Enflasyonun asıl kaynağı: Tarımda sürdürülemezlik, hizmette yapışkanlık ve sistematik politika körlüğü
Türkiye’de enflasyon tartışması uzun süredir yanlış zeminde yapılıyor. Her ay açıklanan manşet TÜFE rakamları üzerinden geçici başarı hikâyeleri yazılıyor, birkaç ay süren göreli yavaşlamalar “kontrol altına alındı” söylemiyle pazarlanıyor.
Oysa ortada kontrol altına alınmış bir sorun yok; sadece ertelenmiş bir yapısal kriz var. Çünkü Türkiye’de enflasyon, artık konjonktürel bir dalgalanma değil, yanlış politikaların fiyatlara yerleşmiş halidir.
Bugün gelinen noktada iki alan, enflasyonu sürekli yukarıda tutan ana motorlar haline gelmiştir: hizmetler ve gıda. Bu iki alanın ortak özelliği, para politikasıyla doğrudan bastırılamamaları ve devletin uzun süredir politika üretmekten kaçındığı alanlar olmalarıdır. Bu nedenle yaşanan sorun ne geçicidir ne de dış kaynaklıdır; yerli ve yapısaldır.
Hizmet enflasyonu: Beklentiyle çalışan bir fiyat mekanizması
Hizmet enflasyonu, tüm dünyada en zor düşen kalemdir. Ancak dünyada “zor düşen” ile Türkiye’deki “hiç düşmeyen” arasında kritik bir fark vardır. Gelişmiş ülkelerde hizmet enflasyonu, ücret artışları ve kira sözleşmeleri nedeniyle gecikmeli çalışır; ama bir çıpa vardır. Türkiye’de ise bu çıpa tamamen kopmuştur.
Bugün Türkiye’de hizmet fiyatları artık maliyet, verimlilik ya da rekabet üzerinden değil; gelecekte beklenen enflasyon üzerinden belirlenmektedir. Bu durum, hizmet sektörünü adeta kendi kendine çalışan bir enflasyon makinesine dönüştürmüştür.
Kiralar bunun en net örneğidir. Konut arzı yıllardır artmamakta, nüfus ve hane sayısı yükselirken sosyal konut politikaları kâğıt üzerinde kalmaktadır. Sonuç olarak kira fiyatları, barınma ihtiyacının değil, belirsizliğin ve beklentinin fiyatı haline gelmiştir. Aynı durum eğitim ve sağlık için de geçerlidir. Kamunun geri çekildiği her alanda özel sektör fiyatı sınırsızca belirlemekte, hanehalkı ise bu fiyatları ödemek zorunda bırakılmaktadır.
Bu noktada artık şunu kabul etmek gerekir: Türkiye’de hizmet enflasyonu bir “piyasa sorunu” değil, kamu kapasitesi sorunudur.
Gıda enflasyonu: Tarım politikasızlığın fiyat etiketi
Ancak hizmetler ne kadar sorunluysa, gıda tarafındaki tablo çok daha vahimdir. Çünkü burada sadece fiyat artışı değil, üretimden kopuş söz konusudur. Türkiye’de gıda enflasyonu artık ne kuraklıkla, ne mevsimsellikle, ne de küresel fiyatlarla açıklanabilir. Açıklanması gereken şey şudur: Türkiye neden üretemiyor?
Bu sorunun yanıtı nettir: Çünkü Türkiye’nin uzun süredir gerçek bir tarım politikası yoktur.
Asıl sorun: Tarımda sistematik dağınıklık
Türkiye’de tarım, uzun süredir plansız, korumasız ve yönsüz bırakılmıştır.
1.Üretim yapısı çökmüştür
-Ortalama tarım işletmesi büyüklüğü 6–7 hektardır.
-AB’de bu rakam 16–18 hektar, ABD’de yüzlerce hektardır.
-Küçük, parçalı ve verimsiz yapı maliyetleri kalıcı olarak yükseltmektedir.
2. Girdi politikası yoktur
-Mazot, gübre ve yem fiyatları dövize endekslidir.
-Çiftçi ne ekerse eksin, maliyeti kontrol edememektedir.
-Destekler geç, yetersiz ve öngörülemezdir.
3.İthalat refleksi tarımı çökertmiştir
-Hayvancılıkta yem ve canlı hayvan ithalatı kalıcı hale gelmiştir.
-İthalat, fiyatı düşürmek yerine yerli üreticiyi tasfiye etmiştir.
-Bugün fiyat artıyorsa bunun nedeni “yetersiz üretim”tir; bu da ithalatla çözülmemiştir.
4.Lojistik ve hal sistemi çağ dışıdır
-Soğuk zincir yetersizdir.
-Tarladan sofraya uzanan zincirde 4–5 aracı vardır.
-Fiyat artışının önemli kısmı üretimde değil, zincirin ortasında oluşmaktadır.
Sonuç şudur: Türkiye’de gıda fiyatları, yalnızca arz–talep dengesine değil; kur, maliyet, belirsizlik ve politika boşluğuna duyarlıdır.
Tarımda planlama yerine reaksiyon
Türkiye’de tarım politikası, üretimden önce değil; fiyat arttıktan sonra devreye girmektedir. Bir ürün pahalandığında ithalat kapısı açılmakta, birkaç ay sonra üretici üretimden çekilmekte, ertesi yıl aynı ürün çok daha pahalı hale gelmektedir. Bu döngü yıllardır tekrar etmektedir.
