17 °C
Osman Ata ATAÇ
Osman Ata ATAÇ İŞLETMECİLİK SOHBETLERİ oaatac@gmail.com

Hizmet üretimi ve eğitim müşterisi olarak memnun değilim

Bugün sizlerle yakından tanıdığım bir hizmet üretim sektörü konusunda sohbet ederek ‘müşteri memnuniyeti’ konusunu kapatmak istedim. Genç ve yetişkin hayatımın tamamını, ileri yaşlardaki yaşımın büyük bir kısmını eğitim sektöründe geçirdiğim için konuya hâkim olduğumu sanıyorum. Elbette beni sevmeyen yurt içi ve yurt dışı mihraklar konudaki bilgeliğimi eleştirecek bir şeyler bulacaklardır ama beni kararımdan vazgeçiremeyecekler! Şaka bertaraf yazacağım çünkü bu konu çok önemli! Türkiye’mizin eğitim sisteminin oldukça ciddi bir gözden geçirilmeye ihtiyacı var. Temel sorular olan eğitim kim için ne üretmeli? Sorularına, yani eğitim sektörünün stratejisine bir değineceğim. Bu konular açıldığında “Canım bu kadar açık bir şeyi sorgulamak niye? Eğitimin müşterisi de belli ürün de belli” diyenler olur. Bunun gibi bazı soruları bırakınız cevaplamaya çalışmak için uğraşmayı, sormak için bile gayret sarf etmek çoğumuzun aklına gelmez.

Ben öğretim üyesi olmaya karar verdiğimde işletmecilik konusundaki bilgi ve deneyimlerim kitaplardan okuduğum, eş dosttan dinlediklerimle kısıtlıydı. Yani bu iş kolunu çok da bilinçli seçtiğim söylenemez. Daha çok romantik sayılabilecek düşüncelerim vardı. Öğretecektim, öğrencilerimi sevecektim, onlar da beni sevecekti. Ne üreteceğim? Kimin için? Gibi temel soruları ne sormak aklıma geliyordu sorsam da cevap verebilecek birikimim yoktu. Ancak 1989 yılında üniversite öğretim üyeliği kariyerimi noktalamaya karar verdiğimde “Neden?” diye soranlara verdiğim ve o tarihten bu yana sık sık tekrarladığım cevabım şuydu: “Ürünlerim olarak tanımladığım öğrencilerim müşterilerim haline getirilince akademik kariyerin bir anlamı kalmadı.”

Sahiden hiç düşündünüz mü? Eğitimin müşterisi kimdir? Ama herkes deyip kolaya kaçmak yok öyle. Hadi soruyu daraltalım. Üniversite eğitiminin müşterisi kimdir? Sınıfları dolduran gençler mi? Onların anne-babaları veya kim velilik ediyorsa onlar mı? İş piyasası yani onları mezuniyet sonrası veya esnasında işe alıp başka şeylerin üretiminde kullanacak olanlar mı? Yoksa iş piyasasının, genç hangi konuda öğrenim görüyorsa bir bölümü mü (segment)? Ulus mu? İnsanlık mı? Hepsi mi? Eğer hepsiyse tüm bu gurupların ihtiyaç ve talepleri aynı hizmete mi? Yok ihtiyaç ve talep aynı hizmete değilse eğitim kurumları bunlara cevap vermek için ne yapıyor? Ne yapabilir?

Bu durumda eğitim-öğrenim denilen hizmeti üreten üniversite lakaplı kurumlar ne üretirler? Hani eskilerin deyişiyle sebeb-i hikmetleri nedir? Onu düşündünüz mü? Ben öğretim üyesi olarak uzun seneler bu üretimin bir parçasıydım. Üniversitenin hocalarından biri olarak ‘uzmanlık alanının’ nasılsa belli, o alandaki dersler de belli. Eğitim yılı başı otururuz dersleri bölüşürüz. Sonra bazılarımız ya yeni ders notları hazırlar bazılarımız ise bunun zahmetine girmez daha önce kullandığı notları çıkarır onları kullanır. Bir sömestre daha başlar. Öğrencilerin yaş ortalamaları değişmez hocalar yaşlanır gider.

En temel tanımlardan başlayalım. Talim (training) ve eğitim (education) maalesef birbirlerine sık sık karıştırılan kavramlardır. Halbuki bu ikisi oldukça farklı kavramlardır. Basit tabirlerle talim birinin bir işi daha etkili ve etkin yapması için gereken bilgi, beceri ve deneyime sahip olması için yapılan orta-kısa süreli etkinliklere denilir. Buradaki anahtar kelime ‘iş’ kelimesidir. Yani, talim iş odaklıdır. Talimin amacına ulaşabilmesi için etkinliği yapan kuruluş ve kişilerin önce işi tanımlaması, o işin nasıl yapıldığını çok iyi bilmesi ve de nasıl yapılması gerektiğini de tanımlamış olması gerekir. Buraya kadar iyi de benim haberdar olduğum kursların, seminerlerin, vs., birçoğu bunun farkında değil gibi. Bir kere her işin o kadar sarih tanımı yoktur. Söz gelimi, diş çekme işini tanımlaması göreceli olarak kolaydır ama, pazarlama işi nedir onu tanımlaması o kadar kolay değil. İkinci olarak bu iş nasıl yapılıyor ki daha iyi yapılabilmesi için talim gerek. Eh! Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var, değişik yoğurtlar var, var oğlu var. “Bu iş böyle yapılıyor. Öyle yapmayın” demesi o kadar kolay değil. Sonuncusu bu iş en etkin ve etken böyle yapılır demesi de kolay değil.

Gelelim eğitime. Eğitimin amacı cehaleti yenmek değildir. Benim çocukluğumda okuma yazma bilmeyenlere cahil denilirdi. Şimdi ‘okumuş’ cahiller olduğu gibi cehaletin de yeni bir tanımına gerek vardır. Eğer cehaleti ‘bilinmesi gereken ve bilinebilecek bilgi ile gerek sanılan ve bilinen bilginin farkı’ olarak tanımlarsanız bilgi çağı denilen çağımızda çoğumuzun cahil olduğu konusunda benimle hemfikir olacağınıza eminim. Bugün sorun bilginin yokluğu değil çokluğu. Bireyler, özellikle geleceğimizi inşa edecek gençlerimiz nasıl bileceklerini değil neyi bilmeleri gerektiğine karar verme becerilerine sahip kılınmak ihtiyacındalar. Kısacası insanların kendi kendilerine öğrenme olanaklarının neredeyse limitsiz olduğu günümüzde sorun bilmek değil neyin bilinmesi gerektiğine karar vermek. Bu nedenle eğitim katılımcılarına “Bunu öğrenenin” diye kapsüller vermek yerine “Bu konuda çalışma yapacaksanız neyi bilmeniz gerektiğine karar vermeniz için modeller geliştirme becerileri” vermek durumundadır. Kısacası klasik eğitim artık bırakınız gelecek yıllara bugün için bile çağ dışıdır.

Peki eğitim hangi pazarı için ne tür hizmet üretecek? Hadi meseleyi çok basite indirgeyelim ve diyelim ki eğitim sisteminin temel pazarı gelecek nesillerdir. Bu sistemin amacı da bu nesillere önce ‘ne öğrenmeleri gerektiğine karar verebilmeleri için beceri’ aktarımı yapacak. Bunu neden yapmalı? Çünkü eğitim sisteminin temel hedefi ‘aydın yetiştirmektir’. Bu konuda defalarca yazdım, konferanslar verdim, televizyon programlarına çıktım. Rahmetli babamın hicaz bestesi ve güftesi kendine ait ‘Dolunca yığın yığın karanlıklar’ şarkısında dediği gibi “Ben söyler ben dinlerim ahımı şarkı” diye. Ben eğitim sisteminin hedefi aydınlar yetiştirmektir deyince millet edebiyat yapıyorum sanıyor. Çok ciddiyim. Aydın insan yetiştirmeyi hedeflemeyen eğitim, eğitim değil talimdir.

