Dolarizasyon problemi nasıl çözülür?

Tuğrul BELLİ
Tuğrul BELLİ GÜNDEM t.belli@turkishbank.com

Türkiye’de 1984 yılındaki kambiyo rejimi düzenlemesiyle ilk defa yerleşiklerin döviz tevdiat hesabı açmasına imkan sağlanmıştır. O günden beri de dolarizasyon giderek artan bir problem olarak karşımıza çıktı. Bu imkanın sağlandığı ve sonrasında 1990 yılında tam konvertibiliteye geçildiği yıllarda enflasyon oranları yüzde 50’nin üzerindeydi. TL reel faizlerin çoğu zaman negatifte kaldığı böyle yüksek bir enflasyon ortamında yerleşiklere dövize yatırım imkanı sağlanması doğal olarak bu enstrumana daha ilk günden güçlü bir talep oluşturdu.

984 öncesindeki yüksek enflasyon ve eksi reel faiz dönemlerinde tasarruf sahipleri birikimlerinin değerini korumak için bazı yollara başvurmuşlardı. Ancak o dönemlerde hem enstrumanlar, hem de yatırım imkanları çok kısıtlıydı. Yurtdışına ancak bağlantıları olan yüksek gelir seviyesine sahip şahıslar döviz çıkarabiliyordu. Ülke içinde ise gayri-menkul ve (daha çok ziynet şeklinde) altın yatırımları söz konusuydu. Borsa çok yeniydi ve bir yatırım aracı olarak görülmüyordu. (Hâlâ da öyle, maalesef!) Yurtiçinde döviz tasarruf hesabı açılabilmesiyle sadece çok zengin bireyler değil, orta sınıflar da tasarruflarını çeşitlendirme ve dolayısıyla risklerini azaltma imkanına kavuştular. Basitçe “bütün yumurtalarını aynı sepete koymama” düsturu ile hareket eden bir tasarruf sahibi açısından birikimlerinin bir kısmını dövize yatırmak mantıklı olabilirdi ve öyle de oldu.

Normal şartlarda konvertibilite ülkeyi rasyonel ekonomik temeller üzerinde yönetmek açısından kamu üzerinde güçlü bir baskı unsuru bile olabilirdi. Ancak hiç de öyle olmadı. 90’lı yıllardaki koalisyon hükümetleri bütçe açığını artırarak adeta ekonomiyi aşırı canlandırma yarışına girdiler. Tabii ki, bu hesapsız yarışın sonucu daha da yüksek enflasyon oldu. 90’lı yıllarda ortalama TÜFE yüzde 80’i de geçti. Hızla artan enflasyon karşısında TL faizler reel olarak eksiye düştü. Şartlar böyleyken Tansu Çiller’in piyasa ile faiz konusunda kavgaya girmesi konvertibilite sonrası ilk döviz krizimizi de beraberinde getirdi. Parasının pula döndüğünü gören yatırımcı ise o günden sonra ne zaman elverişli bir imkan bulduysa tasarruflarının önemli bir kısmını dövizde tutmayı yeğledi.

Açık söylemek gerekirse o günden beri tasarruf sahipleri hiçbir zaman gerçek anlamda ters para ikamesine (dövizden TL’ye geçiş) yönelmediler. Sadece zaman zaman verilmek zorunda kalınan süper TL faizlerle bir süreliğine döviz alımlarını durdurdular, o kadar. (Bir tek 2008 küresel krizinde DTH’ların dolar toplamında belirgin bir gerileme söz konusu. Bu da büyük ölçüde o dönemde Euro’nun dolar karşısında çok hızlı ve yüksek değer kaybından kaynaklanıyor.)

Bugün geldiğimiz noktada Türkiye sadece Dünyadaki dolarize gelişmekte olan ülkelerden herhangi biri değil, Dünyada en yüksek oranda dolarize olan ülke. Bundan öte dövize yatırım olgusu kah döviz büroları gibi kurumsal oluşumlar sayesinde, kah medya ve sosyal ortamlarda geniş yer bulması ile diğer hiçbir ekonomide olmadığı kadar kültürel kodlarımızın içine işlemiş durumda. İktisadi analizlerde bu olgu çoğu zaman es geçilmekte, ve sonuçta da yanlış politikalar uygulanmakta. (Dolarizasyona salt toplam mevduat içindeki oran olarak bakmayın. Yurtdışındaki menkul varlıklar, banka ve evdeki altınlar, nakit olarak tutulan dövizleri vs. de ekleyin. O zaman toplam ülke tasarruflarının çok ama çok büyük bir kısmının dövizde olduğunu görürsünüz.)

Esasen, tabii ki Türk vatandaşlarının döviz varlıkları Türkiye’nin de döviz varlığı anlamına gelebilir. Ama “gelebilir” ile “gelir” arasında bir fark var. Eğer siz Türkiye’de enflasyon başta olmak üzere iktisadi koşulları normalleştirir, yatırım ortamını geliştirir, şirketlerin ve şahısların uzun vadeyi görerek plan yapabilmelerini sağlar ve de adil ve tarafsız bir hukuk düzeni ortamı oluşturursanız, o zaman TL’ye dönme ve ülke içinde reel veya finansal yatırım yapma konusunda kimse tereddüt etmeyecektir. Kısa vadede ise para politikası ile dolarizasyonu terse çevirmek değilse bile artış hızını durdurmak mümkün. Bunun için de bugün Merkez Bankası’nın “bekleneni” yapması yeterli olacaktır.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Asıl risk jeo-politik 14 Ocak 2021