Bu yaklaşımın adı politika değildir; reflekstir. Ve refleksle yönetilen bir tarım sistemi, fiyat istikrarı üretemez.
Küçük üretici kapanı
Türkiye’de tarım işletmeleri küçük, parçalı ve sermayesizdir. Bu yapı, yalnızca verimlilik sorununa yol açmaz; aynı zamanda çiftçiyi tamamen girdi fiyatlarına bağımlı hale getirir. Mazot, gübre ve yem fiyatları arttığında çiftçinin kaçacak alanı yoktur. Üretimi azaltır, hayvancılıktan çıkar, toprağı terk eder. Bu da bir sonraki dönemde daha yüksek fiyat olarak geri döner. Bu noktada tarım desteklerinin yetersizliği kadar, öngörülemezliği de sorundur. Çiftçi ne kadar destek alacağını, ne zaman alacağını, hangi ürüne yönelmesi gerektiğini bilmeden üretim yapmaya zorlanmaktadır. Böyle bir sistemde planlama değil, hayatta kalma vardır.
İthalat: Fiyatı değil, geleceği pahalandıran araç
Türkiye’de tarımda en çok başvurulan araç ithalattır. Ancak bu araç, yıllardır yanlış kullanılmaktadır. İthalat, geçici arz açığını kapatmak için değil; yapısal sorunları ertelemek için devreye sokulmaktadır. Hayvancılık bunun en çarpıcı örneğidir. Yem üretimi planlanmadan, mera alanları korunmadan, hayvan ithalatıyla fiyat düşürülmeye çalışılmış; sonuçta yerli üretici sektörden çıkmış, fiyatlar daha da kırılgan hale gelmiştir. Bugün gıda fiyatları bu kadar yüksekse, bunun nedeni “yetersiz ithalat” değil; ithalata rağmen üretimin çökmüş olmasıdır.
Faizin çaresizliği: Arz sorununa faizle müdahale olmaz
Bu tablo karşısında politika faizini artırmak, sadece ekonomik aktiviteyi yavaşlatır; enflasyonu üreten alanlara dokunmaz. Çünkü bu enflasyon, talep fazlasından değil; arz yetersizliğinden beslenmektedir.
İnsanlar barınmaktan vazgeçmez. Gıdadan tasarruf edemez. Çocuğunu okula göndermemeyi seçemez. Bu nedenle faiz artışı, bu kalemlerde fiyat düşüşü yaratmaz; sadece gelir dağılımını bozar ve yoksullaşmayı derinleştirir.
Çözüm: Tarımı ve hizmetleri yeniden kurmadan enflasyon düşmez
Tarımda gerçek reform ne demektir?
-Ulusal üretim planı: Hangi ürünün nerede, ne kadar üretileceği piyasanın insafına bırakılamaz.
-Girdi egemenliği: Mazot, gübre ve yem stratejik alan olarak ele alınmadan gıda enflasyonu kontrol altına alınamaz.
-Üreticiyi korumayan ithalat biter: İthalat, üretimi desteklemediği sürece fiyat istikrarı değil, bağımlılık üretir.
-Lojistik ve hal reformu: Üretici ile tüketici arasındaki zincir kısaltılmadan fiyatlar düşmez.
Hizmetlerde kamu geri dönmelidir
-Konut arzı artırılmadan kira sorunu çözülmez.
-Eğitim ve sağlık kamusal bir omurga olmadan hizmet enflasyonu düşmez.
-Kayıt dışılık azaltılmadan maliyet denetimi yapılamaz.
Sonuç: bu enflasyon yanlış tercihlerin faturasıdır
Türkiye’de enflasyon sorunu, yüksek bir oran sorunu değil; yanlış bileşenlerden beslenen, yapışkan bir yapı sorunudur. Hizmet ve gıda fiyatları kontrol altına alınmadan, manşet enflasyondaki her düşüş geçici kalacaktır.
Bu nedenle artık temel soru şudur: “Enflasyon yüzde kaç?” değil, “Hangi fiyatlar neden düşmüyor?”
Bu soruya verilecek doğru yanıt, kalıcı fiyat istikrarının da anahtarıdır
Türkiye’de yaşanan enflasyon ne kaderdir ne de dış güçlerin eseridir. Bu tablo, tarımı ihmal eden, hizmetleri piyasaya terk eden ve yapısal reformları erteleyen bir anlayışın doğal sonucudur. Bu nedenle artık şu sorularla yüzleşmek gerekir:
Faiz kaç olacak? değil, Tarımı nasıl ayağa kaldıracağız? Konut, eğitim ve sağlığı nasıl kamusal dengeye oturtacağız?
Bu sorulara cesur ve tutarlı yanıtlar verilmeden, enflasyon ne düşer ne de düştüğüne kimse inanır.
Son sözler: “Zamanla fark edersin ki , herkes seni anlamak zorunda değil , bazı insanlar senin yolunun tanığı değil, sadece bir durağıdır.” Anonim
“Bilgeliği bozan iki şey vardır: Konuşman gerektiğinde susmak, susman gerektiğinde konuşmak” Fars Atasözü