İsrail, Suriye’de kimi vurdu?
İsrail’in Türkiye sınırına yaklaşık 70 km mesafedeki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne düzenlediği saldırıyı Suriye’ye yönelik yeni bir operasyon olarak değerlendirmek eksik sonuç verir. Son söyleyeceğimizi ilk söyleyerek başlayalım: Saldırının askerî hedefi Suriye’deki bir hava üssü, siyasi muhatabı Şam yönetimi, stratejik adresi ise Türkiye’dir.
İsrail, Suriye üzerinden Türkiye’ye “Bu ülkede benim güvenlik anlayışımın dışında bir askerî düzen kurulmasına izin vermem” mesajı veriyor. Ancak burada sorulması gereken soru: İsrail’in güvenliği nerede başlar, nerede biter? olmalıdır. Kendi sınırlarının ötesindeki bir ülkenin hangi devletle askerî iş birliği yapacağına karar vermek İsrail’in hakkı mıdır? Elbette değildir.
Türkiye’nin Suriye’deki varlığı tehdit altında mı?
İsrail’in saldırısı Türkiye’nin Suriye’deki varlığını doğrudan ortadan kaldırabilecek bir hamle değildir. Keza Türkiye, Suriye’de geçici bir askerî aktör değil, Suriye’nin geleceğinin kurulmasında rol alan temel bölgesel güçlerden biridir. İsrail de bundan rahatsızdır.
Ebu Zuhur saldırısı Türkiye’nin askerî hareket alanını sınırlandırmayı, yeni üs veya konuşlanma ihtimallerini maliyetli hâle getirmeyi amaçlıyor. Bir başka ifadeyle İsrail, Türkiye’nin bugün bulunduğu noktadan çok yarın ulaşabileceği kapasiteyi hedef alıyor.
Burada tehlikeli olan, iki ülkenin karşı karşıya gelme ihtimalidir. ABD’nin üzerinde çalıştığı çatışmasızlık mekanizmasının önemi buradan kaynaklanıyor. Ancak çatışmasızlık mekanizması, İsrail’in Suriye’nin egemenliğini ihlal etmesini meşrulaştıran bir düzene dönüşmemeli.
Saldırı Netanyahu’ya ne kazandırır?
İsrail’de seçimler 27 Ekim’de. Netanyahu anketlerde kazanamıyor. Böyle dönemlerde dış tehdit söylemi iç siyasetin en kullanışlı araçlarından biri hâline gelir. Netanyahu, Türkiye’yi “yeni bölgesel tehdit” olarak göstermeye çalışıyor. Güvenliği yeniden seçim kampanyasının merkezine taşıyarak “İsrail’in güvenliğinden taviz vermeyen lider” görüntüsüyle sağ seçmeni kendi etrafında toplamak istiyor.
Ancak Suriye saldırısı önemli riskler de barındırıyor. Türkiye’yle doğrudan bir gerilimin büyümesi, ABD’nin iki müttefiki arasında kontrol edilmesi zor bir kriz yaratabilir. İsrail kamuoyunun tamamının yeni ve sonuçları belirsiz bir cephe istediğini düşünmek de yanlış olur. Keza kazanırken kaybedersiniz.
İsrail güçlü bir Suriye’den neden çekiniyor?
İsrail açısından parçalı, askerî kapasitesi sınırlı ve iç sorunlarıyla uğraşan bir Suriye daha yönetilebilir durumdadır. Türkiye’nin desteklediği model ise toprak bütünlüğünü koruyan, terör örgütlerinden arındırılmış, merkezî otoritesini yeniden kurmuş ve bölgesel sisteme dâhil edilmiş güçlü bir Suriye’dir.
Böyle bir Suriye Türkiye’nin güney sınırında güvenlik üretir. Ticaret yollarını açar. Irak, Suriye ve Doğu Akdeniz üzerinden yeni jeoekonomik bağlantılar kurulmasına imkân verir. Türkiye’nin bölgesel etkisini sınırlarından daha güneye taşır.
Saldırı Mekke Antlaşması’na cevap mı?
Saldırının zamanlaması, bu ihtimalin görmezden gelinmesine izin vermiyor. İsrail’in çekindiği esas mesele Türkiye’nin askerî kapasitesiyle Suriye’nin coğrafyasının, Arap dünyasının ekonomik imkânlarıyla Pakistan’ın caydırıcılığının aynı stratejik çizgide buluşma ihtimalidir.
İsrail’in saldırısı Mekke Antlaşması’na doğrudan verilmiş askerî bir cevap değilse bile antlaşmanın caydırıcılığını, Türkiye’nin kararlılığını ve yeni güvenlik mimarisinin sınırlarını ölçmeye yönelik bir hamle olarak okunabilir.
ABD’nin açıklamaları gerçekleri yansıtıyor mu?
ABD Büyükelçisi Tom Barrack, saldırıyı “bölgesel istikrara katkı sağlamayan gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendirdi. Bu açıklama önemlidir. Washington’ın saldırıdan memnun olmadığını ve Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma istemediğini göstermektedir.
ABD’nin sorunu söylem eksikliği değil, söylem ile uygulama arasındaki mesafedir. ABD bir taraftan Suriye’nin istikrarını, Türkiye’nin katkısını ve taraflar arasında çatışmasızlığı savunuyor; diğer taraftan İsrail’in bölgede bu ölçüde serbest hareket edebilmesini sağlayan askerî ve diplomatik desteği sürdürüyor. Dolayısıyla Washington’ın açıklaması gerilimin tırmanmasını istemediği gerçeğini yansıtıyor. Ancak İsrail’i durdurmaya yönelik somut bir baskı kurulmadığı sürece bölgedeki gerçekliği bütünüyle açıklamıyor.
Türkiye ne yapmalı?
Türkiye’nin cevabı öfkeyle değil, devlet aklıyla şekillenmelidir. Türkiye, İsrail›in bölgede hiçbir ülkenin kabul etmeyeceği harekâtlarının yanlışlığını ve bu yanlışlığın getireceği maliyetleri ortaya koyacak aktif bir caydırıcılık izlemelidir. Mekke Antlaşması askerî bir tepki aracından önce diplomatik ve siyasi bir caydırıcılık platformu olarak işletilmelidir. Suudi Arabistan ve Pakistan başta olmak üzere bölge ülkeleriyle İsrail’e karşı ortak diplomatik tutum geliştirilmelidir.
Türkiye, İsrail’in kurduğu gerilim alanına kontrolsüz biçimde girmemeli, fakat saldırılar karşısında edilgen de kalmamalıdır. Diplomasiyle askerî hazırlığı, bölgesel ittifaklarla uluslararası hukuku birlikte kullanmalıdır. Çünkü İsrail’in Ebu Zuhur’a attığı bombalar yalnızca bir pistte çukurlar açmadı. Bölgenin kurulmakta olan yeni güç dengesini de sınadı.
Türkiye Suriye’deki varlığından ve Suriye ordusunun yeniden yapılandırılmasına verdiği destekten geri adım atmamalıdır. İsrail’in saldırılarla elde etmek istediği sonuç, Türkiye’yi Suriye’den uzaklaştırmaksa verilecek en yanlış cevap politikaları daha da ileriye taşımak olur.
Mesele yalnızca Türkiye-İsrail gerilimi şeklinde sunulmamalıdır. Asıl konu Suriye’nin egemenliği, toprak bütünlüğü ve bir devletin başka bir devletin hangi ülkeyle iş birliği yapacağına silah kullanarak karar verme girişimidir. Uluslararası kamuoyuna verilecek mesajlar bu gerçekliğin üzerine oturtulmalıdır.
İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki etkisini sınırlandırabilecek mi; yoksa bu saldırı Türkiye’nin yeni bölgesel güvenlik mimarisini hızlandıran bir sonuç mu doğuracak?
Kanaatimce ikinci ihtimal daha güçlüdür.