasal bilimler uzmanımıza göre, her yıl tekrarlanan bu sert atışmada, bazı önemli gelişmeler gözden kaçıyor olabilir. Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti konusundaki eksiklikleri, sadece AB açısından değil, küresel düzeydeki standartların da altında kalıyor. Buna karşılık, AB’nin kendi sicili de iyileştirilmeye muhtaç. Son yıllarda otoriterlik ve yabancı düşmanlığı çoğu AB üyesi ülkede de rahatça yaşayabileceği bir yuva bulmuş gözüküyor. Şunun sorulması gerekiyor: Acaba kendi evinde düzensizlik egemen iken, AB bu tür eleştirileri başkalarına yöneltebilir mi?

Bu rapor AB’nin kendisinde de değişkin bir ortam yaşanırken açıklandı. Raporun bağlamı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bu raporun amacı, AB’ne üye adayı ülkelerin AB’ne üye olmak için aranan şartları ne oranda karşıladıklarını belirlemektir. Raporda yer almayan husus ise AB’nin kendi siyasa ve eylemlerinin ülkelerin kendilerinden bekleneni vermekte uğradıkları başarısızlığa nasıl etki yaptığıdır. Bu eksiklik rapora bir kendini beğenmişlik ve çifte standart havası veriyor. AB başkalarına ne yapıp yapmamaları gerektiğini söylerken, kendi başarısızlıklarını hiç gözden geçirmemektedir. Bunun en güzel örneğini AB’nin göç siyasalarında bulabiliriz. Raporda bu konuda Türkiye’ye iltifatkar ifadeler yanında eleştirilere de yer veriliyor. Fakat raporda iktisaden müreff eh bir ülkeler topluluğu olarak AB’nin göçmen almaya hiç yanaşmamasına ve ilk vardıkları AB ülkelerinde başlarına gelenlere ilişkin herhangi bir değerlendirme bulunmuyor.

Kendi icraatını değerlendirmekten uzak durmak, AB’de daha derin bir kimlik bunalımı yaşandığına işaret ediyor. Bu bunalımın altında sizce neler yatıyor?

Burada kısa bir tarih dersi faydalı olabilir. AB 1959’da hayata geldiği zaman, bir iktisadi bütünleşme aracı olarak tasarlanmıştı. Giderek derinleşen bir siyasi birlik oluşturma amacı daha sonra gelişti. Ancak, siyasi birlikten söz edildiğinde, gündeme ciddi egemenlik devri sorunları giriyor. Bağımsız ülkeler, egemenliklerinden kolay kolay fedakarlık yapmaya yanaşmıyorlar.

İkinci bir husus AB’nin kuruluş dönemi ile ilgili. AB’nin kurucu üyeleri ortak siyasi değerlere ve dış siyaset tercihlerine sahipti. Dönemde bir soğuk savaş yaşanıyordu ve güvenlik tehdidinin nereden kaynaklandığı konusunda tereddüt yoktu. Ayrıca tüm üyeler Avrupa’nın güvenliğinin ancak Amerikan önderliğinde sağlanabileeğini kabul ediyorlardı. Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra Doğu Avrupa ülkelerinin AB üyeliğine alınması, AB’nin yapısının çok daha heterojen olmasıyla sonuçlandı. Örneğin, yaşanan değişiklikler karşısında, günümüzde en önemli güvenlik sorununun ne olduğu, tartışma konusu yapılmakta; Baltık ülkeleri, Polonya ve bir oranda Almanya NATO aracılığıyla Amerikanın Kıta savunmasına bağının korunmasını savunurken, Fransa NATO’dan vazgeçilmesinin ve kendisinin Avrupa’nın savunucusu rolünü üstlenmesinin hayallerini kurmaktadır. Özetle, zaman içinde Avrupa değişmiş ve gerçekleştirmeyi vaat ettiği hedefl ere varması giderek zorlaşmıştır.

