Çocuklar, ekranlar ve şiddetin yeni biçimi
Şiddet, gençler için bir “yol” değil, çoğu zaman başka bir yol bulamamanın sonucu. Kendini göstermek için bağırmak zorunda kalan, görünür olmak için sertleşen bir kuşakla karşı karşıyayız. Bu, içinde büyüdükleri dünyanın onlara sunduğu dar seçeneklerin bir yansıması.
Dünyanın birçok yerinde aynı tartışma dönüyor: çocuklar ve gençler için sosyal medya kısıtlanmalı mı, hatta yasaklanmalı mı? Bazı ülkeler bunu açık açık gündeme alıyor, bazıları yaş sınırı tartışıyor, bazıları ebeveyn kontrolünü artırmayı konuşuyor. Herkesin bir fikri var. Ama bu tartışmaların ortak bir noktası var: Ortada büyüyen bir sorun olduğu artık inkâr edilemiyor. Sorun yalnızca ekran süresi değil. Sorun, o ekranların neyi ürettiği… Ve zaten var olan hangi kırılganlıkları büyüttüğü. Ve bu tartışmaları yeniden alevlendiren somut örneklerden biri, son haftalarda Londra’da yaşananlar oldu.
Londra’da ne oldu?
Londra’da ortaya çıkan tablo ilk günlerde kimsenin dikkatini çekmedi. Farklı okullardan öğrenciler arasında yaşanan birkaç kavga, sıradan okul çıkışı gerilimi gibi değerlendirildi. Ancak kısa sürede bu olayların birbirinden bağımsız olmadığı anlaşıldı. Çünkü kavga eden gençler, birbirlerini tesadüfen değil, sosyal medya üzerinden yapılan çağrılarla buluyordu.
TikTok ve Snapchat’te dolaşan videolarda öğrenciler kendilerini “kırmızı” ve “mavi” olarak iki gruba ayırmaya başladı. Bu renkler belirli okulları temsil etmiyordu; daha çok bir taraf seçmeyi, bir kimlik almayı ve karşı tarafı hedefe koymayı ifade ediyordu. Videolarda açık meydan okumalar yer alıyordu. “Şu saatte burada buluşalım”, “gelmeye cesaretin varsa gel” gibi çağrılar, kısa sürede geniş bir kitleye ulaşıyordu. Bu yüzden olay, okul bahçesinde çıkan bir tartışma olmaktan çıktı; önceden yönlendirilmiş, ekran üzerinden organize edilmiş bir gerilim olarak görülmeye başlandı.
Bu çağrılar sadece sözde kalmadı. Gençler gerçekten belirlenen noktalara gitmeye başladı. Karşı tarafın gelmesi beklendi, ardından kavgalar çıktı. Bu kavgaların önemli bir kısmı kaydedildi ve tekrar sosyal medyada paylaşıldı.
Her yeni video, yeni bir çağrıya, her çağrı yeni bir buluşmaya dönüştü. O yüzden mesele bir semtte başlayan ve orada kalan bir kavga değildi; birbirini besleyen bir zincirdi. Bir yerde başlayan gerginlik, başka bir mahalleye, başka bir okula, başka bir yaş grubuna taşındı. Polis devreye girdi, bazı gençler gözaltına alındı, okullar velilere uyarı mesajları gönderdi. Öğrencilerin toplu halde bulunması engellenmeye çalışıldı. Ama tüm bu önlemlere rağmen süreç tamamen durdurulamadı. Çünkü sorun yalnızca sokakta yaşanmıyordu; sokaktan önce başlıyordu.
Londra’daki olayların en kritik tarafı, şiddetin ortaya çıkış biçimi. Eskiden bir kavga olur, orada kalırdı. Bugün ise bir kavga başlıyor, saniyeler içinde yüzlerce kişiye ulaşıyor. Sosyal medya bu süreci hızlandırıyor ama sadece hızlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda şekillendiriyor.
Algoritmalar en çok dikkat çeken içeriği öne çıkarıyor. Bu içerikler çoğu zaman daha sert, daha provokatif ve daha uç davranışlar içeriyor. Böylece gençlerin karşısına çıkan dünya, dengeli bir gerçeklik değil, uç davranışların ağırlıkta olduğu bir vitrin oluyor.
Bir çocuğun ya da gencin zihnine ilk düşen şey, çoğu zaman sessiz bir uyarı değil; parlayan, bağıran, tepki toplayan görüntü oluyor. Bu da davranışı değiştiriyor. Çünkü görünürlük artık kendi başına bir değer. Tam da bu yüzden şiddet, yalnızca bir tepki değil, bir ifade biçimine dönüşüyor. Bir kavga yaşanıyor çünkü biri öfkeli olduğu için değil, aynı zamanda o kavga izleneceği için. Kavgayı kayda almak, onu dolaşıma sokmak, ondan bir sahne üretmek…
Bunlar artık olayın dışı değil, olayın parçası. Böyle olunca da şiddet, anlık bir taşkınlık olmaktan çıkıp tekrar eden bir davranış kalıbına dönüşüyor. Burada asıl mesele sosyal medyanın “kötü” olup olmadığı değil. Mesele, sosyal medyanın hangi davranışları ödüllendirdiği. Uç olanı, sert olanı, dikkat çekeni, çatışma yaratanı öne çıkaran bir sistemde gençlerin davranışı da bundan etkileniyor. Çünkü gençlik, özellikle de benlik duygusu henüz tam yerleşmemişken, dışarıdan gelen onaya daha açık oluyor. Bir paylaşımla görünür olmak, bazen gerçek dünyada karşılığı olmayan bir aidiyet duygusunu hızla üretip büyütebiliyor.
Gençlik, yalnızlık ve ait olma açlığı
Bu tabloyu yalnızca teknoloji üzerinden okumak eksik olur. Bugünün gençleri farklı bir gerçeklik içinde büyüyor. Ekonomik belirsizlik daha erken yaşta hissediliyor. Aileler daha fazla çalışmak zorunda, birlikte geçirilen zaman azalıyor. Büyük şehirlerde yaşayan gençler kalabalık içinde daha yalnız. Evde ebeveynin zihni işte, okulda öğretmenin gözü sınıfta, dışarıda herkes kendi telaşında. Genç ise kendini anlatacak, duyuracak, tutunacak bir yer arıyor.
Tam burada sosyal medya devreye giriyor. Çünkü sosyal medya, bu boşluğu hızlı şekilde dolduruyor ama derinlik sunmuyor. Bir gruba dahil olmak kolay, bir kimlik edinmek kolay, bir taraf olmak kolay. Ama bu aidiyet çoğu zaman karşıtlık üzerinden kuruluyor. “Biz” ve “onlar.” “Kırmızı” ve “mavi.” Bu ayrım ne kadar hızlı kurulursa, çatışma da o kadar hızlı ortaya çıkıyor. Çünkü genç, ait olmak için yalnızca bir gruba girmiyor; aynı zamanda bir başkasına karşı konumlanıyor.
Bu konumlanma, çoğu zaman güçlü bir duygusal heyecan da üretiyor. Birlik hissi, görünürlük, adrenalin, risk ve meydan okuma aynı anda çalışıyor. Özellikle şehir hayatının içinde kendini geri planda hisseden gençler için bu tür dijital gruplar, gerçek dünyada elde edemedikleri görünürlüğü sağlıyor gibi görünüyor. Ama bu görünürlük, kalıcı bir aidiyet değil. Tam tersine, çoğu zaman kısa ömürlü, gergin ve savunmacı bir kimlik kuruyor. Yani gençler sadece kavga etmiyor; kendilerine bir yer bulmaya çalışıyor.
Sorun şu ki, bu yer çoğu zaman güvenli değil. Çünkü sosyal medya, gençlerin ifade ihtiyacını karşılıyor gibi görünürken, aynı zamanda onları daha keskin, daha sert ve daha savunmacı hale getirebiliyor. Bu yüzden Londra’da yaşananlar yalnızca bir şehir olayı değil. Bu, yeni bir davranış biçiminin görünür hale gelmesi. Ekrandan sokağa taşan bir gerilim.
Ekrandan sokağa taşan boşluk
Bu yüzden tartışma yalnızca sosyal medyanın sınırları değil. Tartışılan şey, gençlerin kendilerini nerede ve nasıl var ettikleri. Ekran, bir kimlik alanına dönüştüğünde; görünürlük, şiddetle yan yana gelmeye başladığında; aile, okul ve toplum genç için yeterli bir karşılık üretemediğinde boşluğu başka şeyler dolduruyor. Bu boşluk bazen bir grup oluyor, bazen bir renk oluyor, bazen bir meydan okuma oluyor. Ve bazen de doğrudan kavga oluyor.
Bu nedenle sosyal medyayı yasaklamak ya da sınırlamak, ilk refleks olarak anlamlı görünebilir ama tek başına çözüm değil. Çünkü sorun yalnızca platform değil; platformun bulduğu zemin. Gençler kendilerini ifade edecek, ait hissedebilecekleri başka alanlar bulamıyorsa, o alanı dijital dünyada kuruyor. Bu alan kurulduğunda da, şiddet o alanın içine sızabiliyor. O yüzden asıl soru şu: Gençler neden kendilerini göstermek için bu yolu seçiyor? Ve biz onlara, ekranın dışında, daha güvenli, daha derin, daha gerçek bir yer ne kadar sunabiliyoruz?
Londra’da yaşananlar bu soruyu hepimize yeniden sorduruyor. Çünkü mesele sadece bir kavga değil. Mesele, gençliğin hangi boşlukta büyüdüğü. Ve o boşluğu nasıl doldurduğu. Gençlere kendilerini ifade edebilecekleri, görülmek için zarar vermek zorunda kalmayacakları, ait olmak için karşısında bir düşman yaratmaları gerekmeyecek alanlar açabiliyor muyuz? Belki de asıl soru bu. Çünkü şiddetin normalleştiği bir yerde, kaybettiğimiz şey yalnızca güvenlik değil; birlikte yaşama ihtimalimizin kendisi.