Enflasyon neden daha hızlı düşmüyor?
Mayıs 2023 seçimleri sonrasında uygulanan "rasyonel politikalara geçiş" programı yaklaşık üçüncü senesini doldururken, enflasyonun son 12 aylık dönemde %30 bandında takılı kalması "enflasyon neden düşmüyor?" sorusunu beraberinde getiriyor.
Sene başında, 2026 sonu itibarıyla enflasyonun %31 seviyesinden %22-25 bandına inmesi konusunda iktisatçılar büyük ölçüde hemfikirdi. Gelgelelim, sene başındaki güçlü baz etkilerine umut bağlamış olan bu tahminler yanılgıya düştü. Zira yılın ilk iki ayında oldukça yüksek gelen ocak ve şubat enflasyonu, yıllık fiyat artış oranını düşürmek şöyle dursun %31,5 seviyesine yükseltti.
Yılın bu olumsuz başlangıcı sonrasında yıl sonu tahminleri %26'lı seviyelere revize edildi. Hemen ardından İran savaşı patlak verdi. Savaşın enerji fiyatları ve kur üzerinde yarattığı baskılar ve uluslararası tedarik zincirlerinden gelmesi beklenen ikincil etkiler ile yıl sonu tahminleri %29'lu seviyelere revize edildi. Piyasa profesyonellerinin tahminleri halen bu seviyelerde seyrediyor. Neden %29, %30 ve üzeri değil? Kanımca bu sorunun bilimsel dayanağı zayıf. Daha çok İngilizce'de "wishful thinking" diye ifade edilen, Türkçeye belki "Niyet hayır, akıbet hayır" deyişiyle tercüme edilebilecek bu yaklaşım, %30'ları telaffuz etmemeyi ve bu şekilde beklenti kaynaklı enflasyon yaratmamayı amaçlıyor bence. Öte yandan, mevcut trendin devam etmesi durumunda yıl sonu enflasyonunun %30'ların üzerine çıkma ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerekiyor.
"Güçlü ekonomiye geçiş" ve "rasyonel politikalara geçiş"
Şimdi bir karşılaştırma yapalım ve dezenflasyon sürecinde geldiğimiz noktanın tarihsel bir perspektiften baktığımızda ne anlam ifade ettiğini anlamaya çalışalım.
Kıyaslama yapmak amacıyla yakın tarihimizin en başarılı dezenflasyon programı olarak nitelendirilebilecek olan 2002-2004 dönemi ile 2023-2026 dönemini karşılaştıralım.
2002 döneminin en belirgin özelliği, Kemal Derviş reformları ile tanımlanmış kapsamlı bir kalkınma programını uygulamaya koymuş olmasıydı. Merkez Bankası bağımsızlığının kanunla güvence altına alınması, BDDK kapsamında bankacılık sektörünü kapsamlı ve muhafazakâr bir denetime tabi tutacak sağlam bir yapı oluşturulması, mali disiplin, şeffaflık ve kurumsallık prensiplerini odağına alan özelleştirme yasaları ve net bir takvime sadık kalan bu reformlar, ciddi bir yeniden yapılanma ve kredibiliteyi beraberinde getirdi. AB'ye yakınsama hikayesi ve IMF bu kredibiliteyi güçlendirdi.
Her ne kadar Derviş'in "Güçlü Ekonomiye Geçiş" programının esas ağırlığı kamu ve maliye politikası olsa da, programın bir o kadar kıymetli olan diğer boyutu ciddi bir parasal sıkılaşmayı da içermesiydi. Bu programa kıyasla 2023 sonrası uygulanan program ise "güçlü ekonomiye geçiş" gibi bizi daha yukarıya taşıyacak iddialar içeren kapsamlı bir kalkınma programı olamadı. Onun yerine Eylül 2021 sonrası uygulanan "irrasyonel" politikaların oluşturduğu zararı kontrol altına alabilmek, erimiş Merkez Bankası rezervlerini yerine koymak, baskılanmış fiyatları serbest piyasaya uyumlu hale getirebilmek gibi daha mütevazı bir "hasar kontrolü" amacı güden bir “rasyonel politikalara geçiş” amacı güdüldü. Bu amaçla, ana motoru para politikası olan bir finansal istikrar programı uygulandı.
Bir tarafta para ve maliye politikalarının iki kanaldan çalıştığı kapsamlı bir reform ve kalkınma programı, diğer tarafta para politikası ağırlıklı bir program varken, elbette dezenflasyon başarısının birinci programda daha etkili olması beklenir.Ben bu yazıda daha farklı bir boyuta dikkat çekmek istiyorum. İki programı salt para politikası açısından karşılaştırdığımızda da çarpıcı bir fark ortaya çıkıyor.
