Gezegeni kurtarmak pahalı bir uğraş
Bir zamanlar dünyayı kurtarmak, ideallerle, inançla, belki biraz da cesaretle olurdu. Şimdi kredi kartıyla oluyor. Modern dünyanın ironisi şu: gezegeni kurtarmak pahalı bir uğraş. Bir PwC araştırmasına göre, tüketiciler sürdürülebilir ya da çevresel olarak sorumlu şekilde üretilmiş ürünler için ortalama yüzde 9,7 daha fazla ödeme yapmaya hazır olduklarını söylüyorlar.
Capital One Shopping’in araştırmasına göre ise, sürdürülebilir ürünler benzer kalitedeki geleneksel muadillerine kıyasla yüzde 27,6 daha yüksek fiyata satılıyor. Gıda özelinde tablo daha da çarpıcı: 181 ülkede yapılan geniş ölçekli bir çalışmaya göre, çevresel sürdürülebilirlik puanı yüksek gıdalar, düşük puanlı ürünlere göre neredeyse her pazarda daha pahalı. Aslında sürdürülebilir üretimin maliyeti, klasik üretime göre yalnızca yüzde 10–30 daha fazla. Yani gerçek çevreci üretim o kadar pahalı değil; pahalı olan, insanların vicdanını rahatlatmak için satılan sürdürülebilirlik imajı.
Yeşil kapitalizm
Geri dönüşüm, organik gıda, yeşil enerji, sürdürülebilir moda…Hepsi iyi niyetle başlamıştı. Ama artık “yüksek bilinçli” bir tüketici sınıfının kendini ayırt etme aracına dönüştü. Pazarlama dili öyle zekice inşa edildi ki “bilinçli tüketici” kavramı sessizce “ayrıcalıklı tüketici”ye evrildi.
Sanki gezegenin kurtuluşu da bir tür lüks hizmet gibi: Küresel ısınma, yeterince geliriniz varsa ilgilenebileceğiniz bir hobi. Böylelikle yeni bir inanç sistemi kuruldu: Yeşil Kapitalizm. İbadeti ise doğru insan olmak üzerine değil doğru tüketici olmak üzerine kurulu. Kurtuluş reçetesi: “Al, ama doğru ürünü al.”
Yani sistemin kendisiyle değil, onun ürettiği suçluluk duygusuyla baş et. Kömürle çalışan bir fabrikada üretilmiş organik tişörtünü giy, plastik şişeye doldurulmuş “eko-su”yunu iç, sonra gönül rahatlığıyla elektriğini fosil yakıttan alan telefonunu kullanarak #SürdürülebilirYaşam etiketiyle paylaş. Kendini iyi hisset, çünkü mesele gezegen değil, ne kadar bilinçli göründüğün.
Tüketim bir kimlik inşası
Tüketim artık sadece ihtiyaç değil, kimlik inşası. Artık “neye sahip olduğun” değil, “neyi reddettiğin” bile bir statü göstergesi. Kimi et yemiyor çünkü vicdanı var; kimi hâlâ yiyor çünkü başka seçeneği yok. Kimi elektrikli araçla işe gidiyor; kimi hâlâ metroya binebilmek için kartına 50 lira yüklüyor.
Ama ikisi de “dünyayı kurtarmak” söyleminin aynı afişinde, aynı sloganın altında toplanıyor. Bu yüzden sürdürülebilirlik, çoğu zaman bir etik vitrin, içi boş bir sadakat programı gibi işliyor. Gerçekte sürdürülebilir olan tek şey, eşitsizliğin kendisi. Zengin ülkeler karbonu azaltmakla övünürken, fakir ülkeler aynı fabrikaları daha düşük standartlarla çalıştırmaya devam ediyor. Kuzey kutbu erirken güney yarımküre yanıyor ama küresel ekonomi tam hız devam ediyor. Küresel markalar orta sınıf için artık vaazların yerini aldı.
Her biri insanlığa yeni bir kefaret biçimi sunuyor: “karbon ayak izini sıfırla ve günahlarından arın.” Ama o karbonu nötrleyen şeyin, başka bir coğrafyada daha ucuz emek, daha gevşek çevre yasaları olduğunu kimse konuşmuyor. Çünkü o acı gerçek, markanın “yeşil tonuna” yakışmıyor. Sanki gezegen bir PR projesi, doğa ise bir fonksiyon: Her kampanya “geleceğe yatırım” diye sunuluyor ama aslında bugünü aklama aracı.
Varoluş biçimi değil varlıklı oluş biçimi
Sürdürülebilirlik, artık bir varoluş biçimi değil, bir varlıklı oluş biçimi. Çünkü “dünyayı kurtarmak” artık kolektif bir hedef değil; bireysel bir imaj yönetimi. Artık kimse “daha az tüketeceğim” demiyor. Onun yerine “doğru markadan tüketeceğim” diyor. Sürdürülebilirlik, bir davranış değil, bir pazarlama segmenti haline geldi. Dünyayı gerçekten kurtaracak bir formül varsa, o da raflarda değil, aynalarda yazıyor. Çünkü gezegeni değil, kendi yansımasını temizlemeye çalışan bir insanlık var karşımızda.