Hukukta reform nasıl yapılmalı (II)

Serbest Kürsü
Serbest Kürsü

Beşir ACAR - Emekli Banka Yöneticisi

Yıllardan beri, günün şartlarına göre hukukta düzenlemeler yapılmaktadır. Son yıllarda, dava süreçlerini hızlandırmayı sağlamak için, Yargıtay’ın iş yükünü azaltmak amacıyla İstinaf Mahkemeleri, Uzlaşma Mahkemeleri kurulmuş, önemli sayıda personel artışı sağlanması gibi adımlar atılmıştır. Yapılan bu düzenleme ve değişiklikler zaman geçtikçe görülmüştür ki davaların sayı ve süresini azaltmada bir iyileştirme sağlayamamış, dava sayısı artarak, yükselmiş, mahkemeler bir yıla varan duruşma süreleri vermek zorunda kalmış ve yıllarca süren yargılamalar artık sistemi kilitlemiştir. Geçmişte yapılan değişikliklerin, kısa bir süreliğine olumlu sonuçlar verdiği görülmüş ise de, uzun vadede gerekli faydayı sağlayamadığı için, bugün tekrar bir Hukuk Reformu gündeme gelmiştir.

Bir hastalığa doğru teşhis konulmazsa, tedavisinde de başarılı olunamaz. Bu nedenle, Hukukta Reform çalışmaları yapılırken, önce en ufak bir anlaşmazlıkta bile, eline kalemi dosyayı alanın Mahkemelere koştuğu, her yıl milyonlarca benzer dosya üreten sisteme doğru teşhis konularak işe başlanmalı. Binlerce defa aynı kararlar verilmiş, yüzbinlerce benzer dosyaları üst mahkemelere taşıyıp, yargılamayı yıllarca sürdüren ve sistemi kilitleyen bu klasik Hukuk Sistemi düzeltilmediği müddetçe, yapılacak Reformlar sonuç vermeyecek, yapılanlarında bir süre sonra eski haline döneceği kaçınılmaz olacaktır.

Napolyon’un, ‘‘Bana yoruma açık olmayan bir cümle getiriniz, o cümlede kişiyi idam edecek suçu bulurum’’ sözü meşhurdur. Hakimlerimizin, hukuk sistemimizde yazılmış kanunlardan, Napolyon’un ifadesine uygun, aynı kanun maddesinden yüzlerce çeşit yorum çıkararak ve yüzlerce farklı kararlar verdikleri için, davalar ilk ve üst mahkemeler arasında yıllarca gidip gelmekte ve sonuçlanması yıllarca sürmekte ve mahkemeler adeta süreci uzatmada birbiriyle rekabet hali görünümü yansıtmaktadır. Bir icra davasının 35 yılda çözülememesinin hukuki bir izahı yoktur.

Bir vakada, ikisi de hukuk eğitimi görmüş Savcı ve Hakimler, aynı kanun maddesine bakarak hüküm veriyorlar. Eğer Savcı, gerekli araştırmaları yaptıktan sonra, önündeki tarifi yapılmış kanun maddesine uygun, o işlenen bir suç için yirmi beş yıl bir ceza verilmesi gerektiğine karar verip davayı açıyor ve Hakim, aynı kanun maddesine bakarak suçluyu serbest bırakıyor, toplum vicdanını yaralıyor, hukuka olan güven zedeleniyorsa, kanunun yazılış şeklinde, veya uygulamasında bir sistem sorunu vardır demektir. Bu durum yıllardır binlerce defa tekrarlanarak aynı şekilde devam edegelmektedir.

Reformun yapılacak en can alıcı işlemi, kanunların her hakimin aynı kararı çıkarabileceği şekilde yeniden düzenlenmesi olmalıdır. Bir kanunun açık ve net bir şekilde tarifi yapılarak, nokta virgül unsurlarıyla yoruma açık bir kapı bırakılmadan, okuyan her hukukçunun aynı sonucu çıkaracağı ve aynı kararı verebileceği bir şekilde yeniden düzenlenirse, genel bir içtihat oluşur, her hukukçu aynı kararı verir ve her kararın yargılama sürecini gereksiz bir şekilde uzatan üst mahkemelere gönderilmesine de gerek kalmaz ve o zaman kanunların yerleşik caydırıcı etkisi olur. Ceza davaları delillerin toplanması süreci dikkate alındığında özel bir farklılık göstermesi tabiidir.

Yargıtay ve İstinaf vs. gibi üst mahkemeler, her davanın gönderildiği değil, oto-kontrol mekanizmasıyla, mahkemelerin yanlış kararlarını bulup düzeltmeyi sağlayan bir sisteme dönüştürülmelidir. 153 yıl önce kurulmuş ve her davanın önüne konulduğu Yargıtay, bu klasik yapısıyla 21. yüz yılın yükünü taşıyamaz.

Konuyu günlük hayatta anlaşmazlıkların çoğunu oluşturan, bir kaç örnek vererek Kanunların elden geçirilmesinde yardımcı olabileceğini ümit ediyorum.

Bir bankanın yazıcısından çıkmış ve üzerinde hangi sebeple gönderildiğine dair açıklama yazılmış bir dekontun, gerçek olup olmadığı dışında, dekonttaki açıklama doğru mudur, yanlış mıdır yorumu yapılamaz, açıklamanın mahiyeti şahit dinlenerek değiştirilemez. Eğer bir dekontun üzerindeki açıklama şahit dinlenerek değiştirilirse bu eylem haklıyı haksız çıkarma eylemidir. Kanun net bir şekilde, bir banka dekontunda gönderilen paranın gönderiliş nedeni belirtilmemişse, dekont delil olarak kabul edilemez şeklinde yeniden düzenlenirse, elinde açıklaması olmayan bir dekontla kişi dava açamaz ve Mahkemeleri yıllarca meşgul edemez. Aynı durum, şekil şartlarından birini taşımayan senetlerin delil olarak kabul edilmemesi, dava açılış şartına bağlanırsa insanlar dava açamaz.

Mahkemeler, resmi makam huzurunda bedeli ödenerek satışı yapılmış bir mülkiyetin tapusunu, alıcı ve satıcı arasında alacak verecek anlaşmazlıklarından dolayı iptal edebilmektedirler. Kanun yapıcı açık bir şekilde, eğer satış anlaşmalı yapılmışsa, taraflar arasında düzenlenmiş bir sözleşme ibrazı şartını koyar ve bunun tapuya şerhini zorunlu kılarsa, elinde sözleşmesi ve tapuda şerhi bulunmayan kişi, herhangi bir iddia ile tapunun iptali için mahkemeye başvuramaz. Tapusu verilmiş bir mülkiyet ancak kamu yararı gerekli görüldüğünde iptal edilebilmeli, bunun dışında hukuk devletinde mülkiyete dokunmak devletin resmi kurumuna ve tapu belgesine olan güveni yok eder.

Mahkemeler dışından tayin edilen Bilirkişi Sistemi tamamen değiştirilmelidir. Konusunda Uzman Mühendis, Bankacı, Mali Müşavirler vs. Hakim yetkisiyle görevlendirilerek dava süreçlerinin gereksiz uzatılmasına neden olan bu uygulamaya bir neşter vurulmalıdır.

Sayın Adalet Bakanı’nın bir süre önce, Hakimler vicdanlarıyla karar vermelidir şeklinde bir açıklaması oldu. Sayın Bakan’ım, bir Hakim neden önündeki kanun maddesinde yazılana, elindeki belgelere göre değil de, her insanın değişik bir karakter taşıdığı, her insana göre değişecek vicdani kanaate göre karar versin ve aynı davada yüzlerce farklı tartışmaya açık kararlar çıksın. Kanunlarını alıp uyguladığımız batı Hukuk Sistemi’nde hakimler vicdanlarıyla değil elindeki belgelere göre karar verdikleri için aynı davada birbirinden farklı kararlar verildiği çok ender görülmüştür.  

Geçen yazımızda, İngiltere’de bankaların hayat sigortası yaptırmadan kredi vermediklerinden dolayı İngiliz Mahkemesi’nde açılmış bir davanın altı ay gibi kısa bir sürede sonuçlandığını ve bu karar sonucunda tüm bankaların hayat sigortası adı altında, yıllarca almış olduğu toplam 36 milyar sterlin gibi bir meblağı müşterilerine iade ettiklerinden bahsetmiştik. Ülkemizde de Rekabet Kurulu’nun, 2012 yılında on iki bankanın aralarında anlaşarak uyguladığı yüksek faizin, müşterilere iade edilmesi için açılan dava henüz sonuçlanmamıştır. Mahkemelerin sekiz yıldır hangi belgeyi bulamadıklarını merak ettiğimizi belirterek yazımızı bitirelim.

 

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar