Engelliliğe nasıl bakıyoruz? Başarı hikayesi mi, hak meselesi mi?

Av. M.İHSAN SEÇKİN

Engelli bireylerden söz eder­ken çoğu zaman iki yanlış ya­pıyoruz: Ya onları acınacak insan­lar gibi anlatıyoruz ya da hayatla­rını yalnızca “ilham veren başarı hikayesi” başlığına indirgiyoruz. Bu yaklaşım, aslında engelliliği ki­şisel bir mesele gibi ele almamız­dan kaynaklanıyor. Oysa engelli­lik, salt bireysel bir durum değil; insan hakları, eşitlik, erişilebilir­lik, insan onuru ve toplumsal so­rumlulukla doğrudan ilgili, çok da­ha geniş bir konu.

Tarih, elbette engellerine rağ­men üreten, düşünen, mücadele eden, hatta dünyayı değiştiren en­gelli bireyleri kayda geçiriyor. On­lar, hem kendi engellerine hem de toplumun önlerine çıkardığı en­gellere rağmen hayattan çekilme­diler.

Louis Braille, küçük yaşta gör­me yetisini kaybettikten sonra bu­gün bütün dünyada kullanılan Bra­ille alfabesini geliştirdi. Bu, mil­yonlarca görme engelli insanın bağımsız hayata, bilgiye ve eğiti­me erişimini kolaylaştıran tarihi bir adımdı. Thomas Edison, işit­me engeline rağmen ampul, fo­nograf ve film kamerası gibi bu­luşlarıyla modern dünyayı derin­den etkiledi; sesi kaydedip yeniden dinlenebilir hale getiren çalışma­larıyla çağının seyrini değiştirdi.

Helen Keller, hem görme hem işit­me engeline rağmen yazdı, konuş­tu ve engelli hakları alanında unu­tulmaz bir isim haline geldi. Judy Heumann ve Ed Roberts ise çocuk felcinin yol açtığı bedensel engel­leriyle engelli hakları mücadelesi ve bağımsız yaşam hareketinin en etkili isimleri arasında yer aldılar. Erişilebilirlik ve eşitlik talepleri­ni kişisel bir ihtiyaç olmaktan çı­karıp toplumsal hak mücadelesi­ne dönüştürdüler. Frida Kahlo da engelinden kaynaklanan fiziksel acıları sanatına yansıtarak kalıcı bir iz bıraktı.

Müzik dünyasında Beethoven başlı başına bir örnektir. İşitme kaybı onu bestecilikten uzaklaş­tırmadı; en güçlü eserlerini, işitme sorunlarının ağırlaştığı dönemde ortaya koydu. Benzer şekilde Ste­vie Wonder, Andrea Bocelli ve Ray Charles da görme engellerine rağ­men müzik dünyasında çok özel bir yer edindiler.

Türkiye’den baktığımızda da çok renkli simalar var. Küçük yaş­ta görme yetisini kaybeden Aşık Veysel, sazı ve sözüyle Anado­lu’nun hafızasında yer eden büyük bir halk ozanı oldu. Cemil Meriç, görme yetisini kaybettikten son­ra da düşünce dünyamıza yön ve­ren eserler üretmeye devam etti. Kani Karaca ise sesi ve yorumuyla Türk musikisine kendine özgü bir renk kattı.

Yalnızca azim hikayeleri üzerinden okumak…

Bu örnekler elbette kıymetlidir. Ancak engellilik meselesini yalnız­ca azim ve başarı hikayeleri üze­rinden okumak eksik kalır. Çün­kü engelli bireylerin önündeki asıl güçlük, çoğu zaman günlük yaşam­da karşılarına çıkan fiili engeller­dir: Bozuk ya da işgal edilmiş kaldı­rımlar, rampası bulunmayan bina­lar, erişime uygun olmayan toplu taşıma araçları, sesli uyarıların ve yönlendirme işaretlerinin yer al­madığı kamusal alanlar, ekran oku­yucularla uyumlu olmayan dijital sistemler, adalete erişimi güçleş­tiren adliye binaları… Buna bir de önyargı ve toplumsal duyarsızlık eklendiğinde, sorunun bireysel sı­nırların ötesine geçtiğini ve belir­gin bir eşitsizliğe dönüştüğünü gö­rüyoruz. Oysa engelli bireylerin de eğitime, sağlığa, işe, bilgiye, adalete ve kamusal hayata herkesle eşit bi­çimde ulaşabilme hakkı var. Ger­çek eşitlik tam da burada başlar.

Engelleriyle değil, yaptıklarıyla hatırlanan bu insanlar, engelliliğe bir başarı hikayesi olarak değil, bir hak meselesi olarak bakılması ge­rektiğini hatırlatmalı bize. Asıl so­ru da şu olmalı: Onların azmini al­kışlamakla mı yetineceğiz, yoksa eşit, erişilebilir ve hak temelli bir dünya kurmak için gerçekten so­rumluluk alacak mıyız?

Yazara Ait Diğer Yazılar