İkinci İSO 500 firmaları üzerine
İSO’nun en son açıkladığı orta ölçekli firmaları kapsayan ikinci 500 büyük firmaların 2025 yılı mali tabloları reel sektörün karşı karşıya kaldığı sorunları açıkça ortaya koyuyor. Maalesef bu sorunlar 2026 yılı içinde benzer şekilde devam ediyor.
Birinci 500’deki firmalarda olduğu gibi ikinci grupta yer alan firmalar da artan finansal maliyetlerin yükü altındalar. Bir yandan düşen kârlılıklar, diğer yandan artan finansal maliyetler reel sektörün sermaye birikimi sürecini yavaşlatıyor. Ama daha da önemlisi şirketlerin finansal yükümlülüklerini yerine getirmelerini engelliyor.
Reel sektörün bugünlerde yaşadıklarının sonuçları gelecek yılki raporlarda görülebilecek. Ama reel sektör açısından olumsuzluklara dikkate çeken bu mali yapının bugünkü gelişmelerin daha da kötüye gitmesi beklenmektedir.
Fakat ekonomik gelişmeler arasında dikkat çeken birtakım farklılıkları dikkate almakta fayda var.
Öncelikle son iki yılın birbirinden temel farkı beklentiler bakımından yaşanan kötüleşmenin ekonomiye etkileridir. 2026 yılı öncesinde üreticiler ve özellikle de bu üreticilerin ürettikleri malları talep eden toptancı bayii kanalları (yani ticari sermaye) enflasyonist ortamda daha çok mala yatırım yapmaktaydı ve bu amaçla stok biriktirme arzusu içindeydiler.
2025 yılında bir kısım enflasyonist ortamın yarattığı kazanç imkanlarından yararlanabilmek için mala yatırım yaparken, bazıları da değerli maden fiyatlarındaki gelişmelerin ışığında yatırım için altını tercih etmekteydi. Mala yatırımın ana sebebi, geleceğe yönelik iktisadi faaliyetler hakkındaki gelişmeler hakkında olumlu beklentilerdi. Bu olumlu beklentiler 19 Mart’a kadar olumlu seyrederken, sonrasında bozulmaya başladı.
Bugün dünden daha kötü
2025 ve 2026 yıllarında ülke içinde ve dışında yaşanan siyasi gelişmeler tartışmasız kamuoyu beklentileri üzerinde olumsuz bir etki yaptı. Ekonomi yönetiminin vaatlerini sürekli boşa çıkmasına yol açan bu gelişmeler makroiktisadi dengeleri zayıflatıcı etkiler doğurdu. Ama çok daha önemlisi beklentileri olumsuz yönde etkiledi. Ekonomi yönetiminin “inanırlığı” ise azaldı.
Bozulan beklentiler ister istemez ticaret sektörünün mal stoklama davranışlarının da değişmesine yol açtı. Ekonomi yönetimi önemsemiyor gibi görünse de ülke düzeyinde nominal gelirlerdeki artış oranlarının neredeyse üç yıldır enflasyonun altında oranlarda artıyor olmasıydı. Bu durum vatandaşın satınalma gücünde de ciddi azalmalara yol açtı.
Benzer etkileri farklı kanallar üzerinden üretici sektörler de yaşadı. Artan üretim maliyetleri ve yüksek faizlerle birlikte azalan kredi olanakları reel sektör faaliyetlerinden elde edilmesi beklenen kazançları düşürdü.
ISO 500 çalışmalarının gösterdiği gibi elde edilen kazançları ağırlıklı olarak finansal giderleri karşılamaya gitti. Borçlanmadan kaçınmaya çalışan ama yeterli işletme sermayesi olmayan şirketler ister istemez üretim hacimlerini azaltmak zorunda kaldılar.
Riskten kaçan firmalar satışlarını arttırmaktan vazgeçerek, sahip oldukları işletme sermayelerinin elverdiği düzeyde üretim yapmaya başladılar. Diğer bir deyişle bu yeni dönemin işletme stratejisi “maliyet minimizasyonunu” düşük üretimle gerçekleştirmeye başladı.
Aynı şekilde talep düzeyinde de düşüşler ortaya çıkınca, ekonomiye yönelik algılar değişti. Tüccarlar mala yatırım yapmaktan vazgeçerek, sermayelerini satmakta zorlanacakları malları stoklamaya bağlamayı tercih etmediler. Sermayesi olan firmalar yüksek faizlerden yararlanmak için sermayelerini faiz geliri getirecek alanlarda değerlendirmeye yöneldiler. tercih ettiler. Sermayesi olmayanlar ise finansal stres altında vade uyumsuzluklarından para kazanmaya çalışan firmalara dönüştüler.
Her şeye rağmen gecen sene üreticileri ayakta tutan piyasa dinamikleri bu sene üreticiler lehine gelişmiyor. Faizlerin hala yüksek kalması bir yana, daha önce yüksek fiyatlardan altına yatırım yapanların maruz kaldıkları zararlar tüccar ve üreticilerin sermayelerini hala faizde ve altında tutmalarına yol açıyor. Altın fiyatlarındaki artma beklentisi ile kamuoyunun faizlerde de anlamlı bir düşüş olmayacağının düşünülmesi ticaret hacminin düşmesine yol açıyor.
Ne enflasyon düşüyor ne üretim artıyor
Siyasi gelişmeler ekonomik politikaların belirsizliğini arttırıp, beraberinde istikrar çabalarının sonuçsuz kalmasına neden oluyor. Siyasette artan gerilimle birlikte seçim tartışmalarının artması beraberinde bir türlü kontrol edilemeyen kamu harcamalarının artması yönünde beklentilere neden oluyor. Vergi politikaları ve “ceza uygulamalarının” yarattığı belirsizlikler üretimin karlılığını azaltıcı bir etki yaratıyor.
Özellikle enflasyonu kontrol etmek için baskılan kurlar TL’nin değerlenmesine, bunun neticesinde ithalatın artmasına yol açarken, cari açığı da ekonomide yeni bir istikrarsızlık kaynağı haline getiriyor. Bu da kaçınılmaz olarak ekonomi yönetiminin ithalata yönelik talebi kontrol etmek ve dövizi talebini sınırlamak için likiditeyi azaltmaya itiyor.
Ekonominin burada anlatılan sarmaldan kurtulabilmesinin tek yolu samimi bir şekilde enflasyonda kalıcı bir düşüş trendi yakalayabilmektir. Ekonomide böyle bir trend yakalanamadığında kurlar üzerindeki baskının da ilelebet sürdürülebilmesi mümkün değildir.
Zira siyasi gelişmeler neticesinde daha da bozulacak olan beklentiler vatandaşın döviz talebinin daha fazla kontrol edilebilmesini zora sokabilir. Böyle bir durumda kontrol edilemeyen döviz talebi Türk ekonomisi için bir felaket senaryosunun gerçekleşmesi anlamına gelebilir. Günümüzdeki reel kesimin mali yapısının bir önemli kırılganlığı da döviz cinsinden borç stoğunun yüksek olmasıdır.