Hukuk güvenliğini yok eden tahsil zamanaşımı

Bumin DOĞRUSÖZ
Bumin DOĞRUSÖZ HUKUKA GÖRE bumin.dogrusoz@dunya.com

Vergi hukukumuzda, çeşitli zamanaşımı düzenlemeleri mevcuttur. Bunlardan, tarh zamanaşımı, düzeltme zamanaşımı ve ceza kesme zamanaşımı süreleri Vergi Usul Kanunu’nda, tahsil zamanaşımı ise Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Ceza davası ile ilgili zamanaşımı süreleri ise Türk Ceza Kanunu’ndadır. Bu gün, bu zamanaşımı sürelerinden tahsil zamanaşımı üzerinde tekrar durmak istiyorum.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Kanun’un 102. maddesine göre kamu alacağı, kural olarak, vadesinin rastladığı takvim yılını takip eden takvim yılı başından itibaren 5 yıl içinde tahsil edilmezse zamanaşımına uğrar.

Zamanaşımı konusu iki önemli kavramı daha karşımıza çıkarmaktadır. Bunlar, zamanaşımının kesilmesi ve durmasıdır. Zamanaşımını durduran sebepler genellikle bir süreçtir ve bu sebebi oluşturan süreç boyunca zamanaşımı süresi işlemez. Zamanaşımını durduran sebebin ortadan kalkması ile birlikte süre kaldığı yerden işlemeye devam eder. Zamanaşımını kesen haller ise genellikle nokta olaylardır. Bu sebeplerin gerçekleşmesi ile birlikte zamanaşımı süresi, bazen sebebin gerçekleşmesinden bazen de izleyen yılbaşından itibaren yeni baştan işlemeye başlar.

Tahsil zamanaşımını durduran sebepler, 6183 sayılı Kanun’un 104. maddesinde “Borçlunun yabancı memlekette bulunması, hileli iflâs etmesi veya terekesinin tasfiyesi dolayısıyla hakkında takibat yapılmasına imkân olmaması” şeklinde sayılmıştır. Bu hallerin devamı süresince zamanaşımı işlemez ve işlememe sebeplerinin kalktığı günün bitmesinden itibaren başlar veya durmasından evvel başlamış olan sürecine göre devam eder.

Tahsil zamanaşımını kesen ve dolayısıyla yeni baştan başlamasına sebep olan haller ise bu kanununun 103. maddesinde sayılmıştır. Maddeye göre,  ödeme, haciz tatbiki, cebren tahsil ve takip muameleleri sonucunda yapılan her çeşit tahsilat, ödeme emri tebliği, mal bildirimi, mal edinme ve mal artmalarının bildirilmesi, saydığımız bu işlemlerin herhangi birinin kefile veya yabancı şahıs ve kurumlar mümessillerine tatbiki veya bunlar tarafından yapılması, ihtilâflı kamu alacaklarında yargı mercilerince bozma kararı verilmesi, kamu alacağının teminata bağlanması, yargı mercilerince yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi, iki kamu idaresi arasında mevcut bir borç için alacaklı kamu idaresi tarafından borçlu kamu idaresine borcun ödenmesi için yazı ile müracaat edilmesi, kamu alacağının özel kanunlara göre ödenmek üzere müracaatta bulunulması ve/veya ödeme planına bağlanması tahsil zamanaşımını keser ve bu durumda kesilmenin rastladığı takvim yılını takip eden takvim yılı başından itibaren zamanaşımı yeniden işlemeye başlar.

Görüldüğü gibi kamunun her hareketi tahsil zamanaşımını kesmekte ve yeniden başlatmaktadır. Örneğin vadesi 2 Şubat 2005 yılında olan bir kamu alacağı için 30 Aralık 2010 tarihinde mükellefe ödeme emri tebliğ edildiğinde, tahsil zamanaşımı 31.12.2010 tarihinden 31.12.2015 tarihine uzamakta, bu arada Ağustos 2013 tarihinde mükellefe haciz tatbik edilmesi halinde bu defa tahsil zamanaşımının süresi 31.12.2018 tarihine uzamakta, haczedilen malların 2015 yılında satışa çıkması halinde zamanaşımı süresi 31.12.2020 tarihine uzamaktadır. Haczedilen malların satış bedelinin borcu karşılamaması sebebiyle 15.8.2019 tarihinde ilave haciz yapılması halinde zamanaşımı 31.12.2024’e kadar uzamaktadır. Bu örneklerle süreyi sonsuza kadar uzatmak mümkündür.

Bu arada idare hiçbir hareket yapmasa da biraz memurların işgüzarlığı birazda kamu alacağını zamanaşımına uğratma sorumluluğunu taşıma endişesi ile zamanaşımının dolmasına birkaç gün kala mükellef adına vezneye 5 veya 10 TL gibi paralar yatırılmakta, kısmi ödeme yapıldığı içinde zamanaşımı süresi bir türlü dolmamaktadır. Neyse ki Danıştay, hayatın olağan koşulları içerisinde mükelleften beklenemeyecek bu şekildeki çok küçük ödemelerin, zamanaşımını kesici bir unsur olamayacağını kabul etmektedir.

Zamanaşımını kesen hâlleri tek tek değerlendirirseniz bir sorun gözükmemektedir. Ancak bu hâllerin birlikte ve birbirlerine etkisi ile değerlendirilmesi ve zamanaşımı süresinin hesabı üzerinde doğurduğu nihai sonuç dikkate alınmalıdır. Bu hâller birlikte değerlendirildiğinde ve her bir hâl birbirine eklendiğinde, hukuk güvenliğini yok edecek şekilde ve zamanaşımı müessesesinin amacı ile bağdaşmayacak şekilde sonsuz bir zamanaşımı karşımıza çıkmaktadır. Burada bir üst sınır getirilmemiş olması, zaman aşımını kesen hâlleri düzenleyen 104. maddeyi hukuk devleti ilkesine ve dolayısıyla Anayasa’ya aykırı hale getirmektedir.

Dolmayan zamanaşımı olmaz. Aksi hâlde zamanaşımı düzenlemeleri, göstermelik olmaktan öte bir anlam ifade etmez. Bu tür düzenlemeler, hem mükellefleri ömür boyu tedirgin ettiği gibi, idareyi de rehavete sürükleyici işlev yüklenirler. Bu nedenle kanuna veya maddeye “durma veya kesilme sebebiyle zamanaşımın uzadığı hallerde zamanaşımı süresi 112. maddede yazılı asli zamanaşımı süresinin iki katını geçemez” şeklinde bir kuralın eklenmesi gerekmektedir.

Nitekim tarh zamanaşımı süresini düzenleyen Vergi Usul Kanunu’nun 114. maddesinde takdir komisyonunda geçen sürenin sınırsız bir şekilde zamanaşımını durdurması, Anayasa Mahkemesi’nin E. 2006/124 K. 2009/146 sayı ve 15.10.2009 tarihli kararı ile hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Bu önemli kararın, konumuz açısından çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.

Burada Ceza Kanunu’ndan da bir örnek verilebilir. TCK md. 66’da dava zamanaşımı süresi düzenlenmiş, 67. maddede zamanaşımı süresini durduran veya kesen pek çok durum sayılmış, ancak maddenin son fıkrasında zamanaşımının kesilmesi halinde zamanaşımı süresinin ilgili suç için belirlenmiş sürenin en fazla yarısına kadar uzayacağı hükme bağlanmış ve sınırsız (dolmayan) zamanaşımının önüne geçilmiştir.

Bu nedenle düzenlemenin Anayasa yargısının denetiminde geçirilmesinde yarar vardır.

Hep bana adaleti ile düzenlenmiş bu hükümlerin, Hazine açısından bakıldığında son derece güzelse de, mükellef hukuku, hukuk devleti anlayışı ve hukuk güvenliği ilkeleri açısından savunulması mümkün değildir.

Aslına bakılırsa, 6183 sayılı Kanun, hukuk devleti ve mükellef hakları açısından son derece tartışmalı ve sakıncalı hükümler içermektedir. Bu kanunun, sadece zamanaşımı yönünden değil, bütünüyle gözden geçirilmesi gereğinin zamanı artık gelmiştir. Yıllardır 6183 sayılı Kanun’un adaletsizlikleri ve hukuka aykırılıkları üzerinde duruyorum ama maalesef bu konuda henüz bir çalışma yok.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Serbest meslek makbuzu 19 Temmuz 2022