27 °C
Numan Emre ERGİN
Numan Emre ERGİN PERSPEKTİF

Hukuk belirsizlik kaldırmaz

2010 yılında Anayasa’da yapılan değişiklik ile Anayasa Mahkemesi (AYM)’ne bireysel başvuru yolu açılmış ve o günden sonra AYM çok önemli kararlara imza atmıştır. AYM’nin son dönemde verdiği bazı kararlar eleştirilere maruz kalsa da bireysel başvuru sonucu verilen kararların genel olarak özgürlükleri genişlettiğini ve ciddi paradigma değişikliklerine yol açtığını (ya da açması gerektiğini) düşünüyorum. Ayrıca bu kararlar, özellikle gerekçelerindeki detaylı açıklamalarıyla, hem hukuk literatürüne katkı sağlamaları hem de hukukçulara, İdareye ve mahkemelere yol göstermeleri açısından oldukça önemlidir. AYM kararlarının gerekçelerindeki kaliteyi diğer yargı kararlarında da görmeyi arzu ederiz.

AYM’nin bireysel başvuru sonucu verdiği kararların bir kısmı da vergi hukukuna ilişkin olup bu kararlardan bir tanesi de 15.09.2020 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 9.6.2020 tarihli ve 2015/4255 başvuru numaralı kararıdır. Bu kararı önemli bulduğum için sizlerle paylaşmak istedim.

Karara konu olayda, hakkında olumsuz tespit bulunan bir mükelleften alışları olduğu (naylon fatura kullandığı) gerekçesiyle bir mükellef vergi incelemesine alınıyor ve yasal defter ve belgelerini ibraz etmesi isteniyor. Mükellef de bir mazeret sunmadan defter ve belgelerini ibraz etmiyor. Bunun üzerine, alışlarına ilişkin KDV indirimleri reddedilip sahte belge kullandığı gerekçesiyle 3 kat vergi ziyaı cezası kesiliyor. Mükellef vergi mahkemesinde dava açıyor ve savunmasında kayıtlarını elektronik ortamda sunduğunu ve mahkeme isterse fiziki ortamda da ibraz edebileceğini söylüyor. Mahkeme mükellefi haksız buluyor ve karar kesinleşince mükellef AYM’nin yolunu tutuyor.

Başvuru konusu olay aslında türünün ilk örneği değil. Aynı konuda yargıya taşınmış çok sayıda ihtilaf bulunmaktadır. Vergi yargısı bazen mükellefler lehine, bazen de vergi idaresi lehine kararlar vermiştir. En sonunda Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu 8.2.2019 tarihli ve 2013/3 E. 2019/1 K. sayılı kararıyla, farklı içtihatları mükelleflerin vergi incelemesinde ibraz etmedikleri defter ve belgeleri mahkemeye ibraz edebilecekleri söylemesi durumunda bunların istenip vergi idaresinin görüş ve saptamalarının alınması gerektiği (yani mükellef lehine olan kararlar) yönünde birleştirmiştir.

AYM son kararında, vergi yargısındaki yukarıda özetlediğim süreci detaylı irdeledikten sonra önemli bir karar imza atmıştır. Yüksek mahkeme daha önceki içtihatlarında vurguladığı gibi, derece mahkemelerinin kanunları farklı yorumlamasını normal karşılamakta ve onların yetkisi alanında olduğunu kabul etmektedir. Ayrıca içtihat farklılıklarının giderilmesi için oluşturulan mekanizmanın olup olmadığının da önemine dikkat çekmektedir. Son kararı kanaatimce önemli yapan olgu, içtihatları birleştirmenin zamanlaması, daha doğrusu gecikmesi konusunda bir tespit yapmasıdır. Mahkeme, 1984 yılından beri uygulamada olan KDV Kanunu için, 30 yılı aşkın sürenin içtihatların yerleşmesi ve yeknesaklık kazanması açısından yeterince uzun bir süre olduğu belirttikten sonra, dava konusu olaydaki görüş ayrılıklarının derinleşmesini önleyecek makul karşılanabilecek bir sürede giderilmediğini söylemektedir. Bu nedenle de, içtihadın birleştirilmesinden önceki dönemde kişilerin uzun bir süre belirsiz bir hukuka maruz bırakılmaları, yargılamanın hakkaniyetini zedelediğinden adil yargılama hakkını ihlal ettiği sonucuna ulaşmıştır.

AYM, önceki bazı kararlarında (örneğin, 26.10.2017 tarihli ve 2014/13518 başvuru no.lu karar) uzun süredir yürürlükte olan kanunların uygulamasına ilişkin olarak yüksek mahkemelerin farklı kararlar vermesini adil yargılama ve mülkiyet hakkını ihlal ettiği yönünde içtihat oluşturmuştu. Bu son kararıyla Yüksek Mahkeme, önceki kararlarını perçinlediği gibi, “içtihadı birleştirme kararlarını”nın gecikmesinin de Anayasa’da koruma altına alınan adil yargılama hakkını ihlal ettiği sonucuna ulaşmaktadır.

Kararda içtihatların birleştirilmesi açısından öngörülen “makul karşılanabilecek süre”nin nasıl hesaplanacağı veya kaç senenin makul sayılabileceği noktasında bir belirleme olmasa da karar özelinde 30 yılın yeterince uzun olduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda yer verdiğim diğer kararda ilgili kanun maddesi 2003 yılında yürürlüğe girmiş, Danıştay kararları 2010-2014 yılları arasında verilmiş, AYM’ye başvuru 2014 yılında yapılmış ve mahkeme 2017 yılında karar vermiştir. Bu karardan yola çıkarsak makul sürenin 10-15 yıl olduğu sonucuna zımnen varmak mümkündür.

AYM’nin bu son kararı gelecekteki olaylar için bir emsal olduğu gibi, benzer nedenle zarara uğrayanların tazminat talebinde bulunmaları için de emsal teşkil etmektedir.

Sözün özü: Gecikmiş adalet, adalet değildir.

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap