Gelecek provası

Yaprak ÖZER
Yaprak ÖZER HAYATIN İÇERİĞİ

Neredeyse “…gözümü kapasam-açsam gitmiş olsa…” diyecek kadar bunaltan 2020 iyilik ve kötülüğün eşit şekilde taht kurduğu, çaresizlik ile umudun birbirine gömüldüğü karışık bir dönem.

Hayatımın uzun yıllarını formatlı eğitimden geçerek tükettim. Bildiğimiz yerli yabancı okul sistemi! İlave olarak sertifika programları. Şanslı olanlardan biri olduğumu gizleyemem. Tabii kişinin kendisini eğitmesidir asıl önemli olan diyebilecek kadar farkındalık taşıdığımı da saklamayacağım...

Bu duygular içinde hayatımın şu ana kadar geçen hiçbir evresinde, kişisel eğitimim, farkındalığım konusunda 2020’de olduğu kadar çığır açmadım. Üstelik herkesten kopuk, uzakta ve yalnız… Formatsız, akreditasyondan uzak ve küratörsüz… Bu kadar çok okuma yaptığım, bu kadar çok kişiye kulak verdiğim, bu kadar çok canlı tartışmaya katıldığım, bu kadar çok insana değdiğim, deneyimlediğim, gitmeden gördüğüm, tanımadan konuştuğum, filtresiz ulaştığım bir yıl olmadı.

Bu paradoksu paylaşmak üzere Columbia Üniversitesi’nin Uluslararası Danışma Kurulu Üyesi, ayrıca bir düşünce ve araştırma platformu olan Columbia Global Centers (CGC) İstanbul’un Kurucu Direktörü İpek Cem Taha’yı seçmem tesadüf değil…  CGC İstanbul, bu üniversiteye giden şanslı mezunların yanı sıra evrensel tartışmalara önem veren herkesin yararlandığı bir merkez. 2020’de eve kapanmamızla birlikte, üniversitenin entelektüel kapılarını sonuna kadar açan merkez, aklınıza gelecek her konuda değerli isimleri konuşturdu. Hayalinizden geçmeyecek kişilerle buluşturdu.

Taha’nın NTV’de dünyaya yön veren liderlerle röportajlarını anımsayabilirsiniz. Eğitim ve sosyal sorumluluk çalışmalarında yüksek profili çizen bir kişi. Işık Üniversitesi, Robert Kolej mütevelli heyetlerinde. Kültür, sanat toplumsal dokumuza katkı sağlayan örneğin SAHA gibi organizasyonlarda kurucu ve yönetim kurulu üyeliği yapıyor. Türkiye’de kadın konularına en başta da ekonomik bağımsızlıklarına kavuşabilmeleri için katkı sağlayan KAGİDER’in kurucularından.

Bu sohbeti 2020’nin son bir iki günü içinde gerçekleştirdik. Bazı cümlelerdeki zaman kaymasından gözlemleyeceksiniz. Yılın sonuna 1 eklenince diğer bir yıla geçmiyorsunuz. Daha büyük rakamlar eklenince de. Ben bu yıl sonunda gerçekten idrak ettim. 2020 hep bizimle olacak çünkü diğer yıl dönümlerinden daha fazla geleceğin şifrelerini taşıdığına inanıyorum. Bu nedenle Taha’yla görüşmeye özel anlam yüklediğimi söyleyebilirim. Şu alt başlıklara özellikle dikkat çekerim; “küratörsüz”, “filtesiz”, “formatsız”, “akreditasyondan uzak”. Geleceğin sosyal dokusuna ışık tutmaya çalışan bu metni, youtube kanalımdan izleyebilirsiniz.

Yaprak Özer: Sohbetimizin önemli bölümünü eğitime ayırmak istiyorum. Okulların kapanmasıyla eğitim kurumlarının önemi adeta azalıyormuş gibi dururken, tam tersine farkındalığımız arttı. Nasıl yorumluyorsun?

İpek Cem Taha: İstanbul araştırma merkezimiz ve dünyadaki yapılanmamızla ilgili bir başlangıç yapayım. Yaklaşık 10 yıl önce Columbia Üniversitesi’nin Uluslararası Danışma Kurulu Üyesi oldum. Bu sayede üniversitenin dünyada kritik gördüğü, diyaloğa, bilgi üretimine, kültüre etki sağladığını düşündüğü şehirlerde araştırma merkezleri açacağına şahit oldum. Çin gibi Brezilya gibi… Orta Doğu coğrafyasında Arapça konuşulan ülkeler içinde de Amman öne çıkmıştı araştırma merkezi için… Resimde Türkiye’yi görmeyi arzuladım ve Türkiye’nin dünyada önde gelen bu diyaloğa katkıda bulunan ülkeler arasında yer almasını önemsedim. İstanbul’u 2011-2012 döneminde çalışmalara dahil ettik. Türkiye’nin yanı sıra bölgede Tunus ve Amman’la, Paris’le yakın çalışıyoruz. Bazen de Nairobi’yle, Bombay’la programlar yapıyoruz. Amerika bazlı bir kurumla çalışmama rağmen beni çeken tarafı, küresel diyaloğun içinde Türkiye’den kurum ve kişilerin bu diyaloğun içinde yer alması.

