Güvenilir veriye yönelik ihtiyaç artıyor

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Ekonomik koşulların sağlıklı değerlendirilebilmesi için güvenilir verilere ihtiyaç var.

Maalesef çok uzun zamandır kamuoyu TÜİK’in açıkladığı enflasyon verilerine şüpheyle yaklaşır oldu. Neredeyse resmî kurumlar dışında açıklanan enflasyon rakamlarına güven son derecede azaldı. Elbette bu da kamuoyunun beklentilerinin yönetimini zorlaştırmakta.

Kamuoyu tüm dikkatini enflasyon verilerinin güvenilirliği konusuna yönetmişken, en az bunun kadar önemli bir başka verinin güvenilirliği ise tartışma dışı tutuluyor. Maalesef gayri safi milli gelirin hesaplamaları uzun zamandır kamuoyu dikkatlerinden kaçırılmaktadır.

Fakirleşerek büyüme

Metodolojik sorunlarını kimsenin tartışmadığı bu veriye dayanarak ekonomi yönetimi ve siyasiler Türkiye’nin zenginleştiğini iddia ediyorlar. Ancak gündelik hayatın koşulları bu verilerin işaret ettikleriyle çelişiyor. İddia edilen zenginleşmenin etkileri vatandaşın hayatında yeterince görülemiyor.

Elbette halkın refahında görülemeyen bu zenginlik farkının büyük bölümü ülkemizdeki gelirin kötü dağıtımının bir sonucudur. Ülkedeki çok küçük bir kesimin ülke gelirinin çoğuna sahip olmasıdır. Son zamanlarda buna bir de yurtdışına yapılan faiz ödemeleri dahil oldu.

Bunlar anlaşılabilir ve gündelik tartışmalarda konu edilebilir meselelerdir. Ancak bunların dışında bir gerçekte var ki o da ülkemizdeki büyümenin niteliğine bağlı olarak ortaya çıkan ölçüm sorunlarıdır. TÜİK’in hesaplamalarında bu sorunları nasıl çözdüğü ise kamuoyu tarafından yeterince bilinmemektedir. Maalesef akademik çalışmalarında bu verileri kullanan bilim insanlarının ülkemizdeki milli gelirin hesaplanmasına yönelik birtakım endişeleri mevcut. Bir iki örnekle bu endişelere neden olan birkaç soruna dikkat çekmekte yarar var. 

Hizmet çekişli büyümede ölçüm sorunu

Bu endişenin kaynağı son yıllarda Türkiye ekonomisinin “hizmet” çekişli büyümesi ve hizmetler kesimindeki üretilen değerlerin tarım ve sanayide olduğu gibi fiziki bir değere karşılık gelmemesidir. Oysa bugün tüm ülkelerin kullandığı SNA sistemi emek-sermaye ekseninde üretilen değerin hesabına dayanır. Sonuç olarak ortaya çıkan değer de bu üretime katkıda bulunan emek ve sermaye unsurları arasında dağıtılır. Bu hesaplamalarda esas alınan ürün fiziki manada ölçülebilir bir standartta sahiptir. 

Ancak hizmetler için böyle bir standart ürün ve değerden bahsedebilmek mümkün değil. Hizmetlerin büyük bölümünde değer “görelidir”.

Özellikle hizmetlere yönelik yapılan birtakım hesaplamalarda bu çok belirgin hale gelir. Hatta sırf bundan dolayı faktör verimliliği hesaplarında hizmet sektöründeki verimlilikler düşük çıkar. Zira teknoloji ve ürün geliştirme çabaları bu sektörlerde üretilen hizmetin miktarını etkilemez. Ama kalitesinin artmasına neden olabilir. Bu yüzden kullandığımız hesaplama yöntemlerinin özelliklerinden dolayı üretim miktarı değişmeden kalitesi artmış olan hizmetler kesiminin verimliliğinde de artış gözlemlenemez. Oysa bu sektörlerde miktarsal artışından çok daha önemli olan kalitedeki artışlardır. Şu andaki milli gelir hesaplama yöntemleri hedonik manada bu kalite düzeltmelerini dikkate almaz. Böyle bir düzeltme TÜİK’in hesapladığı milli gelir ve büyüme rakamlarını arttırıcı yönde etki yaratacaktır.

Risk primi katma değerin bir unsur olmamalı

Ancak bu durum tüm hizmet sektörlerinde böyle değil. Malum olduğu üzere bazı dönemlerde bankacılık ve sigortacılık sektöründe elde edilen aşırı büyüme oranlarının dönemsel büyümelere kaynaklık ettiği görülmüştür.

Yukarıda ifade edildiği gibi SNA çerçevesinde yapılan bu hesaplamalar ,sanki sanayi sektöründe üretilen standartlaşmış fiziki bir ürün değerinin hesaplaması gibi ele alınır. Sektörün finansal gelir ve giderler arasındaki fark bu sektörün ürettiği katma değere temel teşkil eder. Elde edilen katma değerde diğer sektörel hesaplamalarda olduğu üzere emek ve sermaye payları olarak dağıtılır.

Ancak finansal gelişmeyle birlikte ortaya çıkan türev ve sigortacılık ürünleri emek ve sermaye katkısı dışında riski primi de içerirler. Sanayide fiyatların yükselmesi bir yere kadar bir değer artışı olarak düşünülebilir. Ama faiz artışının diğer sektörlerde olduğu gibi salt emek ve sermaye bileşenlerinin katkıları neticesinde elde edilen bir değer olduğunu kabul etmek doğru olmayacaktır.

 Zira bankacılık ve sigortacılık sektörlerinde elde edilen finansal getirinin önemli bir kısmı risk karşılığı yapılan ödemelerden oluşturur. Türkiye’nin CDS’leri arttığında ülkedeki finansal ürünler için ödenen risk primleri de otomatik olarak artar. Bu artış emek ve sermaye ekseninde oluşan bir değer artışı değildi. Ayrıca bu risk primi ne ölçüde katma değerin bir unsuru olarak kabul edilebilir. Eğer risk primini katma değerin bir parçası olarak görmeye başlarsak, finansal istikrarsızlığın şiddetlenmesiyle ortaya çıkabilecek faiz artışlarının milli geliri arttırıcı etkisini olumlu değerlendirmek gerekecektir. Bu durumda yüksek faiz istenilen bir durum olacaktır.

Örnekleri şekilde diğer hizmet kalemleri için de arttırmak mümkün.  Bu konulardaki soruların cevap bulabilmesi için geçmişte olduğu gibi daha şeffaf, diyalog edilebilir bir kamu yönetimine ihtiyacımız var. Eğer bu yapılmazsa kamuoyunda bu ve benzeri endişelerin yol açtığı sorular artacak ve açıklanan verilerin güvenilirliği çok daha fazla sorgulanır olacaktır.

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 14.172,26 0,28 %
Dolar 47,8818 0,13 %
Euro 55,4009 0,47 %
Euro/Dolar 1,1570 0,36 %
Altın (GR) 6.674,97 -0,44 %
Altın (ONS) 4.376,30 0,58 %
Brent 87,2175 1,58 %