Bir bakıma AB’nin artık bir ağırlık merkezine olmadığı anlaşılıyor. Yeniden bu yapıya kavuşması için neler yapması gerekiyor?

Aslında AB’nin herhangi bir dönemde bir ağırlık merkezine sahip olup olmadığı sorgulanabilir. Belki, ilk kurulduğu dönemde, Fransızların ve Almanların birbiriyle bir daha savaşmaması için Avrupa’ya egemen bir Fransız-Alman kondominyumu kurulması bir ağırlık merkezi olarak nitelenebilir. Ancak yıllar ilerledikçe üye sayısı artmış, Fransız ve Almanların tüm Birliği yönlendiren bir ağırlık merkezi oluşturdukları düşüncesi, gerçeği yansıtmaktan uzaklaşmıştır. Buna karşılık, bir federal sistemde olduğu gibi, üye ülkelerin ötesinde yetkilerle donatılmış ve onları aynı yönde hareket etmeye sevk edecek federal benzeri bir yapı oluşamamıştır.

Böylece, AB kendini felce uğratan bir radikal eşitlikçilik tuzağına mı düşmüş bulunuyor?

Bütün üyeler eşit haklara sahip olmakla birlikte birçok bakımdan eşit değiller. Sözünü ettiğiniz radikal eşitlikçilik, Birliği felç etmekte, her üyenin Birliği kendi amaçlarına alet etme kapısını açmaktadır. Burada klasik örnek AB ile Türkiye arasında daha sağlıklı bir ilişki kurulmasını engelleyen Kıbrıs’tan başkası değildir. AB Kıbrıs’ı üye kabul ettiği zaman, komşularıyla çözülmemiş önemli sorunları olan ülkelerin bunları halletmeden üye olamayacağına ilişkin kuralını ihlal etti. Ancak, radikal eşitlikçilik Yunanistan’a Kıbrıs alınmazsa bütün genişleme sürecini veto edeceği tehdidini savurma imkanı verdi. Diğer hiçbir üye de Yunanistan’ın blöfünü görme cesaretini kendinde bulamadı. Böylece küçük bir üye tüm örgütü kurallarını ihlal etmeye zorlayarak bir ülkeyi üye kabul ettirdi ki, bu eylem AB’nin güçlü bir komşusuyla ilişkilerinde sürekli sorun yaratmaya devam ediyor.

Bu radikal eşitlikçilik karmakarışık bir örgütsel yapıya yol açıyor. Acaba Türkiye böyle yapısı karmakarışık bir örgüte girmeli mi?

Şu sıralarda üye olmak diye bir tercih zaten gündemde değil. Türkiye şeklen üye adayı bir ülke olsa da, olaylar üyelik istikametinde gelişmiyor. Ancak, AB ile ilişkiyi birkaç yönden değerlendirmemiz lazım. İlkin, AB demokrasi ve piyasa ekonomisini benimsemiş ve yerleştirmek isteyen ülkelerden oluşuyor. Benzer değerleri benimsediğini söyleyen Türkiye’nin (kendisi öyle söylüyor) AB ile güçlü bağlarını sürdürmesi gerekir. Ayrıca, Türkiye’nin iktisadi gerekçelerle de AB ile iyi ilişkiler içinde olması önem arz ediyor.

Bununla birlikte, Türkiye’nin gerek genel gerek bölgesel siyasi özlemleri göz önüne alındığında, ülkenin uluslarası alandaki rolünü sınırlayacak bir örgütün içinde yer almasının ne oranda makul olduğu sorgulanabilir. Belki bu sorunun cevabı AB ile yakın ilişkiler içinde olmaya devam etmek, üyelik sorununu ise zamana bırakmaktır.

Not: Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz, basınımız dış ilişkiler camiasının doyeni, ağabeyim ve dostum Sami Kohen’in nur içinde yatmasını dilerim. Ailesinin ve dostlarının başı sağolsun. Yokluğunu hissedeceğiz.

 

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar