Dengesi bozulmuş dünya

“Dünya” sözcü­ğü, gezegeni­mize, duygularımı­zın evrenine, algı çer­çevelerimize, iş, spor veya sanat ortamı gi­bi işlevsel alanlara, uluslararası sisteme, yeraltına, ölüye di­riye, gerçeğe sibere, öteye vs. uzanan he­men her şeye atfen kullandığımız İsviçre çakısı gibi bir kavram. Arapça’dan devraldı­ğımız bu kavramın etimolojik kö­keni, en basit ifadesiyle ahiretin karşıtına yani bu taraftaki fani dü­zene işaret etmek için kullanılmış. İngilizce terminolojideki karşılı­ğı “world” de benzer bir biçimde eski dildeki “weorold” yani insa­nın yaşadığı dönem, insanın düze­ni/evrenini anlatıyor. Kısaca söy­lemek gerekirse “dünya”, üzerinde yaşadığımız bir fiziksel bir mekân­dan çok, o mekândaki zamansallı­ğa, insani ilişkilere, bağlara, duy­gu ve düşüncelere dair bir kavram. Bu yönüyle de organik bir sistemi; birlikte nefes alan bir bütünü tarif ediyor.

Varlığını sürdürmeye çalışan her sistem gibi dünya da durmaksızın istikrar ve denge arar. Tıpkı doğa­daki gibi durmaksızın dalgalanır durulur; çürür yenilenir; bozulur, düzelir. Bazen sert krizlerle, ba­zen sessiz ve yavaş güç güç kayma­larıyla dönüşüm ritmini düzenler. İçinde yaşadığımız zamanlar tam da böyle bir balans ayarına ihtiyaç duyulan, ilişkilerdeki ritmin bozul­duğu, tansiyonun yükseldiği orga­nik bedenin, zamanın ruhu ve bi­lişsel genişlemesiyle bağlantısının kaybolmak üzere olduğu bir döne­me işaret ediyor. Bir yandan üretim ortamındaki değişim ve teknolojik atağın ürettiği yeni uygarlık düze­ni, diğer yandan bu düzenin onto­lojik bir dönüşüm içerisindeki te­mel nesnesi yani “insan”, öte yan­dan da çözülen kurumlar, kurallar ve uluslararası siyasal sistem…

Bunca değişim ve dönüşümün içerisinde küresel sistemdeki dal­galanmanın ne zaman durulacağı ve istikrarın nasıl sağlanacağı so­rusu herkesin kafasındaki temel mesele. Düzen dediğimiz şeyin ço­ğu zaman bir uzlaşının değil, bir güç mimarisinin ürünü olduğu dü­şündüğümüzde ise konu ister iste­mez güç dengesine geliyor. Bir gün gelip de tarihte her zaman olduğu gibi sistemin kalp ritmi normale döndüğünde denge nerede ve na­sıl kurulacak; sürdürülebilir ola­cak mı; model nasıl şekillenecek henüz bilemiyoruz. Ama tarih bize yorum yapabilmemiz için bazı kısa yollar sağlayabilir düşüncesiyle ge­riye bakmakta fayda var diye düşü­nüyorum.

Uluslararası sistemin tarihselliği

Uluslararası sistemin geçmiş­ten bugüne mimarisine baktığımız­da yapının bazen tek bir merkez et­rafında, bazen ikiye yarılarak, ba­zen de birbirini sınırlayan çoklu güç merkezlerinin taşıyıcı omuzların­da şekillendiğini görürüz. Başka bir deyişle uluslararası sistemler ya bir tekil merkezin yani hegemonun göl­gesinde, ya birbirini dengeleyen iki ayrı kutbun liderliğinde ya da ço­ğunluğun getirdiği nispeten karma­şık ve geçişkenliği yüksek modeller­de şekillenmiş.

Uluslararası ilişkiler alanında sıkça kullanılan ve 1970’lerden iti­baren ABD’nin küresel sistemde­ki liderlik arayışını teorik düzeyde meşrulaştırma amaçlı olarak üreti­len “hegemonik istikrar teorisi”, tek merkezliliğin sistemi daha barışçıl hale getirdiğini iddia edenlerden. Onlara göre, küresel ilişkiler ağının açık kalması, ticaret yollarının ko­runması ve liberal kuralların uygu­lanabilmesi ancak dünyayı güven­ceye alacak merkezi bir gücün ga­rantörlüğünde mümkün. Yani eğer küresel bir düzen gelişecekse onu koruyacak bir jandarmasının olma­sı lazım ve ABD bunun için biçilmiş kaftan.

Ancak bu model özellikle bugü­nün dünyasında pek de makul gö­rünmüyor. Zira dünya sistemi, hiç­bir hegemonyanın uzun süre tek ba­şına yönetemeyeceği kadar büyük ve temel mesele tek bir gücün bir dü­zen kurması değil, hiçbir gücün sis­temi bütünüyle ele geçiremediği bir yapının inşası. Henry Kissinger’ın ifadesi bu anlamda oldukça değerli; “istikrar, mutlak üstünlükten değil, kabul edilmiş bir dengeden doğabi­lir.” Peki denge nasıl sağlanır?

Dengenin dengeleyicisi rolü

Tarihte çoklu güç merkezleri­nin birbirini dengelediği klasik güç dengesi modeline verilen en belir­gin örnek 19. yüzyıl Avrupası’dır. O dönemde Büyük Britanya yalnızca dünyanın en büyük deniz gücü de­ğil, aynı zamanda Avrupa kıtasında merkezileşen güç sisteminin görün­mez denge mimarıydı. Londra’nın stratejisi basit ve tutarlıydı: Avrupa anakarasındaki dengeyi muhafaza ederek küreselleşmekte olan dünya sisteminde başka hiçbir gücün mut­lak hâkimiyet kurmasına izin ver­memek.

Lord Palmerston’un meşhur “Bri­tanya’nın ebedi dostları ya da düş­manları yoktur; yalnızca ebedi çı­karları vardır” sözü bu dönemlerin ürünüydü. Dengenin dengelenme­si büyük ölçüde Avrupa’dan iba­ret olan uluslararası sistemin kendi akışına bırakılmadan kontrol edil­mesi için gerekliydi. Bu yüzden İn­giltere’ye “Vefasız Albion” adı veril­di; kimsenin güvenmediği, sürekli taraf değiştiren ama her hal ve şart­ta zayıfın yanında yer alarak güçle­nen tarafa karşı bir denge oluşturan konjonktürel müttefik.

Bugünün dünyasına baktığımızda çok aktörlü olsa da klasik güç den­gesi modeline uymayan ve farklı bo­yutları olan bir düzenden bahsetti­ğimiz açık. Öncelikle şimdilerde be­liren yeni sistem aşırı dengesiz ve değişken. Büyük güç merkezlerinin üçü de (ABD, Rusya ve Çin ) hege­monik istikrar arayışından çok den­geyi dengelemek peşinde. Üçü de güvenilmez müttefik rolünde ve her üçü de masadaki konuya bağlı olarak yön değiştirebiliyor.

Yeni dünyanın temel özelliği, tek bir merkezin diğerlerini kontrol et­tiği bir düzenden ziyade birbirini sürekli sınırlandıran, iş birliği ile rekabetin aynı anda yaşandığı çok katmanlı bir ağ sistemi olması. ABD satranç, Çin GO, Rusya ise pokerde usta. Dünya sisteminde her katman­da denge ayrı ayrı dengelenmek zo­runda olduğundan ittifaklar da do­ğal olarak belirgin değil; puslu bir ortamdayız.

Yazara Ait Diğer Yazılar