İran üzerinde caydırıcılık

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkiler di­siplini içerisinde caydırıcı­lık kavramının ortaya çık­ması gayet normaldi. Keza nükleer silahların varlığı klasik savaş anlayışını kök­ten değiştirmişti.

Bunun yanında iki süper güç tüm stratejik planlamalarını nükleer silahlara dayandır­mış, bir nükleer savaşta topyekûn bir yok oluş riski caydırıcılığın te­meli olmuştu. Kısacası Soğuk Sa­vaş döneminde uluslararası iliş­kilerde caydırıcılık kavramının nükleer caydırıcılık ile anıldığı söylenebilir.

Bunların yanında Soğuk Savaş döneminde nükleer silah sahibi ülkeler, bu silahlara yönelik kul­lanım amaç ve stratejilerini dek­lare ederlerdi. Soğuk Savaş son­rasında ise nükleer silah sahibi olan ülkelerinin bu silahları na­sıl kullanacaklarına dair strateji­leri tam olarak bilinmemektedir. Bunun yanında Soğuk Savaş son­rası konvansiyonel silahların ka­pasitesinin artması bu silahların caydırma yönündeki rolünü ar­tırmıştır. Bu artış konvansiyonel gücün nükleer caydırıcılığın bir tamamlayıcı unsuru olarak düşü­nülmesine neden olmuştur.

Soğuk Savaş boyunca, iki süper güç arasındaki caydırıcılık genelde krizlerin nasıl yönetileceğine üze­rine odaklanmıştı. Bugün ise cay­dırıcılık daha genele yayılmış ve bir ön-alma pratiği hâline dönüş­müştür. Bunun temel sebebi Soğuk Savaş süresince düşmanın netli­ğine karşın bugün devletlerarası ilişkilerin oldukça iç içe geçmesi­dir. Bugün rekabet ettiğiniz ülke­ler farklı konularda işbirliği yap­tığınız ülkeler olabilmektedir. Bu durum gücünüzün ne olduğuna ba­kılmaksızın caydırıcılığınızı doğ­rudan etkilemektedir.

Farklı güvenlik arayışları

Bugün caydırıcılık kavramın­da değişmeyen unsur ABD’nin nükleer şemsiyesiyle güvenlik sağlayan rolünün devamıdır. An­cak ABD’nin yarattığı bu şem­siye, farklı nükleer güçler için de geçerli hale gelmiş durumda. İran’a yönelik saldırıların Kör­fez ülkelerine yansıması bu ülke­lerde ABD’ye bağlı bir güvenlik anlayışının eksikliğini ortaya çı­kardı. Bu eksiklik farklı güvenlik anlaşmalarının önünü açtı. Pa­kistan-Suudi Arabistan Savun­ma Anlaşması ve son olarak bu iki ülkeye Türkiye’nin katılmasıyla imzalanan “Mekke” Antlaşması bunun en yakın örnekleridir.

Yukarıda değindiğim konular ABD’nin İran üzerinde caydırı­cılık zayıflığını açıklar nitelikte­dir. ABD savaş tarihi buna benzer birçok “caydıramama” örnek­leriyle doludur. İran’ın nükle­er silaha sahip olmasına yöne­lik ABD-İsrail saldırıları dikkate alındığında akla Vietnam sava­şı geliyor. Bu savaş, devletlerin rakiplerinin nükleer büyüklü­ğünden değil konvansiyonel ye­teneğinin etkin kullanılıp kul­lanılamayacağını caydırıcılığın unsuru saydığını gösterdi.

Nixon yönetimi, ABD’nin öl­çüsüz bir güçle saldıracağına inandırılması halinde Kuzey Vietnam yönetiminin müzake­reyi kabul edeceğini düşünmüş­tü. ABD Başkanı’nın davranışla­rının öngörülemez olduğu imajı çizilmişti. ABD’nin hedeflerine ulaşması için ABD Başkanı her türlü bedeli ödemeye hazır gö­rünmeliydi. ABD’nin karşılaştığı ise Vietnamlıların ülkeleri için her türlü bedeli ödemeye hazır olduklarıydı. Böyle olunca ABD, onurlu bir çekilme için başta Çin olmak üzere bölge ülkeleriyle diplomasi başlatmış ve hedefle­diği sonuca ulaşamamıştı. Viet­nam, komünist liderliğin etra­fında birleşmişti.

Bugün İran özelinde yaşadıkla­rımıza ne kadar benziyor. Nixon gibi davranışlarının öngörülemez olduğu imajı çizilen bir ABD Baş­kanı ve Vietnam gibi müzakere­ye çekilemeyen, her türlü bedeli ödemeye hazır bir İran var.

Rasyonellik yok

Bir caydırıcılık etkileşimi söz konusu ise “caydıran’’ ve “cay­dırılan’’ olmak üzere tarafların varlığı gerekmektedir. Caydıran ve caydırılan stratejilerinin so­nuçlarını değerlendirebilmek için maliyet-fayda analizleri ya­pabilmelidirler. Ancak bunun gerçekleşmesi rasyonel ka­rar verebilecek karar alıcı­ların varlığına bağlıdır. Bu­gün ne ABD ne de İran’da böylesi bir rasyonellik ve bu rasyonelliği sağlayacak yönetimler yok.

Caydırıcılığın başarı­sı tehditlerin, caydırılacak için inandırıcı hale gelme­sine bağlıdır. ABD yönetimi İran’ı nükleer silah üretmekten caydıracak kadar inandırıcı mı­dır? ABD’nin İran’a büyük mali­yetler yükleyebilecek bir “askeri kapasiteyi’’ elinde bulundurduğu gerçektir. Ancak İran, ABD’nin askeri gücünü tam kapasite kul­lanacağı yönünde kararlı oldu­ğuna ne kadar inanmaktadır? Ni­tekim ABD için gelinen durum “nükleer falan önemli değil, Hür­müz açılsın yeter” şekline dön­mektedir.

ABD Başkanı saldırılar başla­madan sayamayacağımız kadar tehdidi İran’a yapmıştı. Saldırı­nın ikinci günü “zafer” ilan etmiş ve İran’ı dayanamayacak hale ge­tirdiklerini söylemişti. Bu söy­lemler hala devam ediyor. Unut­mamak lazım ki tehdit dili ancak maliyet yarattığında inandırı­cı hale gelebilir. Burada aklıma ABD tehditlerini gerçekleştir­mek için ne kadar istekli? sorusu geliyor. Bence ABD büyük bir ha­rekatın askeri ve toplumsal mali­yetine katlanmak konusunda is­tekli değil.

Bir de “itibar” konusu var. Bir devletin tarihsel döngüsü içeri­sinde olaylara karşı nasıl davran­dığı diğer devletlere benzer çıkar­samalar yaptırıyorsa o devletin caydırma gücü yükselir. ABD için bu ne kadar geçerli. 1990’ların ba­şında Irak ile başlayan süreç, Af­ganistan ve Suriye ile devam etti. ABD harekatlara yüklediği amaç­larının hiçbirini gerçekleştirme­den çekilmek zorunda kaldı. Ar­kasında istikrarını bir türlü sağ­layamayan ülkeler bıraktı. Siz rejiminize düşman bir halk olsa­nız dahi ABD’ye inanır mısınız? İran halkı da inanmıyor.

Son konu ise “çıkar” mesele­si. Hayati derecede önemli olma­yan çıkarlar söz konusu ise daha isteksiz bir caydıran ile karşıla­şırız. Bu noktada soru; ABD’nin İran’ı vurması İsrail’in mi, ABD’nin mi çıkarına? ABD için konu hayati değil.

Anlayacağınız tüm dünya ola­rak kaldık delilerin arasında…

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 14.393,85 0,00 %
Dolar 48,5726 0,06 %
Euro 56,4730 0,17 %
Euro/Dolar 1,1609 -0,02 %
Altın (GR) 6.787,54 -0,91 %
Altın (ONS) 4.328,89 0,28 %
Brent 104,84 -1,28 %