Hay hay buyursun gelsin!

Emrah LAFÇI
Emrah LAFÇI Ekonominin Doğası dunya@dunya.com

Türkiye’ye gelen yabancı sermaye uzun yıllardır tartışma konusu olmaya devam ediyor. Tartışmanın döndüğü temel konuları şöyle sıralayabiliriz;

a) Türkiye yeteri kadar yabancı sermaye çekemiyor,

b) Türkiye’ye asıl gereken uzun süre kalıcı olan doğrudan yatırımlarken biz daha çok sıcak para dediğimiz kısa vadeli portföy yatırımlarını çekiyoruz,

c) Sermayenin geldiği ülkelerin çeşitlendirilmesi gerekiyor,

d) Doğrudan yatırım da olsa özellikle TL’nin değer kaybettiği dönemlerde milli varlıklarımız döviz cinsinden ucuz hale geldiği için üç paraya varlıklarımızı yabancılara kaptırıyoruz,

Tartışma konuları uzayıp gidiyor. Dönüp baktığımızda da Türkiye’nin hızlı büyüdüğü yıllarda hep yabancı sermayenin Türkiye’ye girişinin yüksek olduğunu görüyoruz. Burada da iki görüş var. Biri diyor ki; Türkiye’ye yabancı sermaye geldiği için büyüyoruz, diğeri de Türkiye büyüdüğü için yabancı sermayeye ihtiyaç duyuyor. İki görüşün de kısmen doğruluk payı olduğunu not etmekle yetinelim bu aşamada.

Sıcak para kırılganlık yaratıyor

Ülkemiz dönem dönem kur şoklarıyla karşılaşan bir ülke. Bu şokların en temel sebebi de yurt dışından gelen ya da gelmeyen yabancı sermayedeki hızlı değişimler. Literatürde “ani duruş” diye geçen ve yabancı sermaye girişinin kesilmesini anlatan durum maalesef son yıllarda sıkça yaşanmaya başladı. Dış alemle Türkiye’nin döviz alışverişinin en temel sebebi ihracat, ithalat ve turizm gibi döviz girdi-çıktısı yaratan hizmetler. Kronik olarak ithalatımız ihracatımızdan fazla, buna dış ticaret açığı diyoruz. Turizm gibi hizmet ve faktör gelir giderlerini hesaba kattığımıza ortaya çıkan dengeye de cari denge diyoruz. Ülkemizin hızlı büyüdüğü yıllarda cari açık veriyoruz, büyümemizin düşük olduğu yıllarda bu sorunumuz bir miktar çözülmüş oluyor.(Bu yıl bu kuralın istisnası oldu maalesef). Cari açık verebilmemiz için o bahsettiğim aradaki döviz miktarının da bir yerlerden bulunmuş olması gerekiyor. Bunun da en temel kaynakları yukarıda bahsettiğim yatırımlar ve borçlanma. Bunlar da yetmezse Merkez bankası rezervlerinden aradaki açıklar kapanmaya çalışılıyor. Kontrolsüz derecede hızlı büyüme yaşadığımız yıllardan sonra da bir kur şoku yaşama eğilimi oluşuyor ülkede. Bunun en yakın örneği 2018 yılı. 2017 yılındaki yüksek büyümeden sonra duvara çarptık. Bu yıl da benzer şekilde yüksek kredi genişlemesi sonrası kurda bir atak yaşandığı hepimizin malumu. Bunun çeşitli sebepleri var ama önceki yazılarda bunları belirttiğim için detayına girmek istemiyorum. Burada dikkat çekmek istediğim husus; yüksek büyümenin yarattığı dış finansman ihtiyacının kısa vadeli sermayeyle karşılanmasının akabinde küçük bir siyasi çalkantının bu sermayeyi ürkütmesi ve paranın dışarı çıkması sonucunda finansal piyasalarda yaşanan oynaklık.

Bu problemin uzun vadeli çözümü ülkenin üretim yapısını değiştirip, üretimde ithalata bağımlı yapının ortadan kaldırılması, ki enerjiden dolayı bunu yapmak çok kolay değil, ve daha fazla ihracat yapabileceğimiz bir yapının kurgulanması. Daha kısa vadeli çözümüyse kısa vadeli portföy yatırımları yerine, doğrudan yatırım dediğimiz uzun vadeli kalıcı ve en ufak bir siyasi krizde ülkeden çıkmayacak yabancı sermayenin çekilmesi. Yabancıların ülkemizde fabrika kurmaları, finansal kuruluşlarımıza ortak olmaları, konut yatırımları yapmaları bunlara örnek olarak sayılabilir. Bakalım Türkiye’de son 20 yılda doğrudan yatırımlar hangi dönemlerde artmış, bu yatırımlar hangi ülkelerden gelmiş ve hangi sektörlere daha fazla yönelmiş.