Peki aydın kime denir? Aydın dediğiniz insan statükoyu beğenmeyen, statükonun iyiye değiştirilmesi için seçenekler üretebilecek bilgi, beceri ve deneyimle donanmış, bu seçenekleri geliştirebilecek ve geliştirdiği seçenekleri tanıtacak, savunacak cesarette bir insandır. Yani, aydın bir kere ilimde, bilimde, çarşıda, pazarda, ekonomide, siyasette aklınıza hangi alan geliyorsa gidişattan memnun olmayacak. Sadece memnun olmakla kalırsa ona aydın demezler huysuz derler. Beğenmemeye ek olarak neden beğenmediğini anlayacak ve anlatacak, beğenilecek seçenekler üretebilecek. Son olarak da bu seçenekleri anlatacak ve savunacak donanım ve cesarete sahip olacak.

Aydın yetiştirmek kolay iş değildir. Aydın yetiştirecek kişilerin aydın olması gerekir. Yoksa talim verir eğitiyoruz deriz. Bakın üniversite kelimesi Latince ‘universitas magistrorum et scholarium’ cümlesinden çıkarılmıştır. Bu cümle kabaca ‘eğitmen ve bilginler topluluğu demektir. Yani ne öğrenciden bahis edilir ne de bu eğitmen ve bilginler neden oradalar, amaçları nedir gibi bir şey konu edilir. Edilmez ama klasik eğitimin bugünlerde neredeyse ortadan kalkan bir özelliği vardı. Konu her ne olursa olsun eğitim felsefe ağırlıklıydı veya en azından felsefe eğitimi içerirdi.

Çin’e bir ziyaretimde ev sahipliğimi yapan bakanlık yetkilisi beni çok eski bir üniversitenin yerleşkesine götürmüştü. Üniversite felsefe eğitimi veriyormuş. Kocaman bahçesinde mezunlarının adına dikilmiş, zaman içinde birçok taşın üstündeki yazılar artık silinmişti. Bazı taşlar daha değişik duruyordu. “Bunlar hocalar mı?” diye sordum. “Hayır zamanın imparatoru” dediler.” Onlar da buranın öğrencileri oldukları için adlarına taşlar dikilmiş. Yani koca imparator felsefe okuyormuş. Felsefe malum Yunanca "philia"=sevgi "sophia"=bilgi veya bilmek kelimelerinden türemiştir. Yani bilgi sevmek, bilgi aramak demektir. 1980-1981 Yılları arasında için birkaç kez ziyaret ettiğim Beyrut’taki büyük bir balıkçı şirketinin genel müdürü bana “Daha az mühendis daha çok filozof yetiştirmezsek sonumuz iyi olmayacak” derken herhalde bunu anlatmaya çalışıyordu.

Son yıllarda 80 milyonu aşan nüfusuyla hatırı sayılır ebatta bir ülke olan Türkiye’de kaç okul, özellikle kaç üniversite açıldı bilmiyorum. Eğitim mi veriyorlar, talim mi sunuyorlar pek emin değilim. Hangi müşteriye hizmet ediyorlar o konuda da pek sarih bilgim yok. Aydın insan yetiştirmek konusunda ne kadar başarılılar yani, kendi kendine öğrenmeyi öğrenmiş, statükoyu beğenmeyen, beğenmediği konuda alternatif üretebilecek donanıma sahip, ürettiği seçenekleri geliştirebilecek ve savunabilecek bilgi, beceri, deneyim ve cesarette nesiller üretebiliyorlar mı hiç emin değilim. Sözün kısası dostlar bu üretim kolundaki hizmet üretiminden bir müşteri olarak memnun değilim.

Sağlıcakla kalın.

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap