Dikkat neden yeni bir ekonomik sermaye?

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Dikkat, yaşamımıza neyin gireceğini belirleyen kapıdır. Bu kapı sürekli açık kaldığında reklamlar, başkalarının aciliyetleri, kıyaslamalar, kaygılar, bildirimler ve algoritmalar içeri girer. Kapıyı kapatmak dünyadan kaçmak değildir; kapıyı neye açacağımızı seçmektir.

İnsanların bir konuya veya ek­rana odaklanabildiği ortala­ma dikkat süresi günümüzde dijital alışkanlıklar ve hız kültürü nedeniyle 19 saniye ile 47 saniye aralığına kadar gerilediğini gös­teren farklı araştırmalar var. Bizi ilgilendiren kısmı: Az olması.

Ya­ni dikkatimizin giderek azalması. Bu süre geçmişte dakikalarla ifa­de edilirken, yeni insan sosyolojisi, ihtimaller, beklentiler, dijital içe­rikler ve sosyal medya odak süresi­ni büyük ölçüde azaltmıştır. Böyle olunca da bunun bir ekonomisi te­sis olmuştur. İşte bugün çok özel olduğunu düşündüğüm bir konu hakkında yazacağım: Dikkat eko­nomisi!

Dikkat ekonomisi (eng. atten­tion economy), en kısa yoldan in­san dikkatini kıt bir meta olarak ele alan ve çeşitli bilgi yönetimi sorun­larını çözmek için ekonomik teo­riyi uygulayan enformasyon yö­netimine yönelik bir yaklaşımdır. Matthew Crawford'a göre, "Dikkat bir kaynaktır. Kişide çok miktarda bulunur." Thomas H. Davenport ve John C. Beck bu tanıma şunu ekli­yor: “Dikkat, belirli bir bilgi öğesi­ne odaklanan zihinsel meşguliyet­tir. Öğeler farkındalığımıza gelir, belirli bir öğeyle ilgileniriz ve sonra harekete geçip geçmeyeceğimize karar veririz.”

Dikkat ekonomisi, insanların kendilerine aktarılan bilgi zen­ginliğini işleme şeklini ifade edi­yor. Bu bir yönetsel faaliyet. Sos­yal medyada “Okuyan Anne” adıy­la bilinen, eğitimci, yazar ve çocuk gelişim uzmanı Pınar Yeşiltay Se­vim ile bir seminerde durumu tar­tışıyorduk. Hoş bir sohbet oldu ve bu sohbette kurucusu olduğu Kidz Brain’de özellikle çocuk­ların ve bireylerin dik­kat, hafıza ve öğrenme becerilerini nasıl geliş­tirdiklerinden uygula­ma örnekleriyle söz etti. Burada dikkat ekonomi­si üzerine yazmaya karar verdim. Başlayalım.

Küçük bir senaryo!

İki çalışanın aynı eğiti­me, aynı teknolojiye ve ben­zer deneyime sahip olduğunu düşünelim. Birinin günü mesaj­lar, e-postalar, toplantılar ve sü­rekli görev geçişleriyle bölünüyor. Diğeri ise günün belirli saatlerin­de kesintisiz çalışma alanı oluştu­rabiliyor.

Telefonunu uzaklaştı­rıyor, e-postalarını belirli zaman­larda kontrol ediyor ve önemli bir konuyla yeterince uzun süre kala­biliyor. Bu iki insanın çalışma sü­releri aynı olabilir. Fakat ürettik­leri düşüncenin derinliği aynı ol­mayacaktır. Dikkat; öğrenmenin, yaratıcılığın, problem çözmenin, karar vermenin, uzmanlaşmanın ve özgün fikir üretmenin temel alt­yapısıdır.

Bilgiye ulaşmak artık hiç olma­dığı kadar kolay. Yapay zekâ araç­ları birkaç saniye içinde özet çı­karabilir, alternatifler sunabilir ve metin oluşturabilir. Fakat han­gi sorunun sorulmaya değer oldu­ğunu seçmek hâlâ dikkat ister. Bir cevabın yüzeysel mi derin mi ol­duğunu ayırt etmek dikkat ister. Çelişkileri fark etmek dikkat ister.

Bilgiler arasında bağlantı kurmak dikkat ister. Bir düşünceyi hemen paylaşmadan önce olgunlaştırmak dikkat ister. Bu nedenle gelecekte insanlar arasındaki asıl fark yal­nızca bilgiye ulaşma hızından doğ­mayacak. Bilginin üzerinde ne ka­dar kalabildiklerinden, onu ne ka­dar sorguladıklarından ve özgün bir düşünceye dönüştürüp dönüş­türemediklerinden doğacak.

Bilişsel bir sermaye

Dikkat bu açıdan bir çeşit bi­lişsel sermayedir. Fakat burada önemli bir toplumsal farkı da göz­den kaçırmamak gerekir. Sessiz bir odada çalışabilmek, telefonunu kapatabilmek, toplantılara hayır diyebilmek, bakım sorumlulukla­rını devredebilmek ve sürekli eri­şilebilir olmak zorunda kalmamak herkes için eşit ölçüde mümkün değildir. Bir yöneticinin iki saat bo­yunca kapısını kapatması “strate­jik çalışma” olarak görülürken, bir çalışanın yirmi dakika mesajlara cevap vermemesi “ulaşılamamak” şeklinde yorumlanabilir. Bu ne­denle dikkat yalnızca kişisel değil, örgütsel bir kaynaktır.

Bir kurum çalışanlarından odak­lanma bekliyorsa, onlara odakla­nabilecekleri bir çalışma kültürü de sunmalıdır. Kesintisiz zaman… Gereksiz toplantıların azaltılma­sı… Mesajlara anında cevap verme baskısının sınırlandırılması…

Açık öncelikler…Bilişsel yükün gerçekçi biçimde dağıtılması…

Aksi hâlde dikkat eğitimi ver­mek, gürültülü bir odada insanlara daha iyi dinlemelerini söylemek­ten öteye geçmez.

Dikkat yalnızca performansı etkilemez

Dikkat ekonomisinin psikolojik tarafı, ekonomik tarafından daha az önemli değildir. Boş kaldığımız her an telefonu elimize aldığımız­da yalnızca zaman geçirmeyiz. Aynı zamanda sıkıntı, huzursuz­luk ve belirsizlikle kalma beceri­mizi de azaltabiliriz.

Bir zamanlar son derece doğal olan deneyimler bugün giderek daha zor gelebiliyor: Sırada bek­lemek… Yürürken yalnızca yürü­mek… Bir arkadaşın anlattıklarını sonuna kadar dinlemek… Tek bir kitapla günler geçirmek… Bir fil­min yavaş ilerleyen sahnelerine ta­hammül etmek… Cevabı hemen bu­lamadığımız bir soruyla kalmak…

Sürekli yüksek uyarana maruz kalan bir zihin, daha sakin faali­yetleri yetersiz bulmaya başlaya­bilir. Güncel araştırmalar, sürek­li yeni uyaran arayışının ve dijital içerikler arasında sık geçiş yap­manın sıkıntıyı her zaman azalt­madığını; bazı durumlarda dene­yimi daha az tatmin edici hâle ge­tirebildiğini düşündürüyor.

Bu nedenle odaklanmak yal­nızca iş bitirmek değildir. Bek­leyebilmek… Bir dürtüyü hemen davranışa dönüştürmemek… Be­lirsizliğe dayanabilmek… Sonu­cu geciktirebilmek… Bir insanı cevap hazırlamadan dinleyebil­mek… Bütün bunlar dikkatin psi­kolojik boyutudur. Dikkat, insa­nın kendi zihni üzerinde söz sahi­bi olabilmesidir.

Dikkatin kalıntısı olur mu?

Sophie Leroy’un 2009 yılında yayımlanan çalışması, görev de­ğiştirmenin görünmeyen etki­sini açıklamak için önemli bir kavram ortaya koydu: Dikkat kalıntısı.

Leroy’un araş­tırmalarına göre bir görevden di­ğerine geçtiğimizde, önceki işle ilgili düşünceler zihinde bir süre kalmaya devam edebilir. Fiziksel olarak yeni görevin başına geç­miş olsak bile dikkatimizin bir bölümü önceki işte asılı kalabilir. Bu durum, yeni görevdeki perfor­mansı zayıflatabilir. Bir rapor ha­zırlarken gelen mesaja cevap ver­diğimizi düşünelim. Mesajdan sonra toplantıya geçiyoruz. Top­lantı bitince rapora geri dönüyo­ruz. Takvim açısından üç ayrı iş yapmış olabiliriz. Fakat zihinsel açıdan hiçbirinden bütünüyle çı­kamamış olabiliriz.

Rapora döndüğümüzde toplan­tıda söylenen bir cümleyi düşü­nüyoruzdur. Toplantıdayken ce­vapladığımız mesajın sonucunu merak ediyoruzdur. Mesaj yazar­ken rapordaki yarım kalan parag­raf zihnimizde dönüyordur. Bu nedenle sekiz saat çalışmak, sekiz saat boyunca bilişsel olarak üret­ken olmak anlamına gelmez. Gün içinde çok sayıda görev tamamla­mış olabiliriz ama zihnimiz yirmi farklı yerde yarım kalmış olabilir.

Yeni zenginlik: Zamanı değil, zihni yönetebilmek

Beyin antrenörlüğü çalışmala­rında dikkat performansını değer­lendirirken yalnızca “Kaç daki­ka odaklandınız?” sorusuna bak­mam. Dikkatin kaç kez bölündüğü, her bölünmeden sonra ne kadar sü­rede geri dönüldüğü ve geçişin na­sıl yönetildiği de önemlidir. Çünkü güçlü dikkat, hiç bölünmemek de­ğildir. Bölündüğünü fark etmek ve yeniden dönebilmektir.

Uzun yıllar boyunca verimlilik, daha kısa sürede daha fazla iş yap­mak şeklinde tanımlandı. Oy­sa dikkat çağında gerçek verimlilik, aynı zamana daha fazla görev sığdır­mak olmayabilir.

Önemli olanı seç­mek…Gereksiz ola­nı dışarıda bırak­mak… Bir işle ye­terince uzun süre kalmak… Düşüncenin derinleşmesine izin vermek…

Dikkatin yeni bir statü sembolü hâline gelmesinin nedeni tam ola­rak budur.

Çünkü bugün pek çok insanın bilgiye erişimi var fakat çok az in­san o bilgiyle kesintisiz biçimde kalabiliyor. Pek çok insan konuşu­yor fakat az insan dinliyor.

Pek çok insan içerik üretiyor fa­kat az insan düşüncesini olgunlaş­tırıyor.

Pek çok insan gün boyunca meş­gul fakat çok azı gerçekten önemli olan işi yapabiliyor.

Beyin koçluğu ve eğitmenlik ça­lışmalarında dikkat kavramını yalnızca bir performans becerisi olarak ele almıyorum. Dikkat, in­sanın yaşamındaki öncelikleri gö­rünür hâle getiren temel bir gös­tergedir. Çünkü insan çoğu zaman değer verdiğini söylediği şey değil, düzenli olarak dikkatini verdiği şey tarafından şekillenir. Ailemi­zin önemli olduğunu söyleyebili­riz. Fakat birlikte geçirdiğimiz za­manda sürekli telefonumuza bakı­yorsak dikkatimizi başka bir yere vermiş oluruz.

Bir hedefin önemli olduğunu söyleyebiliriz. Fakat günün en üret­ken saatlerini sürekli küçük talep­lere ayırıyorsak önceliğimizi fiilen başka türlü belirlemiş oluruz. Din­lenmek istediğimizi söyleyebiliriz. Fakat zihnimizi gece boyunca ye­ni içeriklerle uyarmaya devam edi­yorsak beynimize gerçek bir durma alanı bırakmayız. Dikkat, niyetleri­mizle davranışlarımız arasındaki farkı ortaya çıkarır.

Dikkat gerçekten yeni statü sembolü mü?

Evet, fakat gösterişli bir statü sembolü değil. Sessiz, görünme­yen ve giderek daha belirleyici bir ayrıcalık. Telefon çaldığında he­men uzanmamak… Her tartışma­ya katılmamak… Her haberi bilmek zorunda hissetmemek... Bir insa­nı gerçekten dinlemek… Bir kitabı bitirmek… Bir beceride yeterince uzun süre kalmak… Dikkat, yaşa­mımıza neyin gireceğini belirleyen kapıdır.

Bu kapı sürekli açık kaldığın­da reklamlar, başkalarının aci­liyetleri, kıyaslamalar, kaygılar, bildirimler ve algoritmalar içe­ri girer. Kapıyı kapatmak dünya­dan kaçmak değildir. Kapıyı neye açacağımızı seçmektir. Modern çağda özgürlük yalnızca istediği­miz bilgiye ulaşabilmek değildir. Ulaşılabilir olan her şeye bak­mak zorunda olmadığımızı bil­mek de özgürlüktür.

Belki gele­ceğin gerçek zenginliği daha faz­la şeye sahip olmak değil; daha az şeyin zihnimizi yönetmesine izin vermektir. Çünkü dikkati­mizi nereye verdiğimiz yalnızca günümüzün nasıl geçtiğini be­lirlemez. Zaman içinde nasıl düşündüğümüzü, ne üret­tiğimizi, hangi ilişkileri kurduğumuzu ve so­nunda kim oldu­ğumuzu da be­lirler.

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 13.779,39 -0,14 %
Dolar 47,6982 0,15 %
Euro 55,1325 0,46 %
Euro/Dolar 1,1558 0,30 %
Altın (GR) 6.649,93 2,01 %
Altın (ONS) 4.341,95 2,39 %
Brent 81,5190 -1,49 %