Normal şartlarda, kaldırılmak istenen bir yük iki kola paylaştırıldığında, her kola düşen ağırlık hafifler, aynı yükü tek kolla taşımaya kalkarsanız o kola çok daha fazla yük binmesi gerekir. Oysa tablo beklenenin tam tersini gösteriyor. İki dönemde de enflasyon sorunu benzerdi, ama tüm politika araçlarının devrede olduğu 2002 sonrasında para politikası daha ağır bir faiz yükü taşıdı. Para politikasının tek başına kaldığı 2023 sonrasında ise bu yük daha hafifti. Yani karşımızdaki tablo, yalnızca daha kapsamlı bir kamu politikası desteğinin eksikliğini değil, para politikasının da 2002'ye kıyasla daha az sıkılaştırmayı tercih ettiği bir programı gösteriyor.
Reel faiz karşılaştırması
Yandaki şekilde 2002 sonrası dönemde enflasyon (mavi çizgi) ve politika faizi üzerinden hesaplanmış reel faiz (kırmızı çizgi) görünüyor. Bu şeklin iki ucuna odaklanmak basit bir karşılaştırma yapma imkânı sağlıyor. İlk iki sene Şubat 2002-Şubat 2004 dönemini gösterirken, son iki sene ise Haziran 2024-Haziran 2026 dönemini gösteriyor.
Şubat 2002-Şubat 2004 dönemini kapsayan 2 senede, %73'ten %14,3'e inen bir enflasyon oranına karşılık, Haziran 2024-Haziran 2026 dönemini kapsayan 2 senede ise enflasyon %72'den %32'ye düştü. Yani enflasyondaki başlangıç noktası hemen hemen aynı iken varışta erişilen nokta 2002 dönemine göre 18 puan fazla kaldı. Savaşın olmadığı bir senaryoda bu fark belki 15 puanlara inecekti, ancak genel argüman pek değişmeyecekti.
Peki bu iki dönemin görece para politikası sıkılığı nasıldı? Para politikasını politika faizi üzerinden hesaplanan reel faiz üzerinden değerlendirecek olursak, ilk dönemde ortalama reel faiz %6 iken ikinci dönemde ortalama reel faizin yaklaşık %3 seviyesinde kaldığını görüyoruz. Daha da önemlisi, yandaki şekilde net bir şekilde görülebildiği üzere, 2002 ortasından itibaren ciddi şekilde düşmeye başlayan enflasyona rağmen reel faiz artarak devam ederken, 2005 son çeyreğinden 2008 sonuna kadar geçen yaklaşık üç yılda reel faiz ortalama %6 dolayında seyretti, 2007 yazında %10'a kadar yükseldi ve bu süre boyunca bir kez bile negatife düşmedi.
Reel faizdeki bu duruş, 2003 yılından itibaren tek hanelere inen enflasyonun rehavetine kapılmadan parasal disiplini devam ettirme iradesinin net bir örneğidir. Bu kararlı duruşla kazanılan kredibilite, yatırım ortamını iyileştirerek küresel sermaye girişlerini hızlandırmış, rekor reel faize rağmen sermaye girişleri ile potansiyel üretim kapasitesi artarak, büyümeden feragat etmeden dezenflasyon mümkün olmuştur.
Son söz
2002 örneği, güzel dizayn edilen bir para politikasının asla rehavete kapılma lüksü olmadığını göstermesi açısından, küresel likiditenin 2009 sonrası döneme kıyasla çok daha sınırlı olduğu bir ortamda bile güçlü bir ülke hikayesiyle sermaye girişini rekor seviyelere çıkarabildiğini ispatlaması açısından kıymetlidir.
2021 sonrasındaki politika hatalarının gerek kredibilite, gerekse parasal aktarım mekanizması üzerinde yarattığı derin bir hasar oluştu. Ancak ihtiyaç duyulan kredibiliteyi kazanabilmek için 2002 sonrasında reel faiz bazında çok daha ağır bir bedel ödendiğini unutmamak lazım. 2002 yılları bize bir taraftan acı reçete olmadan enflasyonu düşürmenin zorluğunu öğretirken diğer taraftan ödenen bedel sonrasında gelen kredibilite sayesinde yüksek faize rağmen yüksek büyümenin de mümkün olduğunu gösterdi.
Bugün küresel likidite 2002'ye kıyasla çok daha bol olup bu bolluk başta Hindistan ve Meksika olmak üzere pek çok gelişmekte olan ülkeye rekor sermaye girişi olarak yansıyor. Türkiye'nin bu bolluktan payını 2002'deki kadar alamaması da likidite kıtlığından değil, kaybedilen kredibilitenin yerine yenisinin henüz konamamış olmasından kaynaklanıyor. Yazının başında sorduğumuz "enflasyon neden daha hızlı düşmüyor" sorusunun cevabı tam da burada gizli. Zira 2023 sonrası dönemde kaybedilen kredibilitenin tekrar yerine konamadığını, hasar bu kadar büyükken ilaç da yetersiz kalınca enflasyonun aynı hızda düşemediğini görüyoruz.
