Iskalama korkusunun gölgesinde sanatla yaşamak: FOMO
Geçtiğimiz günlerde New York Times’ta yayımlanan bir yazı dikkatimi çekti. Yazının yazarı Marc Spiegler, sanat dünyasının yakından tanıdığı bir isim. Uzun yıllar boyunca Art Basel’in küresel direktörlüğünü yürüttü. Art Basel’i yalnızca bir sanat fuarı olmaktan öteye taşıyarak çağdaş sanatın en etkili uluslararası platformlarından biri haline getiren ekibin önemli aktörlerinden biri oldu.
Spiegler’in yazısı ilk bakışta sanat piyasasının güncel sorunlarını ele alıyor gibi görünse de, satır aralarında çok daha geniş bir meseleye değiniyor. Aslında yazının merkezinde sadece sanat değil, günümüz insanının ve kurumlarının karar alma biçimi yer alıyor.
Bu meseleyi özetleyen kavramı FOMO olarak isimlendirmişler. İngilizce “Fear of Missing Out” ifadesinin kısaltması olan FOMO, en basit haliyle “bir şeyi kaçırma, ıskalama korkusu” anlamına geliyor. Ancak günümüzde bu kavram, bireysel bir psikolojik eğilimin çok ötesine geçmiş durumda. İnsanların yaşamlarını, şirketlerin stratejilerini ve hatta kültür dünyasının işleyişini etkileyen bir davranış biçimine dönüşmüş vaziyette. Spiegler’in yazısında dikkat çektiği nokta oldukça çarpıcı. Son 20 yılda sanat dünyası olağanüstü bir büyüme yaşadı. Dünyanın dört bir yanında yeni müzeler açıldı. Birçok kent kültürel görünürlüğünü artırma çabasında. Bienaller diğer kentlerin sanat etkinlikleriyle pişti olmamak için takvimde uygun dönemleri kolluyor. Sanat fuarları küresel ölçekte yayılmaya devam ediyor.
Daha fazla seçenek daha iyi karar demek mi?
Çağdaş sanat, belirli çevrelerin ilgi alanı olmaktan çıkarak popüler kültürün bir parçası haline geldi. Ancak bütün bu büyümeye rağmen sanat piyasasının ekonomik hacminin aynı oranda büyümediğini müşahade ediyoruz. Bu durum ilk bakışta teknik bir sektör değerlendirmesi gibi görünebilir. Oysa biraz yakından bakıldığında bunun yalnızca sanat dünyasına özgü olmadığını da görüyoruz. Çünkü benzer bir tabloyu iş hayatının birçok alanında gözlemlemek mümkün.
Bugün her zamankinden daha fazla seçeneğe sahibiz. Daha fazla bilgiye erişiyoruz; daha fazla insanla bağlantı kurabiliyoruz, daha fazla fırsat önümüze çıkıyor. Fakat seçeneklerin çoğalması her zaman daha iyi kararlar almamızı sağlamıyor. Tam tersine, bazen seçeneklerin fazlalığı bizi kendi önceliklerimizden uzaklaştırıyor. Bir noktadan sonra ne istediğimizi düşünmek yerine başkalarının ne yaptığına bakmaya başlıyoruz. Birileri yatırım yapıyorsa biz de yapmalıyız. Birileri yeni bir pazara giriyorsa biz de girmeliyiz. Birileri görünür oluyorsa biz de görünür olmalıyız. Birileri bir fuardaysa biz de orada olmalıyız. Kararlarımızı stratejilerimiz değil, korkularımız yönlendirmeye başlıyor. Dolayısıyla, üzerinde uzun süre düşünülmesi gereken cümle şu: “FOMO bir iş modeli olmamalı.”
Büyümek ile doğru büyümek arasındaki fark
Bu ifade sanat piyasasına yönelik bir eleştiri olarak yazılmış olsa da, günümüz dünyasının genel işleyişini anlatan güçlü bir gözlem niteliğinde. Büyüme, uzun yıllar boyunca neredeyse tek başarı ölçütü olarak kabul edildi. Daha fazla müşteri, daha fazla proje, daha fazla etkinlik, daha fazla ülke, daha fazla görünürlük. Oysa bugün birçok sektör, büyümenin tek başına yeterli olmadığını yeniden keşfediyor. Asıl mesele ne kadar büyüdüğümüz değil; büyümenin ne kadar anlamlı, sürdürülebilir ve stratejik olduğu.
Sanat dünyası bu dönüşümü erken yaşayan alanlardan biri olabilir. Çünkü son yıllarda galeriler giderek daha fazla fuara katılmak, daha fazla sanatçı temsil etmek ve daha geniş coğrafyalarda var olmak için büyük kaynaklar harcadılar. Doğal olarak beraberinde maliyetler arttı, satışlar yavaşladı ve birçok galeri kendisini, sürekli hareket halinde olmasına rağmen aynı yerde sayıyormuş gibi hissetmeye başladı. Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor. Birçok galeri aslında katıldığı her fuarın ekonomik olarak mantıklı olmadığını biliyor. Ancak yine de katılıyor. Neden? Çünkü rakipleri de orada; çünkü görünür olmak gerekiyor, çünkü “ya bir fırsatı ıskalarsak?” sorusu ağır basıyor. İşte FOMO böyle çalışıyor. Korku, mantığın önüne geçiyor. Bu nedenle bana göre günümüzün en önemli becerilerinden biri seçim yapabilmek. Bir fırsata evet diyebilmek kadar, bir fırsata hayır diyebilmek. Bir projeyi başlatabilmek kadar, bir projeden vazgeçebilmek. Bir yere gitmek kadar, gitmemeyi seçebilmek. Çünkü strateji dediğimiz şey aslında seçim yapma sanatıdır. Her şeyi yapmak değil, neyi yapmayacağını bilmektir.
Yeni lüks: Kaçırmayı göze almak
Marc Spiegler’in yazısının sonunda savunduğu fikir de bu. Galerilerin yeniden yerel ilişkiler kurmasını, daha sürdürülebilir yapılar oluşturmasını ve sürekli genişleme baskısından uzaklaşmasını öneriyor. İlginç olan şu ki bunu söyleyen kişi, yıllarca küresel sanat fuarlarının büyümesinde önemli rol oynamış bir isim. Belki de bazı gerçekleri en iyi o dönüşümün içinde bulunmuş kişiler görebiliyor.
Bugün sanat dünyasının, iş hayatının ve hatta bireysel yaşamlarımızın önünde benzer bir soru duruyor: Her fırsatın peşinden mi koşacağız? Yoksa hangi fırsatların gerçekten bize ait olduğunu mu anlamaya çalışacağız?
Sanırım önümüzdeki dönemin başarısı daha hızlı hareket edenlerin değil, daha bilinçli seçimler yapabilenlerin olacak. Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi sanatta da kalıcı değer, her yerde bulunmaktan değil, doğru yerde durabilmekten doğuyor. Belki de günümüzün en büyük lüksü, hiçbir şeyi kaçırmıyor olma hissi değil; bazı şeyleri bilinçli olarak kaçırmayı göze alabilmektir.