COVID’in paradoksunda gelirsek, inanılmaz bir yıl geçti. Bizler şanslıyız. Belli imkanı olan, evinde internet bağlantısı, cebinde belli bir ek parası olan insanlar için gerçekten kendini geliştirme fırsatı… İnsan bazen şunu söylüyor: Okullara hatta üniversite eğitimine gerek var mı diye kendimizi sorgulayabiliriz. Tüm dünyada ve Türkiye’de de ekonomik sorunlar, yoksulluğun derinleşmesi, kapsama alanında olmayanların kapsama alanından iyice çıkması, kayıplar ve bu kayıpları devletlerin veya toplumun hayırseverlerinin, sivil toplumun sübvanse etmesinin zor olacağı bir noktadayız… Gelişmiş ülkelerde de odakları var.

Tezatların ve belirsizliklerin yaşandığı bir ortam… Ama öte yandan dijitalleşme fırsatının ve eğitimde, iletişimde dijitalleşmenin mecburiyetten devletlerin-kurumların-kişilerin ve ailelerin gündemine girmesi hatta büyükanne ve babanın dijitalleşmek zorunda kalması… Bunlar zaten olan trendlerdi ama formel bir şekilde yatırım, strateji yaparak eğitim kurumları ile devletler gündemine aldı. Paradoks dizini yaşanıyor. 

Yaprak Özer: Okullara - üniversitelere gerek var mı, bu kısmı tekrar cımbızlamak istiyorum… var mı gerçekten? Uzaktan çocuk büyütmekten yakından çocuk büyütme fazına geçtik. Ebeveynler eğitimin içine girdiler ne olup ne bittiğini daha iyi gördüler. Çocuğumun okuduğu cümle ayrıştırıcı mı  kapsayıcı mı… eksik ve yanlışı var mı… Uzun lafın kısası, okulsuz bir dünya üniversitesiz bir meslek ve kariyer olabilir mi?

İpek Cem Taha: Net bir yanıtım yok ama yani şunları gözlemliyoruz: Aslında insanoğlu bir prova yaşadı. Televizyonun icadından beri belki bir prova yaşıyoruz. Radyodan da öte belirleyici bir araç, bir dönüştürücü oldu. Daha önce sinemalar vardı belki… Birbirimizle etkileşimimizde birbirimize yakın olmaya birbirimizle aynı mekanda olmaya ne kadar ihtiyacımız var. COVID-19 mecburiyetten dolayı bize dayatmış vaziyette… Yani birbirimizle aynı mekanda olmadan işimizi gücümüzü okulumuzu yapabiliyorsak, hatta seçimde oy vermeyi dahi yapabilir durumdayız.

Bizim birbirimize ne kadar ihtiyacımız var? Okul ve öğrenme tarafında bunu düşünürsek, zaten üniversitelerde birtakım derslerin bazı etkileşim gerektirmeyen, dersi anlatma bölümleri diyelim buna… önceden kaydedilip sunulması da mümkün… Bunu biliyoruz. Ve bu sunumda da tamam dikkat dağılabilir… O göz göze temas yok… Bir grup içerisinde öğrenme, birbiriyle dayanışarak veya birbiriyle yarışarak veya birbirini sorgulayarak öğrenme kısmı olmasa bile yani verilen bir bilgiyi alma, hazmetme kısmını elbette ki yapabiliyoruz. Okullar sadece sunmak ve sunan kişiden o bilginin alınması, belli kitapların okunması, belli bir sistematik içerisinde yorumlanıp sunulması ve tartışılmasının ötesinde. Ben okullara, üniversitelere halen ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu arada özellikle Batılı toplumlarda veya Amerika gibi yerlerde birçok çok elit üniversite ve okulların pahalılığı da insanları düşündüren bir unsur… Hibrit bir yönteme mutlaka geçiş olacak; bazı yerlerde daha fazla bazı yerlerde daha az… Ama biz bunun adeta provasını yaptık. İş yerlerimizde de bunu gözlemleyeceğiz. Birçok büyük Amerikalı finans kurumunun örneğin New York gibi yerlerden çıkıp başka yerlerde daha ucuza ve daha küçük ofisler tutup, böylelikle bu provasını yaptığımız uzaktan çalışma sistemini, işin belli bölümlerinde çalışanlara yönelik düşünerek masraf kıstığını görüyoruz. Ben bu trendlerin devam edeceğini düşünüyorum.

