Geçip giden zamanları bir yerlerde bulsam
Hürmüz Boğazı’nda neler oluyor tedirginliği ile geçen haftaların ardından ateşkes görüşmelerinin bir süre daha devam edeceği ve tekrar savaşın aynı hızda başlamasının düşük ihtimal ile fiyatlandığı bir döneme geçtik.
Varlık fiyatlarında geçen haftaya kadar ayıların önderliğinde yaşanan sert satışların ardından bu sefer tam tersi yönde ilerleyen hızını almış bir boğa sürüsü ile karşı karşıyayız. İçerde de dışarda da durum pek farklı değil.
ABD endekslerinde başta S&P 500 olmak üzere tarihi zirveler test edildi, zirvesini henüz yenileyemeyen endeksler de rekora oldukça yakın. BIST 100 Endeksinde de 13.200- 13.400 bandının aşılması ile birlikte teknik olarak hedef giren 14.500 tarihi zirvesine çok yaklaştık. Savaşın temelinden etkilediği petrol fiyatlarında şu aşamada anlamlı bir geri çekilme olmadığını da söylemek gerekiyor, Brent petrol fiyatları 90 dolar varil üzerinde seyrederken, artık yeni normal olarak adlandırılan 80- 100 dolar bandının geçerli olacağını düşünenlerin sayısı giderek artıyor.
Kurda denge piyasaya bırakılmamalı
Peki bu durum ne anlama geliyor, daha yılın başında bizim merkez bankamız da dahil olmak üzere petrol fiyatlarının 60 dolar civarında kalacağı tahmin ediliyordu, hatta kasım ayında ABD’de yapılacak olan ara seçimleri Trump kazanmak istiyorsa petrolün düşmesini sağlamalı yorumları sıklıkla yapılıyordu.
Yüksek enerji fiyatları daha yüksek enflasyon buna bağlı olarak azalan talep ve tüketim devamında da daha düşük bir ekonomik büyüme anlamına geliyor. ABD içinde de artık %2 enflasyon hedefinin tarihe karıştığını dile getirenler ekseriyette. Bizde gidişata bakacak olursak, yılın başında %25 olarak şekillenen enflasyon tahminimi %30 olarak revize ettim. Bu tahmin ateşkese bir şekilde varılacağı ve enerji fiyatlarının daha yukarı gitmediği, tedarik zincirinin daha da bozulmadığı bir dünyayı modelliyor. Mevcut kur rejimi ile dolar kurunun aylık %1.2 civarında yükselişine izin verilmekte.
Daha önce de dile getirdiğim gibi kur konusunda tam anlamıyla dengenin piyasaya bırakıldığı bir yöntemi ben de desteklemiyorum. Aşırı volatilite ilk planda finansal piyasalarda tedirginlik yaratıyor ancak sonrasında oluşan belirsizliğin reel ekonomiye ve istihdama yarattığı yansımalar daha kalıcı ve bozucu oluyor. Dolayısıyla belirli ölçülerde rezerv kullanarak dolar kurunda belirli bir stabilite getirilmesi çabası son derece normal. Burada bana göre doğru olmayan ise, izlenen yöntemin katılığı.
Doları tutacağız derken euroyu kaçırıyoruz
İhracat pazarımız ve turizm açısından güneyi rakibimiz kuzeyi ise misafirimiz olan euro bölgesini ele alalım. Dolar tüm dünya para birimleri karşısında değer kazanırken, euro da diğerleri gibi değer yitirmekte, biz dolar kurunu belirli bir seviyede tutacağız derken, euro kurunun düşüşüne neden oluyoruz. Burada rekabetçi kur tartışmalarına girmek istemiyorum, ancak makul olan çok büyük sermaye girişleri ya da verimlilik artışları yaşanmadıkça enflasyon ile kur hareketinin belirli bir dengede gitmesidir. Enflasyonun %2-%3 bandını aylık olarak yukarı zorladığı bir yerde kur da buna yakın bir seyir izlemelidir.
Alternatif olarak da dolar kuru değil yarım dolar ve yarım euro olarak hesaplanan döviz sepetinin arzu edilen nispette hareketine izin verilmesi daha uygun bir seçenek olabilir, bu sayede euro kurunun düşüşünün de önüne geçilebilir. Dış ticaret partnerlerimizin kurları ile enflasyonunu dikkate alınarak hesaplanan reel efektif kur endeksi TL değerlenmesini net biçimde gösteriyor, dezenflasyon süreci için kur önemli ancak şu aşamada global ölçekte jeopolitik riskler ile kontrol edemediğimiz değişkenler ön planda, ortalık sakinleşmedikçe her şeyi aynı anda yapmayı denemeyi bırakmalıyız.