Yabancı yatırım afyon etkisi yaratmasın

2002-2020 arası toplam 19 yılda Türkiye’ye giren toplam doğrudan yatırım miktarı 164 milyar dolar seviyesinde. (Bu rakamı okuyunca son dönemdeki 100 milyar dolardan fazla rezerv erimesinin de ne büyük boyutlu bir olay olduğu daha rahat kafanızda şekillenir diye düşünüyorum.) Doğrudan yatırımın en fazla geldiği yıllar, 2006-2007-2008 yılları. Toplam 52 milyar dolar. Türkiye’nin Avrupa Birliği hikayesinin gündemde olduğu, bu arada da yatırım yapan yabancıların çoğunlukla kazançlı çıktığı yıllar. Burada şu hususun altını çizmek lazım. Yabancı, yatırım yaparken hem yatırım yaptığı malın değerlendip değerlenmeyeceğine bakar hem de TL’nin seviyesinin yatırım süresince seviyesinin ne olduğuna bakar. TL’nin değerli kalması yabancının Türkiye’deki yatırımının da değerli kalacağı anlamına gelir. Yani TL üzerine “dış mihrakların” oynadığı oyunlar sonucu TL’nin değer kaybetmesi önce dış mihrakların yatırımlarını olumsuz etkiler. En basitinden bir yabancı olarak Türkiye’den dolar kuru 7 TL’yken 1 milyon dolara bir ev aldınız. Yani TL karşılığı 7 milyon TL. 1 yıl sonra evin değeri %10 artsa ev 7.7 milyon olacak. Diyelim ki aynı dönemde dolar da 8 TL oldu. O zaman bu evin dolar cinsinden değeri 962 bin dolara düşmüş olacak. Kısacası yabancının Türkiye’deki yatırımının değer kazancı TL’nin dolar karşısındaki değer kaybından daha fazla olursa ancak bu yatırımdan para kazanır. 2001-2011 yılları arasında doların 1.5 TL civarlarında seyrettiğini, yani 10 yıl boyunca TL’nin dolara karşı hiç değer kaybetmediğini bu aşamada belirtmemiz gerekiyor. Bu da yabancı yatırımcının TL varlıklarındaki değer kazancının tamamının dolar cinsinden de kar olduğu anlamına gelir. Bu, aslında kendi kendini besleyen bir süreç. Yabancı Türkiye’ye geldikçe Türkiye’ye olan döviz akımı artıyor, döviz arzının artması döviz fiyatını baskılıyor, TL değerli kaldıkça yabancı kazanıyor ve daha fazla geliyor, bu tekrar TL’yi değerli kılıyor. Bu durum ithalatın ucuz olmasına ve yerli üreticinin ithal mallarıyla rekabet etmesinin zorlaşmasına neden oluyor. Diğer taraftan da ihracatın bir miktar zorlaşması anlamına geliyor. Kaldı ki konuta gelen yabancı yatırım konut fiyatlarını yükseltince, yerliler için de üretim yapmak yerine konut yapmak daha karlı hale geliyor. Aslında bakarsanız Türkiye’nin hala mücadele etmeye çalıştığı ekonomik problemlerin temelinde yukarıda bahsettğim konuta dayalı kolay kar etme güdüsü ve buna karşı üretime ve ihracata dayalı ekonomik dönüşümün oluşturulamamış olması yatıyor. Çünkü inşaat sadece yapıldığı aşamada istihdam yaratıyor. Fabrikaysa uzun vadeli istihdam yaratıyor. İşsizlik aynı zamanda eksik yurtiçi talebe de neden olduğundan bütün sektörleri vuruyor. İkinci en büyük doğrudan yatırım girişi yılları da 2011-2012-2012, toplam 37 milyar dolar. Bu girişi de büyük ölçüde küresel finans krizi sonrası dünyadaki bol likiditeye bağlayabiliriz. 2017-2018’den sonraysa hızla düşen bir doğrudan yatırım rakamı olduğu görülüyor.

Doğrudan yabancı yatırım

Batı dışında macera aramak hepimizi üzebilir

Ülke bazında baktığımızda bahsettiğim 19 yıllık dönemde toplam doğrudan yatırımın %70’inin aşağıdaki tablodaki 10 ülkeden geldiğini görüyoruz. Tablodaki ülkelere baktığımıza batı dünyasının Türkiye için ne kadar önemli olduğu rahatlıkla görülebiliyor.

Ülke bazında doğrudan yatırım

Model: Bankacılık

Sektör bazında bir ayrım yaptığımızdaysa ilk sırada 54 milyar dolarla “Finans ve Sigorta Faaliyetleri” ikinci sıradaysa 40 milyar dolarla “İmalat” geliyor. Zaten bu iki sektör toplam yatırımların %57’sini oluşturuyor. Finans ve Sigorta Faaliyetleri sektörünün bu kadar büyük yer kaplamasının nedeni de Türkiye bankalarına olan yabancı ilgisidir. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi 2001 krizi sonrası bankacılık sektöründe yaşanan dönüşüm bir başarı hikayesiydi. Gerek risk yönetimi tarafında, gerek insan kaynağı tarafında, gerekse de teknolojinin yakalanması tarafında ülkemiz için model olarak kullanılabilecek bir sektör olduğunu söyleyebilirim. Yabancının teveccühü de bu yargıyı teyit eder nitelikte. Önümüzdeki dönem için belki de göreceli olarak avantaj sağlayabileceğimiz benzer sektörler bulunup, buralarda uzmanlaşma şeklinde bir reform hamlesi olumlu sonuç verebilir.

2020 yılında yabancı yatırım gelmeli mi gelmemeli mi tartışması artık çok geride kalmış bir tartışmadır. Yapılması gereken “Nasıl daha fazla yabancı yatırımcıyı çekeriz, beraberce katma değer ve istihdam yaratacak şekilde ülkemizi nasıl dünyaya entegre ederiz.” tartışması olmalıdır.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
11 Kasım Kararları 14 Kasım 2020