Çelikte savaş başladı. Çin üretiyor, Amerika duvar örüyor, Avrupa korkuyor
Dünyada önemli bir ticaret savaşı daha tırmanışını sürdürüyor. Bu savaş çelik sektöründe. Çünkü çelik artık yalnızca otomobilin, binanın, fabrikanın, geminin veya demiryolunun hammaddesi değil. Çelik; sanayi gücü, savunma kapasitesi, enerji güvenliği, istihdam ve hatta ekonomik bağımsızlık anlamını taşır durumda. Bu nedenle bugün bu ülkelerin politikaları yalnızca kendilerini ilgilendirmiyor. Dünya, giderek sertleşen bir küresel çelik savaşına doğru ilerliyor. Ve Türkiye de bu savaşın tam merkezinde.
Çin 2025 yılında yaklaşık 961 milyon ton ham çelik üretti. Türkiye›nin üretimi ise 38,1 milyon ton oldu. Başka bir ifadeyle Çin›in üretimi Türkiye›nin yaklaşık 25 katı. Çin tek başına küresel ham çelik üretiminin yaklaşık yarısını gerçekleştiriyor. Fakat asıl sorun Çin›in ne kadar ürettiğinden çok, ürettiği çeliği nereye göndereceği. Çin ekonomisinde özellikle gayrimenkul sektöründeki zayıflamaya rağmen üretim artarak devam ediyor.
Çinli üreticiler 2025 yılında dış pazarlara 131 milyon ton çelik gönderdi. Bence bu durum artık normal bir rekabetten çıkmış durumda. Çin yalnızca çelik ihraç etmiyor; kendi kapasite fazlasını dünyanın geri kalanına ihraç ediyor. Nitekim küresel çelikte kapasite fazlası 2025 yılında 640 milyon tona ulaştı ve 2028’de 745 milyon tona çıkabilir. Yani dünya daha fazla çeliğe ihtiyaç duymadan daha fazla çelik üretmeye hazırlanıyor. Bu denklem sürdürülebilir değil.
Amerika’dan duvar, Avrupa’dan ise korku yükseliyor
ABD’ye göre çelik yalnızca ticari bir ürün değil, aynı zamanda ulusal güvenlik meselesi. Bu nedenle Amerikan yaklaşımının özeti oldukça açık; kendi çeliğimi kendim üretmeliyim. ABD, çelik ithalatına yönelik korumayı son derece yüksek seviyeye taşıdı. 2025’te çelik ithalatındaki tarife %50’ye yükseltilmişti; 2026 düzenlemeleri de birçok çelik ürünü için %50 seviyesindeki korumayı sürdürüyor.
Serbest ticaretin yıllarca en güçlü savunucularından biri olan Amerika’nın stratejik sektör söz konusu olduğunda bu noktaya gelmesi, yeni dönemin ticaret anlayışını çok iyi özetliyor.
Avrupa’nın problemi ise daha karmaşık. Bir tarafta Çin’in düşük fiyatlı ve devasa üretim kapasitesi, diğer tarafta enerji maliyetleri. Bir başka tarafta kendi uyguladığı ağır çevre standartları ve karşısında çelik sektörünü çok güçlü biçimde koruyan Amerika. Avrupa adeta iki büyük güç arasında sıkışmış durumda. Bu nedenle Brüksel de serbest ticaret söyleminin yanına artık çok daha güçlü bir kelime ekledi; o da korumacılık.
1 Temmuz 2026’dan itibaren AB’nin yeni çelik düzenlemesiyle gümrük vergisiz ithalat kotası yıllık 18,3 milyon tona indirildi. Bu, 2024 kotasına göre yaklaşık %47’lik düşüş anlamına geliyor. Kota dışındaki ithalata uygulanacak vergi ise %50. Avrupa bununla da yetinmedi; artık çeliğin sadece hangi ülkeden geldiğini değil, nerede eritildiğini ve döküldüğünü de bilmek istiyor. Çünkü Çin çeliğinin başka ülkeler üzerinden işlenerek veya yön değiştirilerek Avrupa pazarına ulaşması ihtimali Brüksel›in giderek daha fazla üzerinde durduğu konulardan biri. Dolayısıyla artık gümrüklerde sadece; malın menşei değil, nerede eritildiği, döküldüğü, işlendiği ve karbon salınımı da sorulacak.
Bugünkü tabloyu ben şöyle okuyorum: Çin; üret, kapasiteyi koru ve dünyaya sat derken, Amerika gümrük duvarı ile yerli sanayiyi koru, Avrupa ise pazarı koru, ithalatı sınırla ve karbon standardını ticaret politikasının parçası haline getir diyor.
Dün bize gümrük vergilerini indirin diyen ülkeler bugün kendi gümrük duvarlarını yükseltiyor
Ülkemiz, 2025 yılında 38,1 milyon tonluk üretimle dünyanın yedinci büyük ham çelik üreticisi konumuna yükseldi ve Almanya’nın bile önüne geçmeyi başardı. Böylesine önemli bir üretici ülkenin çelikte yaşanan küresel dönüşümü yalnızca izlemesi düşünülemez. Doğumuzda Asya üretim kapasitesi, batımızda giderek korumacı hale gelen Avrupa ve karşımızda kendi sanayisini gümrük duvarlarıyla koruyan Amerika. Türkiye tam anlamıyla çelik üçgeninin ortasında.
Çelik konusu artık milli sanayi politikası olarak ele alınmak durumunda. Ama yapılması gereken sadece ithalata duvar örmek değil; yüksek katma değerli, düşük karbonlu, enerji verimli ve teknolojik çelik üretiminde bölgesel merkez olmak olmalıdır. Elektrik ark ocaklı üretim yapımız önemli bir avantajdır. Yenilenebilir enerji kapasitemizi çelik sanayisiyle buluşturabilirsek Avrupa’nın yeşil dönüşümünü tehdit olarak değil fırsata çevirebiliriz.
Ancak zaman daralıyor. Çünkü küreselleşmenin eski kuralları değişiyor. Dün piyasalar karar versin diyen ülkeler bugün milyarlarca dolarlık sanayi politikaları açıklıyor. Serbest ticareti savunanlar bugün çeliği milli güvenlik meselesi olarak görüyor. Artık gerçek mesele, kimin kendi sanayisini ayakta tutabildiğidir. Çünkü çeliğini kaybeden bir ülke yalnızca bir sektörünü kaybetmez, sanayisinin omurgasını kaybeder.