Dedemin insanları
Kürtlerin göçünü, Karadenizlilerin çetin mücadelesini izledik. Bir Allahın kulu çıkıp da 1923 senesinde topraklarını, evlerini bırakıp, Türkiye'ye göç eden mübadillerin çektiği acıları, sıkıntıları, yaşam mücadelesini filme çekmemişti. Sağ olsun Çağan Irmak bunu yaptı. Kendisine duygusal bir anımda tebrik maili attım ve yanıt alamadım, çok yoğun olduğunu düşünüyorum, herkese cevap verecek değil tabii ki. Bu filmi çektiği için kendisini kutluyorum. Ben bu filme üçüncü kuşak bir mübadil torunu olarak annem Aynur Tümbek ile gittim. Annem özellikle Gülcemal gemisi ile ilgili sahnelerde olacakları, hatta geminin ismini daha film karesi belirmeden anlatıyor ve arkasından gelen kare anlattıklarını teyit ediyordu. Özellikle annemle gittim, zira babasının yani Cemal dedemin anlattıkları daha dün gibi kulağındaydı. Dedem annesini, babasını Balkan harbinde kaybetmişti. Hem yetim hem öksüz kalmış ve teyzeleri ile 13 yaşında İzmir'de Manastır'a yerleşmeleri için yer gösterilmişti. Dedem, anneme Nausa'da hep çiftliklerini, çiftliklerinden akan dereyi, yemiş ağaçlarını, refahı ve mutluluklarını anlatır dururmuş. Anneme Rumca yüze kadar saymasını da öğretmiş. 2 sene önce anneannesi Selanik'ten İzmir'e göç eden Sevgili Anneannemi kaybedince soluğu Lozan Mübadilleri Derneği'nin yöneticileri Sefer ve Tanaş Beylerin önderliğinde düzenlediği Yunanistan gezisinde aldık. Anneme anne ve babasının bırakıp gitmek zorunda kaldığı toprakları göstermek istiyordum. Otobüste bizim gibi 40'ı aşkın kişi Türkiye'nin dört bir yanından ellerinde belgeler analarının, babalarının, dedelerinin, anneannelerinin, babaannelerinin geldiği yerleri, evleri görmek için sabırsızlanıyordu. Köy köy dolaştık. Bazen rastladığımız insanlar Türkçe konuşuyor ve bizlere sarılıyordu. Atatürk'ün çocukken kargaları kovaladığı Langaza isimli köyde 80 yaşındaki Yorgo Amca bana bizler birbirimizi seviyoruz, sorun siyasetçilerde, halkta değil dedi. Eşim Trabzon Rumcası ile köylerde birçok insanla anlaşabildi. Otobüs ile seyahat ederken Rumeli türküleri dinledik ve ağladık durduk. Geçenlerde Marta Kalyoncu ile Yeşilköy'de Eleos isimli bir Rum tavernasında yemeğimizi yerken içimden birbirimize ne kadar da benziyoruz diye düşünmeden edemedim. Türkiye gerçekten bir göç ülkesi ve hepimiz bir yerlerden göç etmiş analarımızın, babalarımızın evladıyız ve bu ülke gerçekten özel ve bu özelliğinden dolayı çok güzel.
Notlar:
Okuyucum Hasan Candan geçen hafta yazdığım yazı ile ilgili organik ürünlerin ucuzlaması ile ilgili önerilerini paylaşmış, ben de söz verdiğim için sizlerle paylaşıyor ve kendisine teşekkür ediyorum:
Öncelikle tüketicilere organik ürünlerin; belli bir tüketici grubuna hitap eden ürün olmadığı iyi anlatılmalıdır. Doğal, yöresel, köy ürünü gibi tanımlamalardan iyi ayırt edilmesi gerekmektedir. Özellikle son zamanlarda yöresel ürün satan mağazalar çoğalmıştır. Burada satılan ürünler organik ürün olarak satılmaktadır. Tüketici olarak sertifikasını sorgulaması gerekir. Burada yerel belediyeler, medya, sivil toplum kuruluşları, özellikle doktorlarımız ticari kaygıdan uzak sadece neden organik ürünlerin tüketilmesi gerektiğini iyi anlatabilmeli. Organik pazar yeri olarak tanıtımlar yapılmalı. Organik pazarlarda bazı zamanlarda bilgilendirme toplantıları yapılmaktadır. Bunların sayıları artırılabilir. Ürün fiyatının farklılığı iyi anlatılmalıdır. Bu şekilde oluşacak sinerji ile tüketicimiz daha fazla bilgi sahibi olacak ve böylece artan talep karşınında üretim maliyetleri azalacaktır. Türk insanı üretmesini bildiği organik ürünleri tüketmesini de öğrenmelidir.