Fed – Hazine mutabakatı: Küresel piyasalarda ‘yeni son’ ve EM riskleri
Küresel finansın kalbi Washington’da, son yetmiş beş yılın en kritik “kurumsal boşanmalarından” biri olan 1951 Fed-Hazine Anlaşması (The Accord), bugünlerde bizzat Trump’ın Fed Başkanı adayı Kevin Warsh tarafından masaya yatırılıyor. Warsh’un “Yeni Mutabakat” çağrısı, ilk bakışta sadece Amerikan bürokrasisine dair teknik bir revizyon gibi görünse de, aslında gelişen ülke ekonomileri (EM) ve Türkiye gibi sermaye piyasaları için “kuralsız bir fırtınanın” habercisi olabilir.
1951’den 2026’ya: Bağımsızlık illüzyonu mu?
1951 Anlaşması, Fed’in İkinci Dünya Savaşı sonrası hükümetin borçlanma maliyetlerini sübvanse etme görevini sona erdirmiş ve ona para politikası üzerinde özerklik kazandırmıştı. Warsh’un iddiası ise net: Fed, son yirmi yıldaki devasa tahvil alımlarıyla (QE) bu bağımsızlığı zaten fiilen yitirdi ve Hazine’nin “arka bahçesi” haline geldi. Şimdi önerilen “Yeni Mutabakat”, bu durumu resmileştirmeyi, yani Fed’in bilanço kararlarını Hazine’nin borçlanma stratejileriyle senkronize etmeyi amaçlıyor. Kevin Warsh’un önerisi, 1951 yılında Fed’e bağımsızlığını kazandıran tarihi anlaşmanın güncellenmesidir. Ancak bu bir “güncelleme” değil, Fed’in direksiyonuna Hazine Bakanlığı’nı (Scott Bessent) oturtma hamlesi olabilir. Buna göre:
1 Getiri eğrisi kontrolü (YCC) ve DXY üzerindeki baskı
Warsh’un önerdiği bu eşgüdüm, Fed’in serbest piyasa yerine Hazine’nin borçlanma maliyetlerini gözeterek hareket etmesi demek.
Piyasa etkisi: Eğer Fed, uzun vadeli tahvilleri (10 ve 30 yıllıklar) Hazine’nin istediği seviyede tutmak için alım yaparsa, bu “gizli bir parasal genişleme” olarak algılanır.
DXY (Dolar Endeksi): Normalde faizlerin artması doları güçlendirir; ancak Fed bağımsızlığını kaybederse, piyasa bunu “enflasyonist bir risk” olarak görür ve Dolar Endeksi’nde (DXY) beklenmedik bir zayıflama görebiliriz. Yatırımcı güveni sarsılırsa sermaye ABD dışına kaçabilir.
2 “Shift to Bills” (Kısa Vadeliye Geçiş) operasyonu
Metinde geçen Fed’in portföyünü kısa vadeli bonolara (T-bills) kaydırma planı, aslında piyasaya likidite enjekte etme yöntemidir.
Mekanizma: Fed elindeki uzun vadeli kağıtları satıp kısa vadeli olanları alırsa, uzun vadeli faizler üzerindeki baskıyı azaltır. Bu da mortgage faizlerini ve kurumsal borçlanma maliyetlerini aşağı çeker.
Analiz: Bu, Trump yönetiminin istediği “ucuz kredi” ortamını sağlar ama Fed’in enflasyonla mücadele cephanesini (bilanço daraltma - QT) elinden alır.
3 Fed’in “Bağımsızlık” priminin kaybolması
Piyasalar Fed’in kararlarını rasyonel verilere göre aldığını bildiği için bir “güven primi” öder.
Risk: Eğer Bessent (Hazine), Fed’in ne kadar tahvil alacağına “yumuşak veto” (soft veto) koyabilir hale gelirse, Fed artık bir merkez bankası olmaktan çıkıp “Hazine’nin arka bahçesi” haline gelir.
Sonuç: Bu durum, 10 yıllık tahvil faizlerinde (US10Y) *”Risk Primi”*ni (Term Premium) artırır. Yani enflasyon beklentileri yükseldiği için yatırımcılar daha yüksek faiz talep etmeye başlar.
Peki, Fed’in “Hazineleşmesi” gelişen piyasalar için ne anlama geliyor?

Gelişen piyasalar (EM) için "Likidite Serabı"
Warsh-Bessent ikilisinin planladığı “kısa vadeli bonolara geçiş” (Shift to Bills), piyasaya devasa bir kısa vadeli likidite pompalayabilir. Bu durum, ilk etapta küresel risk iştahını artırarak EM’lere yönelik bir sermaye akımı başlatabilir. Ancak bu bir “serap” niteliğindedir. Fed bağımsızlığının erozyona uğraması, ABD dolarının “rezerv para” statüsündeki güven primini sarsacaktır. Bağımsızlığını yitirmiş, siyasi ajandaya (düşük mortgage faizi, düşük kamu borç maliyeti) eklemlenmiş bir Fed, enflasyon beklentilerini çıpalayamaz. Bu da ABD 10 yıllık tahvillerinde “vade primi”nin (term premium) yükselmesi ve küresel oynaklığın kalıcı hale gelmesi demektir.
Türkiye sermaye piyasaları: Fırsat mı, tehdit mi?
Türkiye gibi dış finansman ihtiyacı yüksek ve enflasyonla mücadele sürecindeki ülkeler için bu “Yeni Mutabakat” iki ucu keskin bir bıçaktır.
Sermaye akımları ve volatilite: Fed’in Hazine ile uyumlu şekilde uzun vadeli faizleri aşağı çekme çabası, carry trade trafiğini hızlandırabilir. Borsa İstanbul ve TL cinsten varlıklar için kısa vadeli bir “bahar havası” yaratabilir. Ancak Fed’in enflasyon savaşçısı kimliğini yitirmesi, küresel çapta emtia fiyatlarını yukarı çekerek Türkiye’nin ithal enflasyon riskini tetikleyebilir.
Doların güven problemi: Eğer Warsh planı, Fed’i Hazine’nin “veznedarı” konumuna düşürürse, küresel yatırımcı portföy çeşitlendirmesinde dolardan uzaklaşabilir. Bu, altının ons fiyatında yeni zirveler anlamına gelirken, Türkiye gibi ülkelerin rezerv yönetimi ve dış ticaret dengesi üzerinde yeni bir stres testi yaratacaktır.
Kredi maliyetleri: Türkiye’nin dış borçlanma maliyetleri (CDS ve Eurobond spreadleri), sadece içerideki makroekonomik verilere değil, Fed’in “öngörülebilirliğine” de bağlıdır. Siyasi bir Fed, öngörülebilirliği öldürür. Öngörülebilirliğin bittiği yerde, Türk şirketlerinin ve hazinesinin uluslararası piyasalarda ödeyeceği “belirsizlik primi” artar.
Sonuç: Yeni başlangıçların yeni sonları
Kevin Warsh’un önerdiği mutabakat, aslında küresel finans sisteminde bir “Yeni Son”dur. Bağımsız merkez bankacılığı paradigmasının sonu. Bu yeni dönemde, “veriye dayalı” para politikasının yerini “seçime dayalı” maliye politikası aldığında, gelişen piyasaların işi her zamankinden daha zor olacaktır. Türkiye sermaye piyasaları, bu yeni dalgaya sadece para politikasıyla değil, yapısal reformlar ve rasyonel çıpalarla hazırlanmak zorundadır. Zira küresel ligde “hakemin” (Fed) taraf tutmaya başladığı bir oyunda, sadece en güçlü oyuncular ayakta kalabilecektir.