Ama ne kadar hızlı ne kadar verimli ve neyi kaybederek… dengesi önemli olacak… O hibrit yöntemde insan - teknoloji dengesi… Zaten internet üzerinden birçok farklı sistem var. Gidip her konuda ve her seviyedeki fiyatta ders alabiliyorsunuz. Gitar çalmayı da öğrenebilirsiniz, kuaför olmayı da öğrenebilirsiniz. Rekabet fazlalaştı, bilgi demokratik bir şekilde dağıtılıyor ama aynı zamanda ortalıkta akreditasyonu olmayan bilgiler de var.

Yaprak Özer: Habercilikte de!

İpek Cem Taha: Tabii biz bunu habercilikte de görüyoruz, üniversiteler bir standardizasyon, bir akreditasyon anlamında var olmaya devam edecek ama üniversiteler de toplumun diğer unsurları gibi kendilerini yenilemek zorunda kalacaklar. Yeni neslin günde kaç saatini internette, aplikasyonlarda geçirdiği birbirleriyle etkileşimine, taleplerine ve önceliklerine göre de değişecektir. Bir de işin ekonomik unsuru var.  Yani maliyetleri düşürecek mi? Kalite başka bir şey… Daha ona gelmedik. Çünkü eğitimin kalitesi de çok önemli…

Yaprak Özer: Kaliteye gelmeden önce “akreditasyonu olmayan eğitim” “küratörü olmayan iletişim”… Demek ki, o merkezi sistemden ademi merkeziyetçi bir noktaya gelince, sistemsizlikten şikayet edeceğiz. Orada da kalite geliyor diye düşünüyorum.

İpek Cem Taha: Çok düşündürücü sorular hepsi… Ve bir bakıma çok da korkutucu bir bakıma da heyecanlı, bu alanları konuşmak… Geçenlerde bir sohbetimiz oldu. Orada ben de bir sohbete dahildim. İsmi, “Tehlikeli Kamusal Alanlar”… Bu sosyal medyadan söz ettik. Diyeceksin niye sosyal medya tehlikeli, neden tehlikeli kamusal alan ama… New York Times’dan bir katılımcı, hukuk profesörü bir katılımcı vardı. Şu konuşuldu: Yalan haber, kaynağı olmayan veya bir ideolojiyi dayatmak adına yapılmış haber, aslında çok sayıda ve bombardıman halinde kullanıldığında adeta sansürden daha etkili ve daha yıpratıcı bir silah haline dönüşüyor. Devletin rolüyle ilgili gibi geliyor bu konuştuklarımız… Bu boyutundan düşünebiliriz. Devletin birçok rolü var; sosyal ve sosyal adalet yönü var. Sağlık eğitim gibi hizmetleri sunma, düzenleyici rolü var. Hakem olucu ve hukukun üstünlüğünün ortada olduğunu gösteren yaklaşımları olması bekleniyor devletlerin…

Şimdi burada bir bakıma şunu diyebiliriz: internet - sosyal medya bir özgürlüktür. Haber alma ve verme hakkını ille kurumsal yapı kurup o yapı üzerinden “yapmak zorundasın” dayatmasının dışında bunu demokratikleştirmiştir. İlgili herkes her konuda nutuk atabilir, yazı yazabilir, video yükleyebilir, birçok mecrada izlenebilir. Hatta sıfırdan odamdan haber kanalı bile açabilirim. Belki de çok başarılı olabilirim. Şimdi iyi örnekler var, kötü örnekler var. Demokratikleşme tarafı, bu fırsatın tanınma yönü gerçekten güzel çok iyi… Ama işte orada akreditasyon tarafı; mesela bir haber - yorum yaptığımda bunu neye dayanarak yapıyorum? Bazen bilerek, bilmeyerek, araştırmayarak yapabilirim. Her şeyin kaynadığı bir dönemdeyiz. Çünkü haber programlarında da görmüyor muyuz? Perspektifi arttırmak adına 8-10 kişilik gruplar konuşuyor ama aslında herkes veya birçok kişi kendi oturduğu ideolojiden konuşuyor. Yani o noktadan her şey nasıl görünüyorsa… Bu bütün dünyada olan bir şey sırf Türkiye’de değil… Türkiye’de desteksiz atılıp, arkası takip edilemiyor.

Eğitime bağlamak istiyorum. Devlet eğitimi kapsayıcı hale getirmeye on yıllardır çalışıyor. Belki de bunu daha iyi yapıyor. Türkiye’de 200’ün üzerinde üniversite var daha ne istiyorsun diyebilirsiniz… Eğitimin içeriğini tartışabileceğimiz ortam yok, ideolojisinden geçtim… Düzeltmek ve nötralize etmek lazım. 21. yüzyıla getirmek lazım.

Ben de 3 çocuk annesiyim. Hepsi evden okula gidiyor ve ben ilgili bir anneyim ama sonuçta anneler babalar çocuklarının eğitim sürecine tanıklık etme konumundalar… Çünkü okula giderdi çocuk, eve gelirdi ödevini yapardı ödevini gördük. Şimdi okullara ve öğretmenlere bir yandan haksızlık oluyor. Çünkü sahne sanatçısı edasıyla güzel bir şekilde ders anlatmaları bekleniyor belki… Onların hata yapma payı kalmadı. Tarzları, ilgileri, konuşma biçimleri her şey mercek altına alındı.

Türkiye bence yüzlerce yıllık tarihe sahip çok çok kıymetli bir ülke… Sadece bizim için değil… Birikimlerimizin olduğunu düşünüyorum. Bunu gelişmenin büyümenin adımları olarak düşünüyorum. Elimizdeki kaynaklarla daha verimli, rasyonel olabiliriz. Daha iyi yetişmiş nesiller yetiştirebiliriz. İnsan iyi olabilir ama fırsat eşitliği… Sadece, “evet ilkokula - ortaokula - liseye gittim hatta üniversiteye gittim” demekle olmuyor, tamam ama ne alıp çıktın? Toplumsal anlamda dünyaya mesaj verebilen ülkemiz var mı? Dünyaya ne üretiyoruz? Üretmiyoruz demiyorum, bu üretimleri nasıl çoğaltabiliriz? Baskılarla mı çoğaltabiliriz? Bu üretimleri daha çok düşünce özgürlüğüyle, insanları daha az kalıplara koymaya çalışmadan mı yapabiliriz? Bu soruları sormamız lazım. Çünkü bir yerden patlıyor. Bu da ekonomi, COVID diyoruz, o şu bu diyoruz hepsi esasında onlarca yıllık sorunların bir şekilde dışa vurumu…

Yaprak Özer: Resmin hepsini burada tamamlamamız mümkün değil ama toplumsal mesajlar, eğitimin kalitesi, devletin rolü... Çok büyük başlıklar ifade ettik. Eğitimde felsefe ve/veya ahlak derslerinin eksikliğini ben şahıs olarak damarlarımda hissediyorum. Şimdi dönelim yeniden kurgulayalım diyebilir miyiz? Ve biraz uzatayım, Columbia Webinar’larını izlediğimde, farklı konular var hayatımızda… Şehirleşme. Çevre ve birey ilişkisi. Sağlık… İslamofobi yalnızca birkaçı. Pandemiden dolu bir şeyle çıkar mıyız?

İpek Cem Taha: Şahsi düşüncem, Türkiye’de en yoğun olarak hissettiğim, bir seferberlik hissi olmalı… Sağlıkta yaşadık. Ama biz ideolojileri tartışıyoruz, tartıştığımız ideolojiler ideoloji olmaktan çıkıyor, konuşacağımız konular başka olmalı… Birlikte yaşamayı öğrenmek için, ilk önce birlikte yaşamaya söz vermemiz lazım. Birlikte yaşama hissi, sevgi saygı iletişim dilinden, husumetleri bir tarafa bırakmaktan geçiyor ve toplumun kaynaklarını ki, parasal kaynaklar değil sadece. Devletler, bireylere sundukları veya sunmadıkları fırsatlarla veya verdikleri haksız cezalarla büyük.  Ben İpek olarak kendi yolumda gidemiyorum… Oturduğum ülke, ülkemin kuralları, sunduğu eğitim önemli… Şanslı bile olsam, bir yerde kadınlar için çok kullanılan o cam tavan sözkonusu. Her bireyin cam tavanı toplumun ve devletin koyduğu cam tavandır. Bunu aşanlar olabilir ama biz ortalamadan bahsediyoruz. Birtakım kurumları kurup, ben mezun oldum demekle de olmadığını görüyoruz. Yani master doktora yapmış insanlar var ortada… Ama konulardan uzaktalar…

Üniversiteye iş bulmak için mi gidersin yoksa üniversitede kendini geliştirmek bir anlamda da anlam üzerine toplum üzerine kendin üzerine, hayat üzerine düşünmek için mi gidersin? İşin renginin veya çeşitliliğinin arttırılmasına ön ayak olabilecek yine devlet… Türkiye’de çok sayıda üniversite var. Bunlardan 131’i devlet, 78 kadar da vakıf üniversitesi. Vakıf üniversiteleri, çıtayı yükseltti. Devlet üniversitelerinin çok köklü olanları da kaynak eksikliğinden çok etkilendi. Kaynak eksikliğiniz olduğu zaman, beyin göçüne direkt yol açmış oluyorsunuz. Bunlar da önemli konular…

Yaprak Özer: Bireysel cam tavan benzetmesi hepimizin aynı gemide olduğunu ifade ediyor. Bazen de büyük bir umutsuzluk yaratıyor doğrusu… Columbia Üniversitesi’den buraya gelebilir misin?

İpek Cem Taha: Deneyeyim… Yani Columbia tabii çok şanslı bir kurum… 250 yılı aşan eğitim hikayesi var. Çok büyük kaynakları var. Ve aynı zamanda bu kaynaklar araştırma için kullanılıyor. Araştırma da inovasyon demek ve tüm ülkelerin itici gücü bence bu yenilikçi yaklaşımlar… O yüzden çok çok çok önemli…

Yaprak Özer: Büyük kaynakları olan bir kurumun devlet kaynağına yaslanmadığını, okulun adeta bir iş geliştirme operasyonu içerisinde gelir çeşitlendirdiğini görüyorum.

İpek Cem Taha: Evet… Yani çok yönlü ve çok kapsamlı bilimsel araştırmaların büyük bütçeleri yine devletten gelir. Ancak bireylerin, mezunların ekonomik katkısıyla ve vakfiye sistemleri oluşturarak bu okullar bu kadar kaynak yaratabiliyor. Bu vakfiye sistemleri de bir yandan okulun masrafları ve öğrencinin ödeyeceği burs imkanlarına, çok büyük ölçüde bursla okuma ve hatta okula kabul alınırken bursa başvurup başvurmamanız, özellikle Amerikalıysanız, hiçbir fark yaratmıyor. Dolayısıyla sadece ne seviyede olduğunuzla alınıyorsunuz. Şimdi burada tabii vergi mevzuatı Türkiye’de önemli bir konu… Amerika’da bu vakfiye sisteminin, Türkiye bu konuya uzak değil ama eğitimde çok sıkı kullanılmasının bir sebebi de bundan doğan vergi avantajı… Bu vergi avantajı elbette ki hayırseverlerin bu tür kurumlara bağış yapmalarını çok kolaylaştırıyor. Bizdeki oranların çok üstünde… Dolayısıyla hani bir bu yönünü belki söylemek önemli olur.

Bunun ötesinde oradan buraya gelip hani aynı gemide olma hissi ve dünyaya üretme hissi var. Yani şimdi şunu diyebiliriz: Çin neden dünyada bir güç sahibi? Çünkü dünyaya satıyor, dünyaya üretiyor. Biz bunu mesela hangi alanda yapıyoruz? Diziler alanında yapıyoruz, dünyaya bir üretim yapıyoruz. Bilgisayar oyunlarında da yapıyoruz. Internet aplikasyonlarında da yapıyoruz. Beyaz eşyada da yapıyoruz. Birçok başka alanda da yapıyoruzdur ama stratejimizi, bu planlarla 10 - 20 - 30 yıl sonra ideolojik açıdan bakarak değil, nasıl bir dünyada yaşayacağız? Ne tür insan tiplerine, insan gücüne, ne tarz kabiliyet ve yetkinliklere ihtiyaç olacak? Yani biz birbirimizle biraz didişmeyi bırakıp da enerjimizi, beynimizi, olan birikimimizi bir toplum olarak, geleceğe birlikte koşmak ve dünya için kendimiz için üretmek, dünya vatandaşı olması ötesinde dünya toplumları arasında gerçekten saygıdeğer, üretken, takım oyuncusu bir ülke olabilir miyiz mesela? Bunları düşünmemiz gerekiyor.

Bence bu COVID günlerini, geleceğe dair ipuçlarına bakarak, olumlu yönünü değerlendirmeye devam edelim. Tabii ki olumsuzluklarıyla savaşmaya devam edeceğiz. Ama bu süre içerisinde farklı yaklaşımlar, bu dijitalleşme, özellikle şeffaflık, hayatımıza ne kadar çok girebilirse ne kadar dönüştürücü olabilirse hepimize faydası var, eğitime de tabii ki…

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Ne şiş yansın ne kebap 25 Aralık 2020